iktisat okulu

Saturday, January 07, 2006

BT entegrasyonu bankalara önemli bir katma değer sağlıyor

"BT entegrasyonu bankalara önemli bir katma değer sağlıyor"
Mike Jansen HP EMEA ve Rusya Finans Endüstrisi Direktörü Mike Jansen

HP ISE(International Sales Europe)'de Finansal Hizmetler Endüstrisi Satış Direktörü olarak görev yapan Mike Jansen, hızlı büyüme gösteren 100'den fazla ülkede sermaye piyasalan, bankacılık ve sigortacılık sektörlerine yönelik satis ve pazarlama faaliyetlerini yürütüyor. Lisans eğitimini teknik alanda yapan ve bunun ardından Güney Afrika'da MBA eğitimi alan Jansen, şu anki görevine getirilmeden once IBM ve TRW'de teknik ve idari kademede farklı görevlerde bulundu. BT sektöründe 26 yıllık iş deneyimi olan Mike Jansen, Orta ve Doğu Avrupa ve MEA Bölgesi'ni de içeren ISE'de çalışmalannı sürdürüyor.
Hewlett-Packard Company
1939 yilmda Amerika'da bir garajda kurulan Hewlett-Packard Company, bugün kişisel bilgi işlem ve erişim cihazlan, görüntüleme ve baskı çözümleri, bilgi teknolojileri alt yapısı ve iş çözümleri konusunda global hizmetler sunuyor. 11 Mayis 2002 tarihinde Compaq Computer Corp. ile birleşerek daha da güçlenen HP, 160'dan fazla ülkede 145 bini aşkın çalışanıyla, 2004yılında 80 milyar dolar ciro yapti. Merkezi Palo Alto, Kaliforniya'da bulunan şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığı ve CEO'luğunu Mark Hurd yürütüyor.
1989'da yüzde 100 Amerikan sermayesiyle kurulan HP Türkiye ise Istanbul, Ankara, Izmir, Adana, Trabzon'daki ofisleri ve yurdun dört bir yanında faaliyet gösteren yetkili servis merkezleriyle, ürün ve hizmetlerini turn Türkiye'ye iletiyor.
"BT entegrasyonu bankalara önemli bir katma değer sağlıyor"
HP EMEA ve Rusya Finans Endüstrisi Direktörü Mike Jansen, Active ACADEMY Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen ARME Soruyor Toplantilan'nm Mayis aymdaki konuklarmdan biri oldu. Toplantida yeni nesil on ofis konsepti üzerinde duran Jansen, bireysel bankacılıkta yaşanacak trendler ve finans kurumlarimn BT altyapılarını kurarken nelere dikkat etmesi gerektiği hakkında değerlendirmelerde bulundu.
"Bankaların iş hayatındaki öncelikleri, müşterileriyle, ürünlerle ve iş süreçleriyle ilgili öncelikler olmak üzere, kısaca üç grupta toplanabilir. Ancak bunlann arasmdan en çok müşterilerle ilgili konulara önem veren bankalar, bir taraftan mevcut müşteri portföyünü korumaya çalışırken, diğer taraftan yeni müşteriler kazanmayı ve CRM uygulamalarim etkin bir şekilde yürütmeyi hedefliyorlar. HP bu noktada mevcut müşterilerin memnuniyetini artırıcı uygulamalar geliştirerek ve CRM uygulamalarına katkı sağlayarak, bankalara yardımcı oluyor.
Günümüzde finans piyasalarındaki şiddetli rekabet, finans kurumlarimn yeni iş modelleri geliştirmesini gerektiriyor. Bu yeni iş modelinde artik finans kurumlanmn, diğer kurumlarla iş birliklerine gitmesi eskiye nazaran daha çok önem kazanmış durumda. Bunun yam sira kurumlarda iş süreçlerinin standartlaştırılması da, yeni çevre koşullarında faaliyet gösteren firmalann rekabet gücü elde etmesinde belirleyici bir rol oynuyor.
Önde gelen araştırma şirketlerinden Data Monitor'ın 2004-2006 yılına ilişkin tahminleri, bankalar açısından yeni ürün geliştirilmesinin artıkyeterli olmadığını gösterirken, şubelerin etkin bir satış kanalı olarak kullanılması gerektiğini de ortaya koyuyor. Gelecek yıllarda bankalar arası rekabette en ön safta yer almaya devam edecek olan şubelerin, etkili bir satış silahı olacak şekilde optimize edilmesi gerekiyor. Data Monitor aynca müşteri ilişkilerini sağlamlaştırmak isteyen bankalann, CRM çalışmalanna daha fazla yatınm yapmasının önemine de dikkat çekiyor.
Entegrasyon önemli
İş süreçlerinde HP sistemlerinin kullanılması, bankalara önemli bir maliyet avantajı sağladığı gibi, işlemlerin daha etkin şekilde yapılmasına da yardımcı oluyor. Günümüzde dağıtım kanallannı etkin bir şekilde kullanamayan bankalann rekabet şansı azalıyor. Data Monitor'a göre, çeşitli dağıtım kanallannın entegre edilmesi, şubelerin etkinliğini artırmak için bir ön koşul olmaya devam ediyor. Bir bankanın ne kadar iyi ürünleri olursa olsun, dağıtım kanallan etkin çalışmıyorsa müşterilere ulaşması zorlaşıyor. HP olarak dağıtım kanallannın iyileştirilmesine ve çeşitli kanallann bütünleştirilmesine yardımcı olacak ürünler geliştiriyoruz. internet, telefon bankacılığı ATM, şube gibi çeşitli platformlann başanlı bir şekilde entegre edilmesine yönelik ürünlerimiz de bulunuyor.
Bankacılık sektöründe müşteri bilgilerinin gizliliğinin sağlanması hayati önem taşıdığından, bankalar, müşteri kaybetmemek amacıyla teknik altyapılannı geliştirmeye büyük önem veriyorlar. HP de çalışmalannda bankalann bu taleplerini devamlı olarak göz önünde tutuyor.
Artık şirketlerin daha açık organizasyon yapısına sahip olmalan gerekiyor. Bu yüzden bankalar is ortaklanyla daha sıkı iş birliği yapmalılar. Müşterilerin farklı ürünler için, farklı departmanlara gitmesi zaman kaybına, dolayısıyla verimsiz çalışmaya neden olduğu için, bankanın bütün ürün yelpazesine bir noktadan ulaşılabilmeli. Müşteri; şube, internet ya da telefon bankacılığı olmak üzere hangi kanalı kullanırsa kullansın, bütün ürünler kendisine sunulmalı. Nitekim bankalar, bütün işlemleri tek bir çatı altında sunabilecek yapıyı oluşturdukları zaman, çok daha güçlü hale geliyorlar.
Çoğu bankanın mevcut BT altyapısında, müşterilere hizmet sunulan şube, internet bankacılığı, ATM, müşteri ilişkileri ve interaktif sesli yanıt sistemi gibi birimlerin hepsinde farklı bir sistem kuruluyor. Bu sistemler merkezdeki ana bilgisayardaki çeşitli uygulamalardan faydalanıyorlar. Son derece karışık bir ağ mimarisi ortaya çıkıyor. Oysa bu veri kanallarının entegre edilmesi, bankalara önemli verimlilik avantajları sağlayabilir.
Arka ve ön ofis iş birliği
Arka ofisin etkin bir şekilde çalıştırılmasını sağlayacak tedbirleri alan bankalar rekabette ön plana çıkacak. Bugün birçok bankada her departmanın ayrı bir ön ofisi bulunuyor ve bu on ofisin arka ofisle sıkı bir iş birliği içinde çalışması gerekiyor. Bu nedenle bankacılık işlemleri daha karmaşık ve dikey bir örgütlenme şeması üzerinden yapılıyor. Organizasyon yapısının kompleks olması bankanın etkinliğini azaltıyor. Böyle bir yapı mainframe kullanımını da sınırlıyor. Yeni nesil bankalarda ise çeşitli departmanların ortaklaşa kullanacağı bir ağ üzerinden çalışacaktek bir ön ofis bulunması yeterli oluyor. Bu ön ofis, bütün bankacılık işlemlerini yürütebiliyor. Basit ve yeni durumlara kolayca uyarlanabilecek bir organizasyon yapısı banka için önemli avantajlar sağlıyor. Esnek ve bağımsız iş birimlerinin olması, bankanın etkinliğini artırıyor. Yeni nesil on ofis uygulaması bankaya, 7 gün 24 saat satış yapma ve müşteri desteği sağlama imkânı veriyor. Yeni organizasyon yapısında görevler ve sorumluluklar da açıkça belirleniyor.
Gelecekte B2B hizmet sunumu önem taşıyacağı için, bankanın tek bir dağıtım kanalına odaklanmaması gerekiyor. Geleceğin bankaları, müşterilere sadece şubelerini kullanarak ulaşmayacaklar. Postaneler, sigorta acenteleri, yatırım danışmanları, finansal planlamacılar ve perakendeciler de bankalann yeni dağıtım kanalları arasında yerini alacak. Dinamik B2B ağı sayesinde bankalar bu farklı kanallan etkin birşekilde kullanarak, müşterilere çeşitli hizmetler sunabilirler. Kanallann entegrasyonu, daha çevik bir kurum yapısına ulaşmayı sağlayabilir.
Bankalann BT altyapilanni yeni nesil ön ofisi destekleyecek şekilde yenilemeleri gerekiyor. Yeni BT altyapısında e-bankacılık uygulamalan büyük önem taşıyor. "On demand services" sayesinde çeşitli dağıtım kanallannı entegre etmek mümkün oluyor. HP olarak, iş ortağımız Microsoft'la birlikte, yeni nesil ön ofise geçiş için değişik çözüm yolları arasından en uygun çözüm olarak, mevcut teknolojilerin, kullanıcı arabirimlerinin, uygulama ve veri sistemlerinin entegre edilmesini öneriyoruz.
Çeşitli kanallann entegre edilmesi, bankalann açıkfinans konseptini uygulamaya koymalanna olanak sağlıyor. Açık finans konsepti, ön ofisin etkinliğini arka ofise göre daha fazla artınyor. Çeşitli kanallann entegre edilmesinin diğer bir faydası da sürekli ve gerçek zamanlı olarak müşterilerin görüşünün alınması. Aynca entegrasyon yeni ürünlerin piyasaya sürülmesini kolaylaştınyor. Her kanal için aynı uygulamalann kullanılması, belli bir maliyet getiriyor. Fakat entegrasyonla birlikte bütün kanallarda ortak uygulamalar kullanılması mümkün olacağından, önemli bir maliyet avantajı sağlanıyor.
Çok sayıda kanalın entegre edilmesi, bankalara teknolojik açıdan önemli faydalar getiriyor. Entegrasyon, iş süreçlerinin ve müşteri davranışlannın takip edilmesini mümkün kılıyor. Önceden tanımlanmış uyarlamalarla, uygulamalann birbiriyle entegre edilmesi basitleştiriliyor. HP de kurumlara daha fazla çeviklikve uygulamalann ölçülebilirliğini sağlamalannda yardımcı oluyor. Yeni nesil ön ofis iş süreçlerinde müşteri odaklı uygulamalar geliştirme konusuna büyük önem veren HP, aynca çeşitli kanallann entegre edilmesine olanak sağlayacak sistem altyapısını kurmak suretiyle de bankalara yardımcı oluyor.
Mike Jansen konuşmasının ardından Active ACADEMY tarafından kendisine yöneltilen sorulan yanıtladı.
Türk bankacılık sektörü, 2000-2001 yılları arasında yaşanan krizlerin ardından uygulamaya konan ekonomik programla yeniden yapılandırıldı. Sektörde atılan adımları ve sektörün mevcut konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mike Jansen: Öncelikle Türkiye'deki krizler bize, hükümetlerin yeterli seviyede düzenleme yapmadıklannı ve yerel oyunculann bankacılık yapacaklan sağlıklı bir ortam oluşturmadıklannı gösterdi. Bugün bile bu iki eksikliğin piyasadan tamamıyla kaybolmuş olduğunu söyleyemeyiz. Sermaye yeterliliğiyle ilgili düzenleme getirilmiş olsa da, idari modelle ilgili olarak hâlâ giderilmesi gereken bazı eksiklikler var. Bu eksiklikler giderilip, piyasa şartlan tutarlı bir hale getirildikten sonra, bankalann yeni ürün arz etme yeteneği artacaktır.
Bankacılık sektörünün gelişme göstermesi, ekonomik büyümeye bağımlı. Ekonomik büyümenin gerçekleşmesi için ise yabancı sermayenin ülkeye giriş yapması ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin bu yabancı sermayeyi küçük krediler yoluyla temin edebilecek duruma getirilmesi gerekir. Bunlar da ekonomiye belirgin bir büyüme getirir.
Bir ülkede var olan kaynaklan; kayıt altına alınabilir ve yatırım yapmakta kullanılabilecek varlıklar olarak tanımlıyoruz. Kayıt altındaki varlıklann artması finans sektöründeki büyümeyi tetikler. Türkiye'deki küçük ve orta ölçekli işletmelere baktığımızda, bu kurumlara doğru bir sermaye akışı olduğunu görüyoruz. Bundan sonra üzerinde durulacak nokta, bu artan varlıklann mortgage ve tarım sektörüne nasıl yansıtılacağı olacak. Çünkü bu alanlarda ürünler oluşturulmaya başlandığında, finans sektörünün hacmi altı ay içinde üç katına çıkacak.
Sizce Tiirkiye'deki bankalann, bulunduğu bölge koşullarında, nasıl bir bireysel bankacılık stratejisi oluşturması gerekir? Bu stratejiyi belirleyecek temel unsurlar nelerdir?
Mike Jansen: Bana gore bankacihk stratejisi, hedef piyasayı nasıl gördüğünüzle birebir ilişkili. Örneğin, Ziraat Bankası'nın stratejisi elbette ki, Garanti Bankasi, Oyak Bankya da Akbank'tan farklı olacaktır. Emeklilik ödemeleri bugün Ziraat Bankasi üzerinden gerçekleştiriliyor. Eğer hükümet, emeklilik ödemeleri için diğer bankalara da bir şans tanır ve maliyete yönelik getiri, ulaştırma, dolandıncılığa karşı güvenlik konulannda hangi banka daha iyi şartlar sunuyorsa o bankayla çalışmaya karar vereceğini açıklarsa, eminim ki Ziraat Bankası'nın bankacihk stratejisi değişecektir. Dolayısıyla hedef piyasanız çok önemli. Çünkü ancak hedef piyasanızı gördükten sonra, hangi ürünleri sunmanız gerektiği netlik kazanıyor. Mesela emeklilik ödemeleri konusunda sistemin elektronikleşmesi değil, güvenlik konusu ön plana çıkıyor. Dolayısıyla Ziraat Bankası'ndan da bu konuda en sofistike elektronik sistemi sunmasını bekleyemezsiniz fakat gelen kişinin kimliğinin güvenli bir şekilde doğrulanması açısından en yeterli sisteme sahip olduklannı düşünebilirsiniz. Bankalann stratejisini etkileyen en temel faktör, hedef piyasanın kimlerden oluştuğu ve hangi ürünlere ihtiyaç olduğu konulannda karşımıza çıkıyor.
Türkiye, ATM'lerin yaygınlığı açısından 90'lann sonu, 2000'lerin başında oldukça ileri seviyedeydi. Hemen hemen her bankanın yaklaşık 500-800 arasında değişen ATM'si vardı. ATM'ler bankacihk ürünlerinin kullanılması açısından en etkin noktalan temsil ediyordu. Bireysel bankacihk piyasasına ulaşmak için gerekli donanım anlamında Türkiye'nin, gelişmekte olan ülkelerden çok daha iyi bir organizasyon alt yapısına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan, Türkiye'de bireysel bankacihk gözle görülür bir gelişme gösterdi; yolda yürürken yan yana on tane banka şubesine rastlayabiliyorsunuz. Peki o zaman dilimi içerisinde sistemi bu şekilde devam ettirmek kârlı mıydı? Türkiye'de bireysel bankacihk sektörü çok hassas. Bu hassasiyet, bankalann piyasa odaklı stratejiler geliştirmesini gerektiriyor. Şu anki safhada bankalar arası birleşmeler gerçekleşiyor ve bir çok banka yeni yapı maliyetlerinden ötürü bazı şubelerini satışa çıkardı. Bugüne kadar leasing ürünleri, mortgage, otomobil kredileri ve şirketlere yönelik krediler, yeterli oranlara ulaşamadı. Dolayısıyla bundan sonra bu ürünlerin yaygınlaşması safhası başlayacak. Her bankanın farklı alanlarda krediler sağlamak yolunda özelleşmesini bekliyorum.
Bankalar, paranın elektronik ortamda kullanılmasını teşvik etmek istiyorlar. Çünkü bankalann binalannda dağıtılmayı bekleyen nakit para, elektronik ortamda işlem görse, banka adına yeni yatınmlar yapmak için muazzam bir kaynak olabilecek. Aynca nakitle yapılan işlemler pahalıya mal oluyor; müşterilerin işlemlerini nakit parayla bankaya gelerek yapıyor olması, güvenlik ve ulaşım gibi maliyetleri beraberinde getiren bir unsur. Bundan dolayı, bireysel bankacihk sistemi, turn toplumu elektronik bankacihk hizmetleriyle tanıştırmak zorunda. Bireysel bankacihk sektörü, değişikliklere karşı çokduyarlı. Bu doğrultuda HP olarak, piyasaya yeni kredi ürünlerinin getirilmesinin ve nakit gerektiren ödeme sistemlerinin diğer alternatif sistemlere dönüştürülmesinin, önümüzdeki yıl içinde tamamıyla gerçekleşeceğini öngörüyoruz.
Basel Il'ye geçiş sürecine ilişkin hazırlıklar sürerken, sizce bankacihk sektörü bundan nasıl etkilenecek?
Mike Jansen: Basel II, iki temel yapıdan oluşuyor. Birincisi kredi riski, ikincisi operasyonel risk. Kredi riski kısmında kısa vadeli kredilerin yönetilmesi gündeme geliyor. 2001'deki krizi doğuran etmenlerden biri, hükümet tarafından yapılan düzenlemelerin yetersizliğiydi. Bunun nedeni de bu düzenlemelerin, piyasadaki kredi talebinin risk açısından değerlendirilmemesiydi. 2002'den bu yana bu alanda ciddi ilerlemeler kaydedildi. Kredi riski yönetimi ile uğraşan kurumlar, edinebildikleri bütün verilere ihtiyaç duyuyorlar. HP de bir BT şirketi olarak, verileri kullanılabilir hale getirecek teknolojiler üzerine çahşıyor. Bu, son beş yıl içinde değişik kurumlar aracıhğıyla yapılmış olan turn transfer işlemlerinin birleştirilmesi demek. Basel II kurumlara yapılan transfer işlemlerini kaydederken kullanmalan gereken bazı standartlar getiriyor, böylece bütün kurumlardaki verilerin entegrasyonu mümkün hale gelebilecek.
Basel H'nin operasyonel risk ile ilgili olan kismi, bilgilerin ne kadar güvenilir yollarla işlendiği ve saklandığı ile ilgili. Örneğin bankacılık hizmeti bilgi üzerine dayalı bir ürün. Hesabınızdan para çektiğinizde bile, bu bilgi önce sizin hesabınıza işleniyor, sonra ilgili olan diğer hesaplara. Yaptığınız en küçük işlemin bile bilgisinin saklamyor olmasmin gerekliliği, bankacılık hizmetini bilgi yönetimine bağımlı hale getiriyor. Bu da, bilgilerin 24 saat boyunca ve etkin bir şekilde işlenebilmesini ve korunmasını gerekli kılıyor. Banka merkezi ve turn şubeler çapında bu süreçlerin gerçekleştiriliyor ve takip edilebiliyor olması için gerekli olan ağ yapısının sağlanmasında ise BT kurumlan devreye giriyor. Bankalar bir yandan kredi riski ile ilgili düzenlemeler üzerinde çalışırken diğer yandan operasyonel süreçlerini de Basel H'ye uyumlu hale getirmeye çalışıyorlar. Bir kullanicmin, kimliğini doğrulamak kaydıyla ATM, internet, şube veya telefon aracılığıyla istediği işlemi gerçekleştirebiliyor olması, bu yollann güvenliğinde hiçbir açığa taviz verilmemesi anlamına geliyor.
Deutsche Bank raporuna baktığımızda, bu konuda tam bir değerlendirme yapmak için bankanın büyüklüğü, yatırım portföyü ve hedef piyasasının nerede olduğunu göz önünde bulundurmamız gerektiğini görüyoruz. Deutsche Bank'ın yatınm portföyünde var olan DaimlerChrysler ve BMW gibi kurumsal müşteriler, bankanın fon alıp satma işlemlerinde önemli paya sahip. Dolayısıyla Deutsche Bank yetkilileri fon alıp satma işlemlerinde kullanmak üzere, dünya genelindeki bu tarz büyük kurumlardan daha fazla fon sağlama çabası içindeler. Dolayısıyla yatırım ve hisse senedi yönetimi bankanın hazinesinde öne çıkan önemli ürünler oluyor. Turk bankacılık sektöründe ise bu alandaki durum daha farklı. Bununla birlikte, Deutsche Bank da Türkiye'deki bankalar gibi bireysel bankacılık yönünde kendisini geliştirmeye çalışıyor. Bunun için, hem şubelerdeki alt yapısını genişletmek konusunda, hem de müşterilerle daha iyi iletişime geçebilmek konusunda çalışmalaryapıyor. Bu açıdan bakılacak olursa, Deutsche Bank'ın faaliyette olduğu elektronik bankacihk, telefon bankacılığı, bireysel bankacihk ve müşteriye ulaşma yöntemlerini artırmak konusunda, Türkiye'deki bankalara örnek teşkil edebilir kanaatindeyim.
Bir bankanm fon ahp satma işlemlerini dünya genelinde etkin bir hale getirebilmesi için dünyadaki gelişmeler hakkında günlük bilgiler almak zorunda. Bu da dünyanın değişik bölgelerindeki bilgilerin ortak birağda birleştirilmesini gerekli kılıyor. HP de bu konuda bankalara en uygun hizmeti sağlıyor. Tam bu sebepten dolayi Citibank, HP ile çalışmayı seçti.
Yatırım bankacılığı için izlenmesi gereken stratejilerin bileşenleri nelerdir?
Mike Jansen: Yatinm bankacılığı, bankalara hem müşteriye en yakm olabilecekleri, hem de ürün geliştirirken doldurabilecekleri boş bir alanı teşkil ediyor. İsviçre'de bazı yatinm bankalan var ki, hiç kendi ürünleri yok. Bunlar başka bankalan anyorlar ve "Yatinm yapmak için kullanılmak üzere 5 milyon İsviçre Frangım var, bana teklifin nedir?" diye soruyorlar. Dolayısıyla bankanm "görünen yüzünde" tuttuğu ürünlerönem arz ediyor. Bunun ardından müşteri açısından banka değerlendirilirken, eldeki miktann ne kadannın bankaya yatınlacağı, bankanm ürünleri yönetme kabiliyeti, ne kadar ürüne sahip olduğu değerlendiriliyor. Banka açısından ise, "sunduğum ürünler neler", "bunlan nasıl kullanıyorum" ve "sunduğum getiri oranı ne" sorulannın cevaplannın bir araya getirilmesi gerekiyor.
Bankacılıkta yeni jenerasyon ön ofis konsepti yatınm bankacılığı ve elektronik bankacihk tarafından şekillendirilecek. Yatınm bankasının ön yüzü ile arka yüzünün birbirinden bir şekilde ayn tutulması gerekiyor. Mesela ben ileri teknoloji kullanan bir danışman olarak, yüksek teknolojili cihazımı alıyorum, sisteme giriş yapıyorum, piyasa ile ilgili turn gelişmeleri haber ajanslanndan ediniyorum ve daha sonra sizin portföyünüze bakıp size öneriler getiriyorum: "Bu portföyünüz yüksek risk taşıyor, bunu düzenlemeniz lazım; şu şekilde bir portföy hazırlamanızı öneririm" gibi. Bu tarz bir çalışma için, ön tarafla arka tarafı birbirinden ayırmak uygun bir yöntemdir. İsviçre, Avusturya ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde bu metot yaygin olarak kullanihyor.
Polonya, Romanya, Macaristan'daki bir çok banka bireysel bankacılık dünyasında ilerlerken ortak bir portala ihtiyaç duydular. Bunun arkasmdan da doğal olarak elektronik bankacihk geldi. Elektronik bankacihk uygulaması şube uygulamasından oldukça farklıydı; şube bankacılığında bankacihk hizmeti alan bir kişi yaptırdığı işleme dair monitörden hiçbir şey göremezken, elektronik bankacıhkta yaptığı her şey, girdiği tüm bilgiler kişinin gözünün önünde idi. Dolayısıyla şube bankacılığında bu iki iş yapış şeklini bir araya getiren yeni bir yaklaşım gerekecek. Önce yatırım bankacıhğı gelişecek, bunun akabinde portal bankacılığı ve elektronik bankacihk, sonrasında da şube bankacıhğının yeni şekli.
Bunlann yanında bankalar arası projeler geliştirilirken hangi teknoloji altyapısının kullanıldığı da önem arz eden bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. ".Net" platformu ile "Java" platformu bugünlerde öne çıkan altyapılar. Bankalann kullandığı altyapılann farklı olması durumunda ortak bir proje için çahşacak bankalar arasında uyumsuzluk oluşması ihtimali söz konusu. Hangisinin yakın gelecekte varhğını sürdüreceğini bilmemekle birlikte, biz, kendi iş yapış şeklimizi bu iki platforma da uygun halde devam ettiriyorve bankalara buna göre hizmet veriyoruz.
Kısa bir süre önce teknolojideki değişimin sağladığı fırsatlarla birlikte banka şubelerinin tamamen kapanacağına dair iddialar ortaya atıldı. Ancak bugün sunumunuzda da gördüğümüz gibi, şubeler bankacılığın temel yapısını oluşturuyor. Bu nedenle, kapatılması pek mümkün görünmüyor. Bu konudaki görüşleriniz nedir?
Mike Jansen: Biraz geçmişe gidecek olursak; 60-70'lerde anne-babalanmız sabahlan kalkınca banka şubesine uğrayıp, kısa bir sohbet yaptıktan sonra işlerine gidiyorlardı. 80'lerin sonu 90'lann başına kadar şubeler, bankalar için en büyük masraf kalemiydi fakat müşteriyle irtibata geçmek için tek yoldu. Ahm-satım döngüsünde en sofistike kurum banka olsa da, bu işlemlerde şubelerin kullanihyor olması, her bir işlemin maliyetinin yüksek olmasına sebep oluyordu ve rekabetçi bir ortamda bankalar adına bir dezavantajdı. Elektronik bankacihk ortaya çıktığında bankalar maliyetleri düşüren bu fırsatı elbette ki kaçırmadılar. Bu trendle birlikte, Egg gibi şubesi olmayan bankalar da kendini göstermeye başladı. Bugün şu soruyu soralım kendimize: "Egg bankası bugün yaşamını sürdürüyor mu?" "Hayır". Çünkü sadece internet üzerinden hizmet veren bir bankanın varhğını sürdürmesi mümkün değil. Elektronik bankacihk, maliyetleri düşürmek adına gerçekten çokyeterli biralan; ödeme yapmakya da kişisel bilgilerimi değiştirmek gibi işlemler yapmak istiyorsam, sisteme giriş yapıyorum ve belki de şubeden işlem yapmaktan daha verimli bir şekilde istediğim işlemleri gerçekleştiriyorum. Elektronik ortamda ahşveriş yapmak gerçekten kolay ve bir çok avantaja sahip. Bununla birlikte bir çok insan ciddi işlemlerini internet üzerinden yapmak istemiyor. internet bankacıhğı başlamadan hemen önce, müşterilerin bankadan aldıkları ortalama hizmet sayısı 3,6 idi. Yani ben iyi bir müşteriysem, bankamın 3,6 çeşit ürününü kullanıyordum. Geçen beş yıl içinde, internet bankacıhğı rüzgarlarından sonra bu değer 2,4'e düştü. Bu, bankaların müşterilerini kaybettikleri anlamına geliyor. Bankalar, internet bankacılığı geldikten sonra müşterilerini göremediler, yüz yüze bağlantılarını yitirdiler, müşterilerinin nereye kaybolduğunu bulamadılar. Şu anda bir müşteriye bir bankacihk ürünü satmak için tek yer, banka şubesi. Bu değişebilir elbette ki; ama bana şu soruyu sorabilirsiniz: "Neden böyle oldu?" internet üzerinden yapılan işlemlerde maliyet oldukça düştü belki ama bankalar bugün 3,6'nın 2,4'e düşmesini de dikkate alıyorlar. Çünkü varolan müşterilerin bankayla olan irtibatlarının sürdürülmesi de oldukça önemli. internet bankacıhğı ile birlikte bankalar müşterilerini kaybettiler ve yeni müşteriler kazanamadılar.
Geçenlerde öğrendiğim kadarıyla, bir banka bir kafe ile anlaşmış; kafeye gelen banka müşterisi diz üstü bilgisayarını açarak kahvesini yudumlarken, kablosuz ortamda İnternette gezinebilir veya bankasının elektronik bankacihk hizmetine ulaşabilir duruma gelmiş. Böylece o kafede kahvesini içen ve diz üstü bilgisayara sahip bir insan, banka müşterisi olmasa dahi, o bankanın potansiyel müşterisi durumuna gelmiş oluyor. Bankanin bu kişinin bir işe sahip olup olmadığı ya da hedef müşteri kitlesi içinde olup olmadığını tespit etmesi ve gerekirse bu kişiyle iletişime geçmek için tekyapması gereken, kimliğini doğrulamak oluyor. Bunu da kablosuz bağlantı sayesinde kişinin IP numarasını kullanarak güvenli bir şekilde sağlıyorlar. Bundan sonra da şube aracılığıyla bu kişiyle temasa geçme yoluna başvuruyorlar. Çünkü zaten internet kullanabilen diz üstü bilgisayar sahibi bir insanı bankanıza bağlamak için kullanabileceginiz tek yöntem yüz yüze görüşmek. Özetle, internet sınırlı bir yol olduğundan dolayı, banka şubesi, ürününü satmak ve yeni müşteriler kazanmak zorunda olan bir banka için tek alternatif.
Teknolojik evrim kapsamında dile getirilen konulardan biri olan, e-para hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mike Jansen: e-Para, alışveriş yapmamızı sağladığı için çok iyi bir şey. Bir şey sormama izin verin: Arabama 10 bin dolar koymuş olduğumu farz edin. Dünya çapında seyahat ediyorum ve seyahat esnasında başıma bir şey geldi. Karım arabamda 10 bin dolar olduğunu nereden bilecek? Elektronik para bu tarz riskleri ve çalınma riskini ortadan kaldınyor. Bu parayı arabamda gezdiriyor olsam, her an korkuyla dolaşınm. Fakat param elektronik ortamda durduğunda, bu parayı istediğim zaman telefon, ATM ya da internet aracılığıyla kullanabiliyorsam, neden bu riskleri alayım ki?

AB'nin en önemli ihtiyacı ortak vizyon ve kararlılık

Avrupa Anayasası'nın Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlarda reddedilmesinin ardından yükselen tansiyon, 16-17 Haziran tarihlerindeki Liderler Zirvesi'nde, yerini yeni bir anlaşmazlığa bıraktı. Zirveye katılan AB liderleri, 2007-2013 bütçesi üzerinde uzlaşmaya varamadı.
Kübra Varol

Anayasayı reddeden ve yoluna bir süre daha "siyasi cüce" olarak devam edecek olan Avrupa Birliği, bütçe konusunda da daha liberal, serbest piyasaya öncelik veren Anglo-Sakson modeliyle, Alman-Fransız sosyal modeli olmak üzere, iki farklı vizyon arasına sıkışmış görünüyor. Bütçeyle ilgili anlaşma sağlanamadığı için, AB'nin bundan sonra 2006 bütçesi ışığında yoluna devam etmesi gerekiyor. Ancak 2007'ye kadar AB bütçesinde uzlaşma sağlanamazsa, yıllık bütçelemeye geçileceğini kaydeden uzmanlar, bunun uzun vadeli projelerin finansmanını zora sokabileceğini ve AB ekonomisi için ek bir istikrarsızlık unsuru olarak gündeme gelebileceğini kaydediyorlar.
Liderler Zirvesi'nde AB bütçesi ile ilgili tartışmalar, 10 yeni üyeyle birlikte artan bütçe yükünün nasıl karşılanması gerektiğine endekslendi. Bütçedeki artışın eski üyeler tarafından karşılanması gerekiyordu, ancak Fransa bu fedakarlığın büyük ölçüde İngiltere tarafından yapılması gerektiğini savundu, çünkü İngiltere 1984'den bu yana, yılda yaklaşık 4,6 milyar dolara varan bir geri ödeme hakkından yararlanıyordu ve Chirac, 2007'den sonra ciddi ölçüde artacak olan geri ödemelerin mevcut seviyesinde sabitlenmesini öneriyordu. Uzmanlar, Brüksel'de toplanan Liderler Zirvesi'nde anlaşmaya varılamamasının diğer bir nedeninin de, üye ülkelerin bütçe konusunda sergiledikleri farklı yaklaşımlardan taviz vermemelerinin olduğunu kaydediyor.
Zirvede ortaya çıkan tabloda ülkelerin şu tutumlarının tartışmayı şekillendirdiği kaydediliyor; bütçeye en fazla katkı yapan Almanya, Hollanda ve İsveç, katkı paylarında artış yapılmasını veto nedeni olarak görüyorlar. Diğer taraftan 1984 yılından beri AB'ye yaptığı her 1 euro'luk katkının 66 centini geri alan İngiltere, bu "geri ödeme"lerin ortadan kaldırılmasını kabul etmiyor. Bunun için İngiltere'nin öne sürdüğü şart, mevcut bütçe yapısının gözden geçirilmesi. Ancak AB bütçesinin yüzde 40'ını oluşturan tarım sübvansiyonlarından en fazla yararlanan ülke konumunda olan Fransa, bu gözden geçirmeye yanaşmıyor ve tarım politikası konusundaki kazanımlarının gündeme getirilmesini sert bir dille eleştiriyor. Diğer bir üye ülke İtalya ise aldığı yardımlardaki belirgin bir azalmayı veto nedeni olarak değerlendiriyor.
İngiltere, geri ödeme hakkının iptaline yanaşmazken, bunun ancak AB bütçesinin yüzde 40'ını alan Ortak Tarım Politikasının (OTP) gözden geçirilmesi şartıyla mümkün olduğunu savunuyor. Bilindiği gibi, bütçenin yüzde 40'ına tekabül eden bu kaynak, AB'de çalışan nüfusun sadece yüzde 5'ine dağıtılıyor. Bunun 13 milyar dolar gibi büyük bir bölümünü ise Fransa alıyor.
AB'de bütçe konusunda Fransa ile Almanya'ya karşı İngiltere'nin başını çektiği iki kamp ortaya çıkmış gibi görünüyor ama bütçe konusunda yaşanan bu anlaşmazlığın altında, salt bir politika uyuşmazlığından ziyade, ciddi bir vizyon uyuşmazlığı yer alıyor. Fransa ve Almanya, bütçenin yüzde 40'ıyla tarım sübvansiyonlarının devam etmesini isterlerken, Avrupa'nın temelden değişmesi gerektiğine inanan İngiltere, daha liberal, daha rekabetçi, teknolojiye yatırım yapan, global koşullara uyum sağlayan yeni bir yaklaşımın kabul edilmesini hedefliyor. Bu iki kamp aslında AB'yi bir serbest ticaret alanı gibi görmek isteyen Anglo-Sakson modeli taraftarlarıyla, Avrupa'yı siyasi bir güç olarak görmek ve sosyal devlet modelini sürdürmek isteyenlerin oluşturduğu kamplaşmayla örtüşüyor. Yani bir politika uyuşmazlığından ziyade, ciddi bir vizyon ve ideoloji uyuşmazlığı yaşanıyor.
Bu noktada, İngiltere'nin de savunduğu gibi, Avrupa Birliği'nin ve özelde de bütçenin, AB halkın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmesi gerektiği görülüyor. AB'nin, yenilikçilik ve Ar-Ge altyapısını geliştirmek yerine, bütçenin yüzde 40'ı gibi büyük bir oranı, tarımını suni bir şekilde desteklemeye aktarıp aktarmayacağını tartışması gerekiyor.
AB kamuoyu ve Türkiye
Bugün Avrupa Birliği, biri halkın tabanından gelen, diğeri ise hükümetler arasında yaşanan iki büyük sorunla karşı karşıya. Öncelikle Anayasa'ya hayır demiş olması, halkın bir şekilde Avrupa Birliği'nin mevcut gidişatını ve yapısını onaylamadığını ortaya koyuyor. Tabandan gelen bu mesajın, ulusal egemenlik kaygısından, ekonomik sorunlara ve genişlemeye kadar çok sayıda nedeni bulunuyor.
Avrupa'da Anayasa'nın reddedilmesinin en önemli nedenlerinden birinin Türkiye olduğu yönünde görüşler ileri sürülüyor. Her ne kadar genişlemeye, özellikle de Türkiye'nin üyeliğine karşıtlığın, "hayır" oylarında en belirleyici etken olduğu kanısı uyanıyorsa da Eurobarometer'in referandumlar sonrasında yaptığı bir anket, bunun doğru olmadığına işaret ediyor. Ankete göre, Fransa'da hayır oyu verenlerin sadece yüzde 6'sı Türkiye'nin katılımını engellemek için oy kullandıklarını açıklarken, bu oran Hollanda'da yüzde 3 olarak tespit edilmiş.
Avrupa Anayasası'nın reddedilmesinin esas nedeni genişleme kaygısı olmasa da Avrupa'da Türkiye karşıtlığının belirgin bir yükselişe geçtiğini de inkâr etmemek gerekiyor. Türkiye'nin üyeliğini en fazla tartışan ülkelerden biri olan Almanya'da Türkiye'nin üyeliğini destekleyen sosyal demokratlar belirgin bir şekilde güç kaybederken, Hıristiyan Demokratlar öne çıkıyor. Fransa'da ise Türkiye karşıtlığını her fırsatta yineleyen Sarkozy'nin iktidar yürüyüşü göze çarpıyor. Avrupa'da, Türkiye için üyelik değil, imtiyazlı ortaklık modelinden yana olanların elinin güçlendiği artık net bir şekilde biliniyor.
Avrupa'nın esas sorunu
Birçok uzman, Avrupa Birliği'nin esas sorununun, Türkiye'nin üyeliğinden ziyade, ekonominin durumu olduğunu savunuyor. Bugün AB halkının önündeki en büyük problemin, büyümeyen ekonomiye karşılık, büyüyen işsizlik ve bunun oluşturduğu gelecek kaygısı olduğuna dikkat çeken uzmanlara göre, AB'nin mevcut yapısıyla Lizbon hedefleri çerçevesinde ekonominin güçlendirilmesi ve atılım yapılması mümkün değil.
Gerçekten de Avrupa'nın entegrasyon sürecinde ekonominin olumlu veya olumsuz bir seyir içinde olmasının etkisini yadsımamak gerekiyor. Nitekim AB kurumlarını tek bir çatı altında toplayıp, tek paraya geçiş hedefini saptayan Maastricht Antlaşması için yapılan referandumlarda da, ekonomik ortam olumlu bir rol oynamıştı. Avrupa Tek Pazarı'nın halka sağladığı maddi kazançlar, 1992'de AB halkını olumlu oy kullanmak adına ikna eden en önemli unsur olmuştu. Fakat 2005 yılına gelindiğinde, entegrasyon projesinin arkasındaki halk desteği, ekonomideki zayıflamaya paralel olarak güç kaybetmiş görünüyor. Yirmi beş ülkeyi kapsayacak şekilde genişleyen AB'nin, beş yıldır üzerinde çalıştığı Anayasa'nın halkın beklentilerini karşılamadığı böylece ortaya konmuş oluyor.
AB ekonomisi son yıllarda istediği atılımı gerçekleştiremiyor ve kıtanın en önemli ekonomik güçleri Almanya ve Fransa başta olmak üzere, birçok ülkede ekonomik büyüme yüzde 2'nin altında gerçekleşiyor. Avrupa'da yeni iş yaratılamıyor, işsizlik artıyor. İşsiz kalma korkusu ve gelecek kaygısı da siyasal tepkilere ve muhafazakârlığa dönüşüyor. Ekonomik rekabet gücünü kaybeden Avrupa, küresel rekabette, Amerika ve Asya'nın gerisinde kalıyor.
Diğer taraftan AB'nin içine girdiği kriz sürecinin, Türkiye'nin üyeliği konusunda daha olumsuz tavırların ortaya çıkmasına ve müzakere sürecini daha da zorlaştıracağına kesin gözüyle bakılıyor. Ancak her ne kadar Avrupa kamuoyunda Türkiye karşıtlığı yükselişe geçmiş gibi görünse de, önümüzdeki bir kaç yıl içinde, Fransız ve Alman ekonomilerinin güçlü büyümeye başlaması ve iş olanaklarının artması durumunda, Türkiye karşıtı havanın dağılabileceğini ve genişleme kaygılarının azalabileceğini vurgulamakta fayda var.
"Siyasi cüce"liğe devam
Son beş yıldır hazırlıkları devam eden ve referandumda reddedilmesinin öncesinde Kasım 2006'ya kadar onaylanması planlanan AB Anayasası'nın en önemli amacı, "ekonomik dev-siyasi cüce" olarak tabir edilen Avrupa Birliği'ni siyasi alanda da bir "dev" haline getirebilmekti. Anayasa, Avrupalı ülkeleri bir federasyon yapısı etrafında birleştirmek idealinin en büyük adımını oluşturuyordu. Ortak bir dış ve savunma politikası oluşturma ve ortak siyasi irade uygulama imkânı verecek olan Anayasa sayesinde AB, "siyasi dev" olma yolunda önemli adımlar atacaktı.
Bazı kesimler tarafından Avrupa Birliği'nin şu anda içinde bulunduğu "kimlik krizinin" Birliğin gerilemesi olarak değerlendirilmesi, biraz abartılı bir yaklaşım gibi görünüyor. AB'nin yaşadığı krizi; mevcut yapının devam ettirilemeyeceğini, Birliğin halk nezdinde ciddi bir meşruiyet kaybına uğradığını ve yeniden yapılanması gerektiğini ortaya koyması açısından oldukça sağlıklı bir gelişme olarak yorumlamak da mümkün. Bu nedenle de referandumlardan çıkan sonucun iyi okunması gerekiyor. Tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıya olduğu söylenen AB'nin bu zorlu dönemeci aşması gerekiyor. Bunun için Avrupa'nın yapısal reformlarda kararlılıkla ilerlemesi gerekiyor. AB halkının "daha ileri bir siyasi birliğin oluşumunu istemiyoruz" mesajı, Türkiye nedeniyle değil, Birliğin ekonomik büyümeyi sağlayamamış olması ve halk nezdinde meşruiyetini kaybetmesinden kaynaklanıyor. Ekonomik büyüme ve istihdam olanaklarının artırılamaması durumunda, meşruiyet konusunun daha ciddi şekilde sorgulanabileceği de bir gerçek. Çünkü AB halkı, geleceğinden kaygı duyuyor.
Anayasa'nın kabul edilmemiş olmasını da Avrupa Birliği'ni çöküşe götürecek bir gelişme olarak değerlendirmemek gerekiyor. Sonuçta Anayasa'nın kabul edilmemesi, AB'nin siyasi kimlik oluşturma sürecinde sadece ileriye doğru atılamamış bir adımı temsil ediyor, AB'nin çözülmesini değil. AB, en kötü ihtimalle Nice Antlaşması ışığında yoluna devam edebilecek güce sahip görünüyor.
Anayasa'nın reddedilmesiyle başlayan ve bütçe kriziyle iplerin daha da gerildiği bu süreçte, AB dönem başkanı da değişiyor. Temmuz başında dönem başkanlığını devralacak olan ve AB'nin daha liberal politikalar benimsemesi gerektiğini savunan İngiltere'yi zor günler bekliyor. Bütçe konusunda çok sayıda ülkeyle derin fikir ayrılıkları yaşayan İngiltere'nin, engellerin aşılması için üye ülkelerin iş birliği ve desteğine ihtiyaç duyması ise "ironik" bir durum olarak nitelendiriliyor. Yaşanan gelişmeler, Avrupa Birliği'nin rekabet gücünü artıracak bir reform süreci için, ortak bir vizyon ve kararlılık gerektiğini ortaya koyuyor.

Bütçe tartışması

2007-2013 bütçesiyle ilgili rakam, yaklaşık 874 milyar euro olarak belirlendi. Bunun içinden ortak tarım politikası için ayrılan pay ise yaklaşık 377 milyar euro'ya, yani bütçenin yüzde 43'üne ulaşıyor. 2003 verilerine göre, bu miktardan en çok pay alan ülkelerin başını Fransa çekiyor. Bölgesel yardımlara ayrılan miktar ise 306 milyar euro. Bütçeye en fazla katkı yapan ülkeler Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsveç ve İtalya olurken, bütçeden en çok pay alanlar ise İspanya, Yunanistan, Portekiz ve İrlanda.
Üye ülkelerden İsveç, AB'nin ekonomik gelişmeyi sağlayacak bir bütçeye ihtiyacı olduğunu vurgularken, yeni bütçenin özellikle tarım politikası ve bölgesel politikalar açısından oldukça "eski moda" ve gelecek perspektifinden yoksun olduğunu savunuyor. İngiltere de İsveç gibi tüm bütçenin, özellikle tarıma ayrılan payın gözden geçirilmesinde ısrar ediyor. Fransa ise 2013'e kadar tarımın sübvanse edilmesini öngören anlaşmanın devam etmesini istiyor.

Atatürk'ün Ekonomi Politikası

Atatürk'ün Ekonomi Politikası

1922-1930 Dönemi

Türkiye’de 1922-1930 yılları arasında liberal ekonomi modelini uygulama düşüncesi mevcuttur. Bir yerde bu, ferdin cemiyete kazandırılması için gereklidir de. Ancak, savaştan yeni çıkmış, memleketin her tarafı harap olmuş, sermayesi kalmamış, alt yapısı vb. tamamlanmamış ve 1929’a kadar gümrüklerine tam olarak sahip olamamış olan Türkiye’de liberal politikayı uygulamak oldukça zordur.
Nitekim Atatürk 1 Mart 1922’de durumun muhasebesini yaparken “...Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendisini müdafaa edemeyen iktisadiyatımıza bir de iktisadi kapitülasyon zincirleri bağladı. Teşkilat ve ferdi kıymet nazarından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde bir de fazla olarak imtiyazlı mevkilerde bulunuyorlardı. Temettu vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı...” dedikten sonra bu şartlar altında hangi politikanın uygulanması gerektiğini belirtirken de “İktisadi politikamızın önemli gayelerinden biri de kamu çıkarlarını doğrudan doğruya ilgilendirecek iktisadi kurum ve girişimleri, mali ve teknik gücümüzün elvermesi oranında devletleştirmektir. Özellikle... maden hazinelerinin az zamanda işleterek milletimizin yararına açık tutabilmek de bu yöntemle mümkündür. Şimdiki halde yararlanılamıyan gelir kaynaklarından yararlanmış olmak... için kimi maddeleri tekelleştirmek gerekli şeylerdendir.” diyerek o tarihten itibaren milletin refahı, memleketin kalkındırılabilmesi için devletçi politika uygulanacağını herhangi bir tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. Buna rağmen Lozan Barışı öncesinde kendisin ekonomik meseleler sorulunca “Bugün için ticaretimiz hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorarsınız, tek bir cevap vereceğim; bugün için düşündüğüm tek şey, kapitülasyonlardır. Maddeten fiilen kanla kaldırılmış olan kapitülasyonların bir daha dirilmemek üzere yokluğa gömülmesini temin etmektir. Ticaretimiz ile sanayimizin ve her nevi ekonomimizin gelişmesi ve yükselmesi ancak bununla kaimdir. (ayakta durur).”

İzmir İktisat Kongresi

1923 İzmir İktisat Kongresi’nde Atatürk ne devletçi ne de özel sermayeye dayalı herhangi bir hazır reçete önermiyordu. Çözüme varmak için bir arayış içine girilmiş, dışarıdaki çeşitli deneyimler incelenip içerideki tartışma ve geliştirmeleri değerlendirerek sonuca gidilmek istenmişti. İzmir İktisat Kongresinde İktisat Vekili Mahmut Esat Bey; “... Yeni Türkiye iktisadiyatı mevcut iktisat sistemi ve siyasetlerinin hiçbirinin aynı olmaz. Memleketimizin iktisadi imara ve ihtiyacına, iktisat tarihimizin ruhiyatına muvafık başlı başına bir iktisat siyaseti takip eylemek mecburiyetindedir.Biz iktisat meslekleri tarihinde muvcut mekteplerden hiç birine mensup değiliz... Bizim de yeni Türkiye’nin yeni iktisat manaasına göre yeni bir iktisat mektebimiz vardır. Buna ben (Yeni Türkiye’nin İktisat Mektebi) diyorum. Yukarıda zikrettiğim mekteplerin hiç birine mensup olmamakla beraber, memleketimizin ihtiyacına göre bunlardan istifade etmeyi de ihmal etmeyeceğiz. ...İktisadi teşebbüs kısmen devlet ve kısmen teşebbüsi şahsı tarafından deruhte edilmelidir. Mesela büyük kredi müessesatı, sanayi teşebbüsatını, ilah devlet idare edecektir, çünkü memleketimizin iktisadi vaziyeti bunu istilzam ediyor” diyerek, takip edilecek metodu belirtmişti. Mahmut Esat Bey konuşmasında iktisadiyatımız için şunları tavsiye ediyordu:
1. Meslek Teşkilatı,
2. Kredi Müessesatı,
3. Makine Devri,
4. İktisat cidaline toplu çıkmak,
5. Kendi kendimize yetmek,
6. İthalat, ihracat arasında denge sağlamak.
Önerilenlere baktığımız zaman Milli iktisat politikamızın karma bir sistem olduğu izlenimi belirmektedir. İşbirliği ve kaynakların tam kullanımı belirtilenlere göre esastır.
Mahmut Esat Bey, esas gayenin kendi kendimize yeterli olabilmek olduğunu belirttikten sonra kalkınma yolunda yeterli elmanın bulunmadığını, teknolojik gelişmenin sağlanması için dış yardımın alınabileceğini ve bu alanda Chester grubuna mensup Mister Kennedy ile mühim bir mukavelenamenin tanzim edildiğini belirtir. Böylece genel menfaatlerin bir gereği olarak Türk yasalarına uymak ve Türk girişimcileri ile eşit şartlarda rekabet etmek şartıyla gelebilecek yabancı sermayeye kapılar açılmıştı. Bu çerçeve içinde Atatürk yabancı sermayeye karşı değildi. Nitekim; “Efendiler, iktisadiyat sahasında düşünürken ve konuşurken zannolunmasın ki, biz ecnebi sermayeye karşı bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz çok vasidir. ‚ok say ve sermaye ihtiyacımız vardır. Binaenaleyh kanunlarımıza riayetkar olmak şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye her zaman hazırız. Ve şayanı arzudur ki , ecnebi sermayesi bizim sayimize ve serveti sabitemize ınzımanı etsin. Bizim için ve onlar için faydalı neticeler versin, fakat eskisi gibi değil.” Memleketimizi az bir zamanda mamur etmek için milletimizin gayri kafi sermayesi karşısında haricin sermayesi vesaitinden ihtisasından istifade etmek hakiki menfaatimizin iktizasındandır. Hükümetimiz izaha lazım olmayan esasatın siyasetkârı kalacak olan her devlete ve millete karşı bu hususta emniyet ve samimiyetle ahz-ı mevki edecektir.” demişti.
İzmir İktisat Kongresi başkanı ve sanayi murahhası Kâzım Karabekir Paşa da, iktisat derken, üç önemli noktaya değinmektedir:
1- “İnsanlarımızı, hayvanlarımızı, istihsalatımızı hüsnü muhafaza etmeliyiz.
2- İstihsalatımızı çoğaltmak, şimendiferlerimizi, vapurlarımızı, bilhassa yollarımızı yaparak, taşraya sevketmek, harice satıp memlekete para sokmaktır.
3- Sarfiyat ve istihkakı azaltmak...”
Karabekir Paşa’nın da ifadeleri açıkça gösteriyor ki, halkın önde gelen ihtiyaçları arasında bulunan ulaşım, fabrika yapımı gibi genel menfaati ilgilendiren hususlarda devlet önder ve denetleyici oymalıdır. Ancak özel girişimciye de gerekli fırsat tanınmalı, devlet caydırıcı rol oynamamalıdır.
İzmir İktisat Kongresinde önemle üzerinde durulan konulandan biri de “toprak reformu” meselesidir. Atatürk bu alandaki görüşlerini açıklarken “Memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olan ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiç bir sebep ve suretle bölünmez bir mahiyet alması büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilcekleri arazi genişliği,arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus keseflerine ve toprak verim derecesine göre sınıflandarmak lazımdır...” “Küçük, büyük bütün çiftçilerin iş vasıtalarını artırmak, yenileştirmek ve korumak tedbirleri vakit geçirilmeden alınmalıdır. Herhalde en küçük bir çiftçi hayvan sahibi kılınmalıdır...” diyerek Cumhuriyetin ilk yıllarında nasıl bir sosyo-ekonomik politikanın izleneceğini ortaya koymuştur.
ULAŞIM MESELESİ (1924- 1937)
Milli mücadelenin kazanılmasından sonra sıra ekonomik zaferin kazanılmasına gelmişti. Devletin kalkınabilmesi, milletin refaha erişebilmesi, bağımsızlığın devamı, ekonomik zaferin kazanılmasına bağlıydı. Atatürk; “Bundan sonra da pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil iktisat ve ilim zaferleri ile olacaktır...” diyordu. Ve bunun temini için ulaşım meselesinin halledilmesi gerektiğini belirtiyordu. Atatürk; “Milletimiz fakir düşmüştür. Memleketimiz harap olmuştur. Bu fakirliğin ve harabenin esbab-ı muhtelifesi vardır. Bunların en mühimi iktisadi mesailde geriliğimizdir ve bu geriliği tevlid eden yegane sebep de yolsuzluktur.. “..Türkiye’nin iktisat hayatının yüksek inkişafları ancak demiryollarıyla olacaktır. Milletin saadeti istiklali bu yollardan geçecektir. “Burada mühim olan nokta, Türk milletinin bu hakikati bütün müşkillerine rağmen takdir etmesi ve ona sahip olması keyfiyetidir...”
İzmir İktisat Kongresinde; “Memleketimizi demiryollarıyla ve üzerinde otomobiller çalışır şoselerle bir ağ haline getirmek zorundayız. Çünkü Batının ve dünyanın taşıt araçları bunlar oldukça, bunlara karşı merkepler ve kağnılarla ve tabi yol geçitleri üzerinde yarışmaya kalkışmanın imkânı yoktur.” demişti. Bu iş için yola çıkacak olan Chester projesinin başarısız kalmasından sonra Atatürk, daha fazla beklemeden, mali zorluklara rağmen demiryolu döşen-me-sine başlanmasını istemiş ve başlatmıştı. Demiryolu 1924-1931 dönemi iktisat politikasının başlıca özelliği olmuştur. Türkiye’de 1924’de imparatorluktan kalma 4086 km. uzunluğunda demiryolu vardı. Yolun 2352 km.si yabancı, 1734 km.si devlet tarafından işletiliyordu. 1924-1931 tarihinde 1630 km.lik yeni demiryolu yapılmış ve şebekenin uzunluğu 1931’de 5716 km.ye çıkmıştır. Ayrıca 1928’de Anadolu Bağdat hattı sahibi olan şirketten satın alınmıştır. 1937’de bütünü ile devlet malı olan 6737 km.lik bir demiryolu ağı oluşturulmuştur.
Parlemento Karayolları ve köprülerin de yapımı için özel yasalar çıkarmıştı. Öncelikle Ankara ve çevresindeki yollar olmak üzere tüm yurtta karayolu ağı örülecekti. 1923’te 14 bin km. taş ve 14.450 km. toprak yola karşılık, 1941’de bu rakamlar 18.378 taş ve 23.112 km. toprak yola ulaşmıştır. Böylece çiftçinin pazara ulaşması kolaylaşmış, uzak köşelere bile hizmet götürebilmiştir.
Hükümet denizciliğin geliştirilmesi için de önemli adımlar atmıştı. 19 Nisan 1926 tarihli yasayla deniz taşımacılığı (kabotaj) Türk gemilerine ayrılınca, ticaret filosunun güçlendirilmesi mecburiyet haline geldi. Gerek devlete ait gemi işletmeleri ve gerekse özel armatörlerin filoları için dışardan gemi satın alınarak güçlendirildi. 1923’te 34.902 olan tonaj 1931’de 101.924 tonilatoya yükseldi. Buna paralel olarak gemicilik sanayinin kurulmasına ve tersanelerin modernleştirilmesine çalışıldı. 1937’de denizcilik hizmeti yeni baştan düzenlenerek Denizbank’a bağlandı.
Ulaşım politikasının az çok halledilmesiyle pazarlar arası bağlantı kurulabildi. Böylece vatandaşların topluma katılabilmesi ve ekonominin geliştirilmesinde önemli bir adım atılmıştı.

Tarımın Teşvik Edilmesi

Milli mücadeleden sonra tarım konusu üzerinde önemle durulmuştur. 1927 nüfus sayımına göre çalışan nüfusun y 78.2’sinin çiftçilikle uğraşması ve G.S.M.H.’ların %44’ünün sağlanması sebebiyle tarım önemli üretim kolunu oluşturuyordu. Bu sebeple İzmir İktisat Kongresinde çiftçi grubunun ekonomik problemlerine büyük önem verilmiş ve bu konuda bazı esaslar tesbit edilmişti. Çiftçinin eğitilmesine büyük önem verilmiştir. 1924 silah altına alma yasası ile ordunun askere alınan köylülere, askerlik hizmetleri sırasında tarım makinaları ve yeni yöntemleri öğretmeleri öngörülüyordu. 3 Mart 1924’te tarım yöntem ve makinaları konusunda daha iyi bir eğitim sağlamak için Tarım Bakanlığı yeniden düzenlendi. Ziraat Bankası tarımın gelişmesinde önemli rol oynadı. Sayıları önemli ölçüde arttırıldı. 1 Kasım 1926 da Atatürk, herşeye rağmen memleketimizin tarım alanındaki gelişmesini sağlayacak bilimsel ve teknik yetkiye sahip uzmanlarımız azdır dedikten sonra, “tarım kuruluşlarımızı, ziraat okullarımızı zirai çalışmalarımızı, teknik esaslara uygun olarak düzenleyecek tedbirleri, gerçek uzmanların yardımıyla almakla, kararsızlığa yer olmadığı kanaatindeyim.” demişti. Bunun üzerine Tarım Bakanlığı köylüleri araç gereç kullanımı ve yeni tarım yöntemleri konusunda eğitmek için uzmanlar ve vilayet tarım istasyonlarından yararlanarak 1927 yasasıyla hazırlanan programı genişletti. Bakanlık ayrıca fındık, limon, çay, sebze, patates, v.s. gibi ürünlerin yetiştirilmesi için Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuştu.
Çiftçinin durumunun düzeltilmesi için devlet gelirlerinde düşme görüleceğinin bilinmesine rağmen 17 Şubat 1925’te “ Aşar kaldırılmış, yerine binde 6’lık bir vergi konmuş. Ancak 1929 iktisadi buhranın başlaması ile 1931’de İktisadi Buhran Vergisi, 1932’de de Muvazene Vergisi konulmuştur.
Bu arada hayvancılık teşvik edilmişti. Anadolunun kalkın-masında önemli rolü olan hayvancılık için Ankara ve diğer illerde 1927 yasası ile veterinerlik okulları açıldı.
Tarım alanında yapılan her türlü iyileştirme seviyesi getirilememiştir. Çalışan nüfusun %32’sini oluşturan çiftçi ailelerin yıllık geliri 129 liradır. Aynı yıl sanayici ailenin yıllık gelirinin 1000 lira civarında olduğunu gözönüne alınrsa, çiftçinin durumunu daha iyi anlayabiliriz. 1927 senesinde havaların kurak gitmesi gelirin düşmesinde önemli etken olmuştur. 1 Kasım 1929’da Atatürk, sulamanın yapılabilmesi için su işleri idaresinin kuruluşundan bahsedecektir. Ancak bu kez 1929 sanayi buhranı çiftçiyi zor duruma düşürecekti. Çiftçi ailesi 1929’da 1 metre yünlü kumaşı 55 kg buğday alabilirken, 1931’de 160 kg. buğday ödemek zorunda kaldı. Çünkü buğday fiyatları 8 kuruşa düşmüştü.
Sanayi Alanında Gelişmeler
İmparatorluğun son döneminde modern sanayi hemen hemen yok gibidir. Bunun için sanayi ürünlerinin çoğunu dışardan temin etmek gerekiyordu. Gerçi 1927’de 65 binden fazla sanayi işyeri belirlenmişti. Ancak bu sanayi işyerlerinin y 73’ü 3 kişi ile çalışan müesseselerdir. 5 ve daha fazla işçi çalıştıran işkolu ancak y 3,2 kadardı. İşyerleri genellikle motorlu olmayan ve makine kullanmayan, çoğunluğu tamircilikle uğraşan yapıya sahiptir. Büyük çapta üretim yapan iş kolları ise devlete, askeriyeye veya yabancılara aittir.
Osmanlı dönemindeki yabancı sermayenin etkisi ve uzun süreli savaşlardan dolayı Türk girişimciler yetersiz, kararsız, ürkek ve sermayesizdi. Bu durumda hükümet ilk iş olarak yabancı girişimlerini satın almaya başladı. Fabrika kurmak isteyen Türk müteşebbislere sermaye temin etmek için Ağustos 1924’te İş Bankası kuruldu. Böylece devlet desteğindeki İş Bankası sanayileşme hareketinin öncüsü oldu. Banka küçük girişimcilere esas gücünü ağır sanayii için gerekli olan Zonguldak Kömür İşletmesine yöneltti.
19 Nisan 1925’te çıkarılan yasa ile Türk Sanayii ve Yardım Bankası kuruldu. Banka sanayici ve maden sektöründe çalışanlara kredi vermek amacıyla hizmete açılmıştı. Devlet Fenerhane Yünlü Dokuma, Bakırköy Dokuma, Beykoz Deri ve Kundura, Hereke İplik ve Yünlü Dokuma sanayiinin yönetimini bankaya bırakmıştı. Bankanın sermayesi devletin kendisine devrettiği işlemlerin payıyla, bu işlemlerin döner sermayesinden oluşacak ve her yıl bütçeye konacak sanayii besleme ödeneği ile beslenecekti. 1932’de sermayesi 8,97 milyon TL. idi. Ancak, banka pek başarılı olamamış, hiçbir devlet fabrikasını şirkete devredememişti. Zaten bir süre sonra da Sümerbank’a geçmişti.
Lozan antlaşması 1924’te yürürlükte bulunan gümrük resimlerini beş yıl süreyle dondurduğundan sanayinin desteklenmesindeki önemli araç olan gümrük korumacılığı 1929’a kadar uygulanmıştı. 6 Mayıs 1925’te kurulan Şeker Fabrikası bu alanda bazı ayrıcalıklara sahipti. Bu ayrıcalıkların bazıları şunlardı; Fabrika için pancar üreten üretici 10 yıl süre ile arazi vergisi vermeyecek, fabrika personeli 10 yıl süre ile kazanç vergisinden muaf tutulacak, fabrika arsası 5 hektarı aşmamak kaydı ile devlet tarafından temin edilebilecekti.
1920’li yılların en önemli sanayi gelişimlerinden biri de 28 Mayıs 1927’de çıkartılar Teşvik-i Sanayi kanunudur. Kanunla kuruluşlara üretimleri değerinin %10’u kadar pirim verebilecek, ihraç mallarından %10 daha fazla üretim yapsalar tercih edileceklerdi. Bu desteklere 1929’dan sonra gümrük koruması da katılmıştı.
Sanayinin teşvik gördüğü bu devrede, dünya ekonomik bunalımı (1929-1932) yılları sanayileşme hareketini yavaşlatmıştı. Bir tarım ülkesi olan Türkiye, bunalımdan az zarar görmüş olmakla beraber dışa sattığı hammadde fiyatlarındaki düşme, üreticinin korunmasını gerekli kılmış ve devlet sanayide olduğu kadar tarım alanında da koruyucu tedbirler almak zorunda kalmıştı. Kısaca, bu olaydan sonra devlet ekonomideki rolünü biraz daha attırmak zorunda kalmıştı.
Dış Ticaret ve Para Politikası
Türkiye Lozan Barışından sonra haricin sermayesine karşı olmadığını açıkça ifade etmişti. Ancak hükümet Avrupa’nın sanayileşmiş devletlerinin yapacağı yardımın tek yanlı ve pek kuşkulu nitelikte bir yardım olacağından korkuyordu. Korkunun nedeni o güne kadar batı sermayesinin Türkiye’deki faaliyetlerinin yanlışlığıydı. Bunun yanı sıra Osmanlı borçları konusunda alacaklıların davranışları da önemliydi. Nihayet borçlar meselesi 23 Haziran 1928’de halledilmiş ve ödenmesine başlanmıştı. Toplam ana borç 107.5 milyon TL. olarak belirlenmişti. Alacaklıların başında Fransa, İngiltere ve Hollanda geliyordu. 1923-1930 döneminde Batı ile istenilen ticari ilişkinin kurulamayışındaki bir başka önemli sebep, bu devletlerle olan siyasi münasebetten kaynaklanıyordu. Bu sebeple Sovyetlerin ticaret tekeli sisteminin benimsenmesini isteyenler bile vardı. Ama fikir rededilmişti. Ancak ticari ilişki sürdürülerek makinalaşma konusunda Sovyetlerden faydalanılmıştı. Demiryolu yapımı konusunda ise Almanya’nın gözetimi temin edilmişti.
Yabancı sermaye Anadolu’ya gelmekten kuşkuluydu. Bir avuç başarılı olmuş askeri liderin ekonomik reform alanında pek etkili olamayacağını sanıyordu. Buna rağmen yabancı tahvil sahipleri ve azınlık gruplarına mensup iş adamlarına yaptığı destekle Türk ekonomisindeki yerini almıştı. Yani 1923-1930 yılları arasında Türk sanayinin kurulmasında yabancı sermayenin rolü küçümsenmeyecek kadar fazlaydı. Bu sebeple ithalat ihracat dengesi bir türlü kurulamamıştı.
Mali politikada denk bütçe ve düzgün ödeme ilkelerini benimsemiş olan hükümet para politikasına da sağlam para politikasını benimsemişlerdir. Atatürk’ün; “Maliyemiz Milli paranın istikrarını muhafaza prensiplerini tam bir sadakat ve muvaffakiyetle takip ve tatbik etmektedir” yolundaki sözleri bunun açık ifadesidir. Bununla beraber özellikle ithalat ihracat arasındaki dengesizlikten dolayı fiyatlarda %3.1’lik bir artış görülmektedir. Artışı sterlin ve altında gösterirsek 1923’te sterlin 729 kuruş, 1929’da 1009 kuruş, 1923’te 874 kuruş artış %23.6 şeklindedir.

Saturday, December 24, 2005

AÇIK EKONOMİLERDE MAKRO EKONOMİK DENGE

GİRİŞ
Ekonominin dışa, uluslararası ticaret ve ödeme akımlarına açık olması beraberinde, dışa kapalı bir ekonomiye göre farklı sorunları getirmektedir. Açık bir ekonomide makro ekonomik politikalar uygulanmasıyla açık ekonominin neden olduğu sorunları çözerek iç denge ile dış dengenin kurulmasını sağlamak amaçlanmaktadır. İç denge, yeterince düşük enflasyon ve işsizlik oranları içinde ekonominin düzenli biçimde büyümesi olarak tanımlanabilir. Dış denge ise dış ödemeler bilançosunda bir açık veya fazlanın önlenmesini ya da dışarıdan sağlanan gelirin dışarıya yapılan ödemelere eşitlenmesini ifade etmektedir.
Ekonomilerin açık bir ekonomide hem iç hem de dış dengelerinin sağlanması pratikte oldukça zordur. Bu nedenle ekonomi politikalarının etkinleştirilmesi gerekmektedir. Bu konuya bazı modeller kurulması yoluyla çözüm getirilmeye çalışılmaktadır. Dışa açık bir ekonomide sermaye hareketlerini ele alarak yapılan Mundell Fleming modeli bunlar arasında sayılabilir.
Hazırlanan çalışma dört bölüm üzerine inşa edilmiştir. Birinci bölümde açık ekonomi kavramı incelenmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde açık bir ekonomide mal ve para piyasalarında dengenin sağlanmasıyla oluşan iç denge ile dış ticaret bilançosu ve sermaye bilançosunun denkleşmesi ile oluşan dış dengenin eşanlı olarak kurulmasını ifade eden genel konomik dengenin oluşumu açıklanmıştır. Üçüncü bölümde, açık ekonomilerde dengenin sağlanması için gerekli olan politikalara sermaye akımlarının etkileri incelenmiş ve açık ekonomilerde para ve maliye politikalarının etkinliği ile ilgili modellere yer verilmiştir. Dördüncü ve son bölümde ise, küreselleşen dünyada ülkelerin uyguladıkları politikaların birbirini etkilemesinden yola çıkan uluslararası politika koordinasyonu anlatılmaktadır.
1. AÇIK EKONOMİ KAVRAMI
Yüksek gümrük tarifeleri, kota uygulamamaları ve döviz kontrolleri kapalı bir ekonominin göstergeleridir. Yerli kamu ve özel üreticilerin ürünleri çoğunlukla istihdam kaygısıyla uzun yıllar koruma altına alınır. İthalatı, dolayısıyla ihracatı ve iç talebi kısıtlayıcı bu önlemler ekonomilerin büyümesini engellemektedir. Ülke ekonomisini dışa açmak iç üretimi dış dünya ile rekabet etmesini sağlamaktadır ve etkinliği artırmaktadır. Bu ülkeler daha hızlı büyür (ihracata yönelik büyüme, örneğin G. Kore). Bu ticaret serbestleşmesi aşamasıdır. Arkasından finansal liberalizasyon aşaması gelmektedir. Pratikte bir ekonomi niye finansal olarak dışa açılmaktadır? Politikacıların beklediği sermaye girişlerinin geçici olarak ödemeler dengesi problemlerini giderecek olmasıdır. Ancak, orta ve uzun vadede bu girişler yada akışlar problemin çözümü değildir. Açık ekonomi kavramlarını incelemek için bazı kategoriler tanımlanmaktadır. Bunlar, harcamaları değiştiren (azaltan) politikalar, ekonomik faaliyeti doğrudan etkileyen mali ve parasal politikalardır. Bu politikalar aynı zamanda istikrar politikası araçları olmakla birlikte, tüketimi uzun süre kısmak mümkün değildir.
Harcamaları değiştiren politikalar; Ticaret ve döviz kuru politikaları gibi üretimin, harcamanın ve döviz akışlarının bileşimini değiştiren politikalardır. Her ikisinde de amaç cari dengeyi eksiden artıya geçirmektir.
Finansal politikalar; Sermaye akımları, borç yönetimi ve bir ülkenin net dış varlıkları ile ilgili politikalardır.
Ödemeler dengesi denkliğinden çıkan sonuç, cari dengenin üç yüzünün olduğudur. Bunlar:
1. Bir ülkenin gelirinin harcamalarına (tasarrufun yatırımına) olan fazlası (eksiği),
2. Bir ülkenin (mal ve hizmet) ihracatının ithalatına olan fazları (eksiği),
3. Bir ülkenin net dış varlıklarındaki değişme.
Eğer, gelir gideri aşıyorsa net döviz girişi vardır, bu durumda cari denge fazla vermektedir. Tersi durumunda döviz çıkışı yaşanacak cari denge eksiye geçecektir. Cari denge fazlası olması durumunda ya yurt içi döviz rezervleri artar, ya dışarıya borç verilir ya da dışarıya yatırım yapılır. Eğer cari denge ekside ise, ya rezervler azalacaktır, ya da yurt dışı kaynaklardan bu açık finanse edilecektir. 1990’ların sonunda gelişen ülkelerdeki açığı finanse eden yabancı para, daha çok sıcak par olarak bilinen, kısa vadeli spekülatif sermayedir.
Herhangi bir ekonomi biri ticaret, diğeri finansman olmak üzere iki büyük kanal aracılığıyla dünya ekonomisine bağlıdır. Ticari bağlantı, bir ülke üretiminin bir bölümünün yabancı ülkelere ihraç edilmesiyle ve yabancı ülkelerde üretilen yabancı malların o ülkede tüketilmesi ve yatırılmasıyla yada ithal edilmesiyle oluşur. Finansman alanında da hane halkları bankalar ve işletmelerden oluşan ülke bireyleri kendi ülkelerinin hazine bonoları yada işletme tahvillerini tutabilecekleri gibi yabancı ülkelerin aktiflerine de sahip olarak ikinci bağlantıyı gerçekleştirebilmektedir.
Bir ekonomide iç denge tam istihdam koşulunda toplam arz ve talep dengesinin sağlanması anlamına gelir. Bu koşulun sağ¬lanamaması enflasyonist veya deflasyonist açıkların oluşarak den¬genin bozulmasını sonuçlandırır. Dış denge ise cari hesap den¬gesinin net sermaye ihracına eşit olması anlamında kullanılır. Bir ekonomiye ait iki ana amacın böylece tanımlanması, amaçlara erişmek için araçların seçimi, amaçlar ve araçların birbiri ile çe¬lişip çelişmediği, araçların amaçları gerçekleştirmedeki başarısı¬nın, yani etkinliklerinin hangi koşullarda artacağı tartışmalarına yön vermiştir. Tinbergen’in amaç sayısına göre araç önerisi ile yola çıkan iktisatçılar, dış dengenin kur değişmeleri ile sağ¬lanmasının, gelir değişmeleri yaratan para, maliye ve ticaret po¬litikası gibi araçların sadece iç dengeyi sağlamaya tahsis edilme¬sine olanak vereceğini iddia etmektedirler. Böylece iç politika araç¬larının dış denge kaygılarından soyutlanmasının, bunların iç den¬geyi sağlamadaki etkinliklerini arttıracağı görüşü savunulmak¬tır.
Kapalı ekonomide nominal para stoku, para otoritelerinin kontrolü altındadır. Açık ekonomilerde eğer döviz kurları sabitse, para stokunun kontrolü zorlaşmaktadır. Uluslararası rezerv hareketleri, para otoritelerinin para stokunu bağımsız biçimde kontrol güçlerini ortadan kaldırmaktadır. Para stokunun yurtiçi bölümünün kontrolü, doğrudan doğruya ödemeler dengesini ve rezerv hareketlerini etkilemektedir. Açık ekonomide döviz kurları sabitse para stokundaki artış ödemeler dengesinde açık yoluyla rezervleri eritecek ve arz fazlası ortadan kalkacaktır. Tersi durumda ödemeler dengesi fazlalığı nedeni ile rezerv birikimi yolu ile para stokundaki arz eksikliği veya talep fazlası ortadan kalkacaktır.
2. AÇIK BİR EKONOMİDE MAKRO EKONOMİK DENGELER
2. AÇIK BİR EKONOMİDE MAKRO EKONOMİK DENGELER
2.1. İç Ekonomik Denge
2.1.1. Mal Piyasasında Denge (IS Eğrisi)
2.1.2. Para Piyasasında Denge ( LM Eğrisi)
2.1.3. Mal ve Para Piyasalarında Birlikte Denge
2.2.Dış Ekonomik Denge
2.2.1. Dış Ticaret Dengesi
2.2.2. Sermaye Bilançosu
2.2.3. Dış Dengenin Sağlanması (ÖB Doğrusu)
2.3. İç ve Dış Dengenin Birlikte Sağlanması

2.1. İç Ekonomik Denge
İç denge konusunda ekonomistlerin genel eğilimi fiyatlar genel seviyesinde makul bir artışın yaratılarak, istihdamı ve üretimi bu yolla teşvik etmek yönündedir. Bir ülkede iç istikrarın sağlanabilmesi o ülkede fiyatlar genel seviyesinin istikrarlı bir seyir takip etmesine ve üretim kapasitesinin tam olarak kullanılmasına diğer bir ifadeyle tam istihdam düzeyine bağlıdır.
İç ekonomik dengenin sağlanmasının koşulu mal ve para piyasalarında dengenin eşanlı olarak gerçekleşmesidir. Bunun için burada denge reel gelir seviyesinin faiz haddi ile birlikte nasıl teşekkül edeceği Hicks ve Hansen tarafından geliştirilen IS ve LM eğrileri yardımıyla gösterilmektedir.
İktisatçıların tahminlerini dayandırdıkları ve en çok kullanılan modellerden birisi olan 1937 yılında Sir John Hicks tarafından geliştirilmiş IS-LM modelidir. Bu model ekonomide gerçekleştirilen toplam üretimin (gelirin) ve faiz oranının nasıl belirlendiğini, fiyatlar genel düzeyinin sabit kaldığı varsayımı altında incelemektedir.
2.1.1. Mal Piyasasında Denge (IS Eğrisi)
IS kısaltması şeklindeki ifade bu eğri üzerindeki her noktada yatırım (I) ve tasarruf (S) eşitliği varolduğu için kullanılmaktadır. IS eğrisi mal hizmet piyasasında Yatırım-Tasarruf eşitliğinin sağlandığı faiz oranları ve denge gelir seviyelerini birleştiren noktaların geometrik yeridir.
Mal piyasasında denge, toplam mal ve hizmetler üretiminin (ulusal hasıla) planlanan harcamalar toplamına (toplam talep) eşitlenmesiyle sağlanır. Bu koşul ise harcama akımından ayrılan toplam sızıntıların, harcamalara yapılan toplam katılımlara eşitlenmesini gerektirir. Eğer kamu kesimi(hükümet harcamaları ve vergileri) analiz dışı bırakılırsa, sızıntılar tasarruflarla (S) ithalattan (M) oluşur. Tasarruf ve ithalat mili gelirin pozitif birer fonksiyonudur. Katılımlar ise yatırım harcamaları (I) ile ihracatı (X) kapsar. Yatırımlar ülkedeki faiz oranın (i) azalan bir fonksiyonu (uyarılmış yatırımlar), ihracat da karşı ülkelerin milli gelirinin artan bir fonksiyonudur. Dolayısıyla her ikisi de ele aldığımız ülkenin milli gelirinden bağımsız durumdadır. Buna göre milli gelir denge koşulu:
S(Y) + M(Y) = I(i) + X olacaktır.
S(Y) tasarruf fonksiyonu, M(Y) ithalat fonksiyonu ve I(i) yatırım fonksiyonudur. Birincisi tasarrufun milli gelire, ikincisi ithalatın milli gelire, üçüncüsü de yatırımların faiz oranına bağlılığını ifade eder. Toplam sızıntıların toplam katılımlara eşitlenmesiyle, toplam harcamalarda toplam üretim düzeyine ulaşmış, yani milli gelir dengesi sağlanmış olacaktır.

Grafikte ilk durumda faiz oranı i0’ iken yatırım harcamalarının I0 ve ihracat hacminin X0 olduğunu kabul edelim. Bu faktörler milli gelirden bağımsız oldukları için yatay eksene çizilen paralel doğrularla temsil edilirler. İkisinin dikey toplamından oluşan I0(i0 ) + X0 doğrusu, toplam katılımları gösterir. Gerek tasarruflar gerekse ithalat milli gelirin artan fonksiyonları olduklarından bunların toplamından oluşan S(Y) + M(Y) toplam sızıntı doğrusuda pozitif eğimli olacaktır. Milli gelir veya mal piyasası dengesi bu iki doğrunun kesiştiği E0 noktasına rastlayan Y0 milli gelir düzeyinde gerçekleşir. Alttaki grafik üstteki grafiğin izdüşümüdür. Aradaki fark dikey eksenin faiz oranlarını göstermesidir. İlk durumdaki İ0 faiz oranı bu grafik üzerinde gösterilirse, buna karşılık gelen gelir Y0 olmaktadır. Böylece mal piyasasında denge sağlayan bir faiz oranı ve gelir düzeyi bileşimi elde edilir. Bu bileşimi temsil eden nokta E0’dır. İkinci olarak faiz oranının i1 biçiminde daha düşük bir düzeye indiğini varsayalım. Faiz oranının düşmesi, yatırım hacmindeki genişlemeden sonra toplam katılım doğrusu I1(i1)+X0 gibi daha yüksek bir düzeye çıksın. Milli gelir yeni denge noktası E1 olacak, yeni denge gelir düzeyi Y1’e yükselecektir. Mal piyasasında dengeyi sağlayan i1 faiz oranı ve Y1 gelir düzeyi alt grafikte E1 noktası ile gösterilmiştir. Üçüncü durumda faiz oranının i2 gibi bir düzeye çıktığını varsayarsak mal piyasasında yeni denge noktası E2 olacaktır. Bu da alt grafikte i2 ve Y2 bileşimlerini gösterir. Kısaca E0 , E1 , E2 gibi noktalar alttaki grafikte mal piyasasında dengeyi temsil ederler. Bütün bu noktaların birleştirilmesinden IS eğrisi elde edilir. Bu eğri üzerindeki her nokta mal piyasasında dengeyi sağlayan faiz oranı ve milli gelir düzeyi bileşimlerini gösterir.

Şekil:1 IS Eğrisinin Elde Edilişi

Image Hosted by ImageShack.us
IS eğrisi negatif eğimli bir doğrudur. Bunun nedeni, faiz oranlarındaki düşüşlerin yatırım harcamalarını arttırması dolayısıyla toplam harcamaları ve denge milli gelir düzeyini genişletici etkide bulunmasıdır. Faizlerdeki yükselme durumunda ise bu etkilerin tersi olmaktadır. Yine IS eğrisinin diklik derecesi yatırım harcamalarının faiz oranına ne ölçüde tepkide bulunduğuna ve doğal olarak çoğaltan katsayısına bağlıdır.
Burada IS eğrisi yurt içi fiyat düzeyinin ve döviz kurunun sabit olması varsayımları altında çizilmiştir. Örneğin fiyat düzeyinde bir değişme, ulusal malların fiyatlarını yabancı mallara oranla değiştirecektir.
2.1.2. Para Piyasasında Denge ( LM Eğrisi)
LM eğrisi ifadesi, bu eğri üzerindeki her noktada Md (para talebi) ve Ms (para arzı) eşitliği var olduğu için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle LM eğrisi bir ekonominin parasal yönünün teşkil eden, para piyasasında para arzı para talebi eşitliğinin sağlandığı faiz oranları ve denge gelir seviyelerini birleştiren noktaların geometrik yeridir. LM eğrisinin özellikleri kısaca şöyledir:
1. Eğri üzerindeki her noktada Ms ve Md eşittir.
2. Eğri üzerindeki her noktada koordinatlar gelir ve faiz(Y,i)'dir.
3. Faiz oranı ile gelir seviyesi doğru orantılıdır.

Grafiğin ilk bölümünde dışsal bir değişken olarak kabul edilen reel para arzı ile belli bir milli gelir düzeyine bağlı olarak belirlenen reel para talebi eğrileri ve bu eğriler tarafından belirlenen faiz oranı gösterilmiştir.
Grafikte reel para talebi negatif eğimli bir doğrudur. Bu gelir Y0 düzeyinde sabit iken reel para talebinin faiz oranı arttıkça düştüğünü, faiz oranı azaldıkça yükseldiğini ifade eder.
Para talebi, milli gelir düzeyi artınca artacağından para talep eğrisi yukarıya L1(Y1)’e kayar. Grafiğin ikinci kısmında ise;her yeni milli gelir seviyesi ile bu seviyede oluşan para talebinin egzojen para arzı ile meydana getirdiği faiz oranını birlikte gösterilirse LM doğrusu elde edilir. LM doğrusu üzerindeki her noktada para piyasası dengededir. DU423


Şekil: 2 LM Eğrisinin Elde Edilişi
Image Hosted by ImageShack.us
2.1.3. Mal ve Para Piyasalarında Birlikte Denge
Şekil: 3 İç Denge: Mal ve Para Piyasasında Denge Sağlanması
Image Hosted by ImageShack.us
Bir ekonomide iç dengenin sağlanması, mal ve para piyasalarının birlikte dengeye gelmesiyle sağlanır. Başka bir ifadeyle iç denge, mal piyasasında dengeyi ifade eden IS eğrisi ile para piyasasında dengeyi ifade eden LM eğrisinin kesiştiği noktada gerçekleşir. Grafikte iç dengenin sağlandığı nokta IS ve LM eğrilerinin kesiştiği E noktasıdır. Kısaca açık bir ekonomide iç denge IS ve LM eğrilerinin kesiştiği noktanın belirlediği faiz oranı ve gelir düzeyinde gerçekleşir.
2.2.Dış Ekonomik Denge
İç dengeye ulaşmak gerçekten önemli bir ulusal hedef olmasına rağmen, bir ülke sonuçta ödemeler bilançosunda dengesizliklerle de yüz yüzedir. Özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda dünyadaki hemen her ülke ödemeler dengesi krizlerinden etkilendi. Bu sebeple dış denge de iç denge kadar önem taşımaktadır.
Herhangi bir ülke dış ödemelerinde açık verdiği zaman rezervleri de düşük düzeylere iner ve ekonomi politikasının şekillendireceği zaman önceliği dış dengeye verir. Ülkelerin iç ve dış denge dışında amaçları da bulunmaktadır. Ancak burada özellikle iç ve dış dengenin sağlanması amacı üzerinde durulacaktır.
Dış denge belirleyici olan ödemeler bilançosu dengesidir. Dış dengenin sağlanmasının koşulu ödemeler dengesinin bir açık veya fazlanın olmamasıdır. Bunun anlamı ülkenin dış dünya gelirlerinin dış dünya giderlerine eşitlenmesidir.
Ödemeler dengesi; belli bir dönemde bir ülkede oturanlarla başka ülkelerde oturanlar arasında yapılan tüm iktisadi işlemleri sistematik bir biçimde gösteren istatistik tablosuna o ülkenin dış ödemeler dengesi (Balance of Payments, BP) denmektedir. Ödemeler bilançosunun ana hesap grupları cari işlemler hesabı, sermaye hesabı ve resmi rezervler hesabıdır. Analizde cari işlemler hesabının alt grupları olan hizmetler ve tek yanlı transferler kullanılmazsa cari işlemler dengesi dış ticaret dengesinden oluşacaktır. Bu durumda ödemeler bilançosu dengesi sağlamanın koşulunu şu şekilde belirtebiliriz.
ÖB (BP)= Cari İşlemler Bilançosu + Sermaye Bilançosu = 0
Bu denklikte bulunan hesap gruplarını inceleyelim.
2.2.1. Dış Ticaret Dengesi
Genel olarak dış ticaret dengesi mal ihracatı ile mal ithalatı arasındaki eşitliktir. Bir ülkede ihracat ithalata eşitse, dış ticaret dengededir. İhracat ithalattan fazla ise (X>M) dış ticaret fazla, aksine ithalat, ihracattan büyük ise (M>X) dış ticaret açık veriyor demektir.
İhracatı Belirleyen Etmenler: Bir ülkenin ihracatını iki anahtar değişken belirler. Birinci olarak, ülkenin ihracatı diğer ülkelerin ithalatı olmasından dolayı onların milli gelirinden etkilenir. İkinci olarak da reel kurdan etkilenir ve ihracat ve reel kur arasındaki ilişki pozitif yönlüdür. Reel kurdaki bir yükselme ihracatı arttırıcı bir etki yapmaktadır. Bu durumda dış fiyatlar iç fiyatlardan daha hızlı artmakta olduğu için, ülkenin rekabetçi gücü de yükselmektedir. Reel kurdaki bir düşme de ihracatı azaltıcı etkide bulunmaktadır.
İthalatı Belirleyen Etmenler: Ülkenin milli geliri ile reel döviz kurudur. İthalatla milli gelir arasında doğru yönlü, ithalatla reel kur arasında ise ters yönlü bir ilişki vardır. Reel kurdaki bir yükselme dış fiyatların iç fiyatlardan daha hızlı arttığını, dolayısıyla ithalatın ulusal para cinsinden pahalılaştığını ifade eder. Bu da ithalat hacmini düşürür. Bunun tersine, reel kurdaki bir düşme de ithalatı ucuzlattığı için yabancı mallara olan talebi arttırarak ithalatı yükseltmektedir.
2.2.2. Sermaye Bilançosu
Sermaye hesabında, ülkenin dış alemle gerçekleştirdiği varlık işlemleri yer alır. Bir başka deyişle, sermaye hesabında tahvil, hisse senedi, ev, arsa, gibi varlıkların alım satımı ile banka mevduat hesapları kaydedilir. Sermaye hesabını oluşturan sermaye girişi ile sermaye çıkışının toplamına, sermaye hesabı dengesi denir. Sermaye hesabı dengesinin pozitif olması, sermaye girişinin sermaye çıkışından daha büyük olduğu anlamına gelir ve bu durum kısaca sermaye hesabı fazlası veya net sermaye girişi olarak nitelendirilir. Aksine sermaye hesabı dengesinin negatif olması, sermaye çıkışının sermaye girişinden daha büyük olduğu anlamına gelir ve bu durum kısaca sermaye hesabı açığı veya net sermaye çıkışı olarak nitelendirilmektedir.
Açık bir ekonomide servetlerini ulusal varlıklar yanında yabancı varlıklar biçiminde de muhafaza etmek imkanına sahip olan kişilerin ve firmaların ulusal-yabancı faiz getiren varlıklar arasında yapacakları seçimin niteliği, hangi varlığın daha yüksek bir getiri sağladığına bağlıdır. Kişilerin ve firmaların yerli-yabancı tahviller arasında bir seçim yapma durumunda oldukları kabul edilirse, kişiler ve firmalar yerli-yabancı tahvillerin getirilerini karşılaştırmak suretiyle tercihlerini belirlerler.
Ödemeler bilançosunda sermaye hesabı öncelikle yurtdışı faiz oranlarına göre yurtiçi faiz oranlarına ve dolayısıyla yatırımların getiri oranlarına bağlıdır. Genel olarak, yurtiçi faiz oranları yurtdışı faiz oranlarından ne kadar yüksekse yurtiçi sermayenin ülkede kalması ve yabancı sermayenin yurtiçi ekonomiye yönelmesi o kadar fazla olacaktır. Diğer taraftan, yurtiçi faiz oranları yurtdışı faiz oranlarına göre ne kadar düşükse, yurtiçi sermaye yurtdışında daha fazla getiri sağlama eğiliminde olacak ve yabancı sermaye de ülkeye gelmeyecektir.
Kısacası, uluslararası sermaye akımlarını etkileyen temel faktör faiz oranları (risk faktörüne göre düzeltilmiş) arasındaki farklılıktır. Sermaye bilançosu iç ve dış faiz oranları farkına bağlı bulunmaktadır.
2.2.3. Dış Dengenin Sağlanması (ÖB Doğrusu)
Cari hesap fazlası ile sermaye hesabı açığı toplamını sıfır kılan (ödemeler dengesinin dengede olmasını sağlayan) hasıla- yurtiçi faiz haddi bileşimlerinin geometrik yerine tekabül eden pozitif eğimli eğriye, ödemeler dengesi eğrisi (Balance of Payments Curve,BP) denir. Ödemeler dengesi dengede iken döviz arzı döviz talebine eşit olduğundan, ödemeler dengesi eğrisinin döviz piyasasında dengeyi sağlayan faiz haddi- hasıla bileşimlerini yansıttığını söylemek ve buna bağlı olarak ödemeler dengesi eğrisini, döviz eğrisi (Foreign Exchange Curve, FE) olarak da nitelendirmek mümkündür.
ÖB doğrusu faiz oranıyla gelir düzeyi arasındaki ilişkiyi gösteren bir eğridir. ÖB doğrusu üzerinde dış ödemeler dengesi sağlanmıştır. Başka bir deyişle, ya cari ödemeler açığına tam tamına eşit olan bir sermaye hesabı fazlası ya da sermaye hesabı açığıyla tam tamına eşit olan bir cari hesap fazlası vardır. Kısaca ÖB doğrusu üzerinde cari hesap dengesiyle sermaye hesabı dengesi toplamı sıfıra eşittir.
Şekil: 4 Dış Denge Doğrusu
Image Hosted by ImageShack.us

Şekil 4’te, dikey eksen faiz oranlarını(i) yatay eksen ise milli geliri (Y) göstermektedir. Y0 milli gelir düzeyinde ve İ0 faiz oranının birleştirilmesi il sıfır ödemeler bilançosu dengesi veren sermaye bilançosu ve cari işlemler bilançosu denkleşmesi E noktasını oluşturmaktadır. Yine sıfır ödemeler bilançosu dengesi veren diğer faiz oranları ve gelir düzeylerini veren noktalar birleştirildiğinde ÖB doğrusu elde edilmektedir. ÖB doğrusu eksenler arasındaki alanı ikiye ayırmaktadır. Doğrunun altında ve sağında kalan alanda dış denge için gelir düzeyi çok yüksek veya faiz oranı çok düşük bulunmaktadır. Bu nedenle bu alan dış açıkları temsil etmektedir. Doğrunun üstünde ve solunda kalan alanda ise, dış denge için milli gelir çok düşük ve faiz oranları çok yüksektir. Bu bölgede dış ödeme fazlalarını gösterir.
Genel olarak ÖB doğrusunun eğimi sağa yukarıya doğrudur. Ancak özel bir durumda ÖB doğrusu yatay olabilir. Bu durum sermayenin akışkanlığının tam olduğu durumdur. Tam sermaye akışkanlığı yurtiçi faiz oranıyla dünya faiz oranı arasında herhangi bir fark meydana geldiğinde anında ve otomatik bir şekilde fonları harekete geçirecektir. Böylece yurtiçi faiz oranı, yurt içi yatırımların getiri oranını dünyada geçerli reel getiri oranına eşit kılacak düzeydedir. Kısaca, dış denge doğrusunun eğimi sermaye akımlarının faiz oranları farkına karşı duyarlılığına bağlıdır.
ÖB doğrusunun konumu, yurtdışı hasıla düzeyi veri iken, reel döviz kuruna bağlı olarak değişir. Yurtiçi ve yurtdışı fiyatlar veri iken reel döviz kuru nominal döviz kuruna bağlı olarak değiştiğinden, ÖB doğrusunun konumu iç ve dış fiyatlar ile yurtdışı hasıla düzeyi veri iken nominal döviz kuru tarafından belirlenir.
2.3. İç ve Dış Dengenin Birlikte Sağlanması
İç ve dış dengenin birlikte sağlanması ekonomide genel dengenin oluştuğunu ifade etmektedir. Bunun anlamı, ekonomide hem mal piyasalarında hem de para piyasalarında dengenin sağlanmış olduğu, aynı zamanda da ödemeler bilançosunda da dengenin sağlanmış olduğudur. Bu ise mal piyasası dengesini gösteren IS eğrisi, para piyasası dengesini gösteren LM eğrisi ve dış dengeyi gösteren ÖB doğrusunun üçünün kesiştiği noktada gerçekleşir. Şekil: 5’te bu nokta “E” noktasıdır. Bu noktanın temsil ettiği Y0 milli gelir düzeyi ile İ0 faiz oranı tüm piyasalarda dengeyi sağlayan bileşimi göstermektedir.

Şekil: 5 Genel Ekonomik Denge
Image Hosted by ImageShack.us

İKTİSAT, BİLGİSAYAR VE BİLGİSAYAR EĞİTİMİ

1) BİLGİSAYAR NEDİR?

Önceden hazırlanmış programlar uyarınca aritmetik ve mantık işlemleri yapabilen otomatik makine.
Bilgileri alan, belleğe yerleştirerek işleyen ve sonuçları veren bilgisayarların olanakları çok çeşitlidir; sözgelimi yönetim ve bilimsel hesap alanlarının yanı sıra, otomatik sistemlerin kumanda ve denetiminde de kullanılırlar. Temel özellikleri çok sayıda bilgiyi belleklerinde tutmaları ve çok hızlı hesap yapabilmeleridir.


2) BİLGİSAYARLARIN UYGULAMA ALANLARI

Bilgisayarların uygulama alanları çok geniştir ve gelişmeleri bilişime sıkı sıkıya bağlıdır. Bilgisayar, kuşkusuz, kullanım kuralları eksiksiz belirlenmiş her uygulamaya elverişlidir: sözgelimi teknik ve bilimsel sorunların çözümü; stokların yönetimi; muhasebe; vb... Telekomünikasyon sistemleri ile bilişim sistemlerini birleştiren tekniklerin ortaya çıkmasıyla, bilgisayarların uygulama alanı büyük ölçüde genişlemiş, uydu kullanımı birbirinden çok uzakta yer alan bilgisayarlar arasında yoğun bilgi alışverişini kolaylaştırmıştır.Bilgisayarların kullanıldığı belli başlı uygulama alanları şunlardır:
a) Bilgisayar, uzay çalışmalarında çok önemli rol oynar. Taşıyıcı füzelerin, uzay araçlarının, özelliklede uzay mekiğinin fırlatılmasında v izlenmesinde (yörüngenin düzeltilmesi ve denetlenmesi) kullanılır. Mars üstünde viking uzay araçlarının uyguladığı işlemleri kumanda etme ve denetleme, bilgisayarlarla gerçekleştirilmiş en önemli uygulamalardan birini oluşturur.
b) Askeri uçakların silah mekanizmalarında da bilgisayarlardan yararlanılır.
c) Bazı fabrikaların, sözgelimi elektrik santrallerinin ve nükleer reaktörlerin yönetiminde bilgisayarların, vazgeçilmez bir aygıt olduğu anlaşılmıştır.
d) Tıp alanında bilgisayar, teşhiste, ameliyat sırasında hastayı gözetim altında tutmada, kalp krizini saptamada ya da kötücül urları bulmada kullanılır.
e) Yabancı dilden çeviri yapmada ve bazı programlı eğitimlerde de bilgisayarlardan yararlanılabilir.
Bileşenlerinin minyatürleşmesi,dolayısıyla da maliyetin sürekli düşmesi, günümüzde bilgisayarı olağan bir tüketim eşyası haline getirmiştir: sözgelimi, programlanabilen cep hesap makineleri; programlanmış satranç oyunları; otomobilin gösterge tablosu bilgisayarı; aile bütçesini yapma ve yıl boyunca giderleri denetim altında tutma olanağı veren ev bilgisayarı vb...
3) İKTİSAT, BİLGİSAYAR VE BİLGİSAYAR EĞİTİMİ

İktisat (=ekonomi) kıt kaynakların birbirinin seçeneği veya karşıtı alan ihtiyaçlar arasındaki dağılımından en üst düzeyde yararlanma çabasına yönelik toplumsal olayların değişmez kurallarını araştıran bir bilim dalıdır. Bir başka yönden kişilerin değer yargısıyla ortaya çıkan kıtlık olgusuna karşı verilen savaştaki konumunu belirler.
Günümüzde ekonomik faaliyetlerin şekillendirilmesinde grafiklendirilmesinde ve sonuçlarının ortaya koymasında bilgisayarlardan oldukça fazla yararlanmaktayız. Biz biliyoruz ki; bilgisayarların en önemli özelliği, verilen bilgileri hafızalamaları ve üstün hesap yetenekleridir. Bu açıdan bilgisayarlardan iktisat alanında çok yararlanılır.
Dünya globalleştikçe, nüfus arttıkça ve teknoloji ilerledikçe insan ihtiyaçlarının yapısı değişti. Üretim ve tüketim büyük oranda arttı. Dolayısıyla işletmeler genişledi ve insan beyni ve gücüyle bazı görevleri üstlenmek zorlaştı. Bu nedenle bilgisayarlara olan ihtiyaç arttı. Bugün küçük ölçekli bir işletmede bile hesaplara bilgisayarlar hakim.
İktisat alanına giren konularda örneğin ulusal gelir hesaplamalarında, bütçe hesaplamalarında, muhasebe ve stok kayıtlarının tutulmasında istatistiki verilerden yararlanmada tablo ile gösterilen verilerde (arz, talep, makro ekonomik denge ve piyasa grafikleri) bilgisayarların yardımı olmadan işin içinden çıkılamaz.
Tabi ki; bilgisayara hakim olmak için önce eğitimini almak gerekir. Bugün üniversitelerde hemen her fakültenin bilgisayar sınıfı ve zorunlu olarak koyduğu bilgisayar dersi vardır. Bu dersin gerekliği iş yaşamında bize sağlayacağı kolaylıkla doğru orantılıdır. Bugün uluslar arası ve ulusal yazışmalarda bilgisayarlar kullanılmaktadır. Personel, yönetim ve girdi çıktı kayıtlarını tutmanın şekillerini ve kayıtları tutarken ne tür programlardan yararlanmamız gerektiğini bilgisayar dersleri sayesinde öğreniyoruz. Artık bilgisayar bilmeyenlerin işe bile alınmadığı günümüzde, bu işin eğitimini almak şarttır; heleki iktisat gibi bilgisayarın fonksiyonlarından çok yararlanılan bir meslek dalındaysak, bu dersi layığıyla öğrenmek bir gerek değil bir zorunluluktur.
Bilgisayarların avantajlarından söz etmişken dezavantajlarına da deyinmemek olmaz. Bize büyük kolaylıklar sağlamasına rağmen bilgisayarlar, insanın sosyal güdüsünü öldürmektedir. Kişi, yalnız kendiyle ve bilgisayar aracılığı ile de başkalarıyla iletişim kurabilmektedir yani kişiye sosyalleşme imkanı vermemektedir.
Ayrıca geniş matematiksel işlem gücüne sahip olan bilgisayarlar, kullanıcıyı beyin tembelliğine itmektedir. Çünkü kişi kendi zihniyle herhangi bir işlem yapma gereği duymaz.

EKONOMİK BUNALIMLAR,TÜRKİYE ve DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

GİRİŞ

Türkiye ve dünya ekonomisi 1990’ lı yıllardan başlayarak artan hızla bir “Krizler Ekonomisi” haline dönüştü. Son 6 yıl içinde 2 kriz yaşadık. 1994 krizi, etkileri şiddetle 1999’ da hissedilen 1998 krizi ve 2000 krizi ki bunun da etkilerini 2001’ de yaşamaktayız.
Krizleri anlayabilmek için öncelikle büyük resme bakmak, büyük resmi, yani global arenada olanları, doğru anlamak gereklidir. Bu yapılmadan Türkiye’ nin sıklaşan krizlerini anlamaya olanak yoktur. Global Ekonomi 20 nci yüzyılın son 10 yılında o tarihlere kadar yaşanmamış büyük bir belirsizliğin ortaya çıkışını izlemiştir.Son yıllarda yaşanan belirsizlikler, daha önce yaşanan krizlerin birçok özelliğini taşımaktadır.
Globalleşme sürecinde krizler artık sadece bir bölgenin değil tüm dünyanın ortak sorunları haline gelen krizler olarak gözler önüne gelmektedir. Tüm dünyayı etkisi altına alan krizlerin sayesinde dünya ekonomisi hala birçok sınavdan geçmektedir.
Özellikle gelişmekte olan ülkeler, krizlerden daha fazla etkilenmekte ve birçok sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Son yıllarda özellikle ülkemizde ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkların ortaya çıkardığı olumsuzluklar krizler ekonomisine sahip bir Türkiye yaratmıştır.
Bu çalışmada 1929-1939 Ekonomik Buhranı,1994 Latin Amerika krizi,1997 Asya krizi ve 1998 Rusya krizi ve Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri ele alınacaktır.


















BİRİNCİ BÖLÜM

1.1 KRİZ İLE İLGİLİ TANIMLAR VE KAVRAMLAR

Kriz kelimesi genel anlamda olumsuz durumları , ani gelişmeleri ,geleceği görmenin tam olarak şekillenemediği durumlar için kullanılmaktadır.
Krizin ortaya çıktığı yapıların hepsinde organizasyonlar daha önce karşılaşmadıkları bir değişim sürecinden geçmektedirler.Bununla beraber kriz süreci genel anlamda daha önceki işleyişi tehdit eder bir tarzda olmaktadır.

1.1.1 KRİZ TANIMLAMALARI

Kriz Yunanca da “Krisis” kavramından gelmektedir.Buradaki anlamıyla kriz bir durumdan başka bir duruma geçerken ortaya çıkan kararsızlık anını ifade eder.
Buradan şu sonuca varabiliriz kriz içinde olan şey eskisi gibi olamaz.Yönü ve oluşumu belli değildir.
Kriz kelimesi için “Bir işin bir olayın geçirdiği karışık safha içinden çıkılması zor bir durum birden bire meydana gelen kötü gidiş tanımları kullanılabilir. Başka bir sözlükte ise krizin şu tip bir tanımına rastlanmaktadır.”Kriz daha iyiye veya daha kötüye giden bir dönüm noktası ; kati kararların verilmesi gereken kritik zamandır.”
1990’lı yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan ve diğer ülkelere de yansıyan krizlerden sonra, iktisat literatüründe krizle ilgili çalışmalar yaygınlaşmıştır.1992’de Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasında yaşananlar, Güney Amerika’da 1990’ların ortalarında görülenler ve 1997’de Güney Doğu Asya’da patlak verenler,özellikle finansal nitelikli krizlerin analizine olan ilgiyi artırmıştır.
Özellikle Tayland’da başlayıp birkaç ay gibi kısa bir sürede bölgeselleşen ve daha sonra etkileri tüm dünyada hissedilen Asya Krizi’nden sonra krizle ilgili çalışmalara öncelik verilmiştir. Ayrıca 1990’lardan sonra sanayileşmekte olan ülkelerde yaşanan krizlerin sıklığının ve yoğunluğunun artması da, krizlerin sebepleri, yayılmalarına yol açan faktörler , krizleri önlemek için yapılması gerekenler ve eğer kriz patlak vermişse, bu krizlerin diğer ülkelere bulaşmasını engellemek için neler yapılması gerektiği konusunda çeşitli görüşlerin ön plana çıkmasına sebep olmuştur. Finansal krizleri açıklamaya yönelik kuramsal modelleri, aşağıda yeniden dönüleceği üzere, “birinci nesil modeller” ve “ikinci nesil modeller” olarak ayırmak mümkündür. Birinci nesil modeller, 1970’le ve 1980’lerin başında gözlenen Güney Amerika Krizlerine ilişkindir. Örneğin Paul Krugman’nın 1979 tarihli çalışmasında, bütçe açıkları - kriz ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Dooley (1998), Burnside, Eichenbaum ve Rebelo (1998) da I. Nesil Modellerin bir devamı niteliğindedir. Bütün bu modellerde ortak tema, hükümetlerin kamu açıklarını kapatmak için senyoraj gelirlerine güvenmesi ve bunun sabit kur sistemini çökertmesidir.

1.1.1.1 Finansal Kriz

1982 yılından bu yana global ekonomide çok ciddi istikrarsızlıklar yaşanmaktadır.Son onbeş yıldır, bir çok ekonomi için istikrarsızlık,yaşanılanları tasvir etmede kullanılan bir kavramdır.1985 başında 1 Dolar 250 Yen iken , 1989 yılında ise 1 Dolar’ın 150 Yen olması,Standart and Poor’s İndeksi’nin 1987 ‘de bir hafta içinde %22 puan kaybetmesi,1982 borç krizi ve 1995 yılındaki para dalgalanmaları finansal krize birkaç örnektir.
Finansal kriz iki farklı nitelikte olabilir. Birincisi, spekülatif amaçlı ataklar ikincisi ise piyasanın likidite ihtiyacından doğan ataklardan oluşan döviz talep genişlemesiyle oluşan finansal krizler .
Açık bir ekonomide para piyasasında finansal bir kriz vuku bulunduğu zaman krizi ortadan kaldırabilmek için kullanılacak araçlar bellidir ; döviz rezervi (döviz kuru ) ve faiz oranı. Oluşan finansal krizin nedeni spekülatif hareketler ise her iki araç (kur-faiz) birlikte kullanılmalı ki, kriz elimine edilebilsin. Döviz talebi artarken ulusal parayı cazip hale getirmek için (talebin ulusal paraya yönelmesini sağlamak) döviz rezervleri kullanılarak döviz talebi karşılanır ve bu arada artan faiz oranları da talebin yönünü TL’ ye doğru değiştirir. Bu durumda krizden kurtulabilmek için paniğe kapılmadan rezerv erimesiyle beraber artan faiz oranlarına katlanmak gerekir. Oluşan finansal kriz likidite yetersizliğinden kaynaklanıyorsa faiz oranlarını artırarak döviz talebini elimine edemeyiz tam tersine faiz oranlarındaki artış krizi derinleştirir. Bu durumda döviz rezervlerini kullanarak artan döviz talebi karşılanır, rezervler erir ama kriz hemen sonlanmaz, krizin sonlanabilmesi için artan döviz talebi karşılanırken azalan rezervlerin yeni rezervlerle takviye edilmesi gerekir.
1.1.1.2 Global Kriz
İktisadi modeller kullanılarak öngörülmesi oldukça zor olan şeylerden biri iktisadi krizlerdir.Bunun nedeni iktisadi krizlerin modellendirilmesinin zor olmasıdır.Liberal iktisatta yaygın olarak kullanılan kriz modelleri ödemeler dengesi ve mali krizlere ilişkindir.
İktisadi krizlerin modellenebileceğini düşünen iktisatçılar vardır.Minsky ve Kindleberger’e göre ,iktisadi krizlerin genel bir modeli vardır.Bu iktisatçılara göre krizleri birbirinden ayrı düşünmek ,gruplandırmak yanlıştır.Mesela Kindleberger, krizlerin sanayi krizi,mali kriz ,para krizi gibi ayırımlarının yanlış olduğu görüşündedir.Adı geçen iki iktisatçıya göre ,krizin standart bir gelişimi vardır.Fiyatların yükselme eğiliminde olduğu dönemde saf yatırımcılar piyasaya alıcı olarak girerler ,bu durum fiyatların daha da yükselmesine neden olur.Fiyatlar yükselme trendinden durma trendine girdiğinde ise yatırımcılar toplu satış yaparlar.Sonuç basittir,tüm mali piyasa batar,makroekonomik istikrarsızlık yaşanır.

1.1.1.3 Para Krizi

Para krizi, bir ülke ulusal parasına güvenin kaybolması dolayısıyla, spekülatif fonların yoğun biçimde ülkeyi terketmeye başlaması ve merkez bankasının tüm destekleme çabalarına karşın mevcut kurun sürdürülemeyerek ulusal paranın devalüe edilmesi veya tümden dalgalanmaya bırakılması biçiminde tanımlanabilir . O halde ülke parasına yönelik herhangi bir spekülatif saldırının uygulanan faiz oranlarının yükseltilmesi ya da döviz piyasalarına yapılan müdahalelerle başarılı bir şekilde püskürtülmesi durumunda , yani paritenin korunması durumunda bir para krizinden bahsedemeyiz. Bu noktayı gözönüne alan araştırmacılar da döviz kurundan, döviz rezervlerinden ve eğer mümkünse kısa dönemli faiz oranlarındaki ağırlıklı değişmelerden oluşan endeksler yardımıyla para krizini tanımlama yoluna gitmişlerdir .
Para kriziyle ilgili teorik açıklamaları, geleneksel ve yeni açıklamalar olarak ikiye ayırabiliriz. Bazı çalışmalarda bu açıklamalara “I. nesil modeller” ve “II. nesil modeller” olarak rastlamak da mümkündür. Para krizinin geleneksel açıklamalarında krizin sebebi olarak makro ekonomik fundamentaller gösterilmektedir. Geleneksel ya da I. nesil modellerde sorunun temelinde, finansal açıkları karşılamak için para basmak veya zayıf bankacılık sistemine kaynak sağlamak için genişleyen yurtiçi kredi talebi belirleyicidir. Hükümetler, ödünç piyasalarından borçlanamıyorsa, açıklarını parasallaştırmak zorunda kalacaktır. Ülkelerin, sabit döviz kuru sistemini benimsemiş olduklarını düşünürsek, yeterli miktarda uluslararası rezerv varsa paritenin korunması mümkün olacaktır. Ancak yeterli miktarda rezerv yoksa, pariteyi aynı seviyede tutmak olanaksızdır. Paritenin eski seviyesinde kalabilmesi için rezervlerde azalma olması beklenebilir. İşte geleneksel modelde krizin işareti olarak algılanabilecek bir gösterge uluslararası rezervlerde oluşan ciddi düşüşlerdir (Esquived ve Larrain:2). Özetle, krizler, I. Nesil modellerde, aşırı boyutlardaki kamu açıklarının para basarak karşılanması ile döviz kuru sistemindeki uyumsuzluklardan ileri gelir. Böyle bir durumda da, krizler, öngörülebilir ve kaçınılamazdır.
II. nesil modellerin kalbinde ise sabit döviz kurunun korunmasının fayda-maliyet analizi yatmaktadır. (IMF, 1999:3) Bu modele göre hükümetler döviz kuru paritesini korumanın faydasıyla, paritenin korunmasının maliyetini karşılaştırarak bir karar alacaklardır. Örneğin ; yurtdışında faiz oranlarının yükseldiğini varsayalım. Yurtdışı faiz oranlarının yükselmesi, yurtiçi faiz oranlarının da yükselmesine sebep olabilecektir. Böyle bir durumda üretim seviyesi düşecektir. Bu varsayım altında hükümetler pariteyi korumanın maliyetli olacağını düşünebilirler. Pariteyi korumanın maliyeti, pariteyi korumaktan sağlanacak faydayı aşıyorsa bu koruma anlamsız olacaktır. Burada bahsettiğimiz yurtdışı ve yurtiçi faiz oranları ve üretim birer gösterge olarak değerlendirilebilir. Yine, yeni modellere göre ekonomik göstergelerde herhangi bir değişme olmasa da ekonomi politikaları krize yol açabilir. Ekonomi politikalarının başarılı olabilmesinin koşullarından biri de ekonomik aktörlerin bekleyişleridir. Türkiye’yi buna örnek olarak gösterebiliriz. Türkiye’de enflasyonla ilgili hazırlanan politikaların başarısızlığa uğramasının nedenlerinden biri kredibilite sorunu ve buna bağlı olarak ekonomik aktörlerin kendi bekleyişlerini ortaya koymalarıdır. Enflasyonla mücadele ile ilgili hazırlanan programların başarılı olamaması , bu programların güvenilirliğini zedelemiştir. Bunun sonucunda örneğin özel sektör kendi enflasyon beklentilerine göre kendi koşullarını hazırlamaktadır. 1998 yılında özel sektörün enflasyon beklentisinin, oluşan enflasyon oranından yüksek olması, ekonomik durgunluğa yolaçmıştır .
En azından iki tip mali krizden söz edilebilir.İlki ,spekülatörlerin ülke parasına güven kaybı sonucunda yaşanan ve ülkeden sermaye kaçışı ile sonuçlanan krizdir.1982’de birçok Latin Amerika ülkesinde yaşanılan kriz bu tip bir krizdir.Yatırımcıların Latin paralarına güvenlerini kaybetmesiyle başlayan 1982 krizinde,sermaye hareketlerine konulacak muhtemel bir kontrol ile borç geri ödemelerinin aksayacağı korkusu krizi derinleştirmiştir.Bu kriz türü “para krizi” olarak adlandırılır.Para krizi çoğu kez global piyasadan kaynaklanır,ancak krizin global olması gerekmez.Mesela yabancı yatırımcıların Peso’ya güven kaybetmelerinden kaynaklanabilir ve yalnızca Meksika krize girebilir.Böyle bir kriz global değildir. Veya birkaç ülke ,bir ülke grubu krizden etkilenir,dünyanın geri kalan bölgesinde ise istikrar devam eder.Öteki tür kriz ise ,güvensizliğin paraya yönelik olmasından değil,reel varlıklara yönelik olmasından kaynaklanır.Mesela Japon gayrimenkul piyasasındaki yatırımcıların, Tokyo ‘da ki gayrimenkullerin New York’tan daha ucuz olması gerektiğini bir nedenden dolayı düşündüklerini varsayalım.İlk sonuç: Tokyo’daki gayrimenkul fiyatlarının düşmesidir.Arkasından ise dünyanın birçok yerinde bu gelişmeden kaynaklanan krizlerin yaşanması muhtemeldir.Bu tip bir kriz ilk kriz tipinden farklıdır.Burada bir ülkedeki kriz globalleşmektedir.Global krize en iyi örnek 1929-31 krizidir.
Dünya ekonomi tarihinde büyük ekonomik krizler daima birbirini takip etmiştir.bu konuda yazılan kitapları tetkik ettiğimizde kayda geçmiş en eski bunalımın 1720 yıllarında olan Güney Deniz Kumpanyası krizi ve aynı tarihlere rastlayan Mississippi Kumpanyası krizi olduğunu görüyoruz.Ekonomi Tarihini yazanlar pek çok bunalımı detaylı olarak veriyorlar.Tarih sırasına göre basit bir sıralama oluşturulmak istenirse aşağıda verilen listeyi elde edebiliriz.

Selektif Şirketler: Güney Deniz Kumpanyası,Compagnie d’Occident,Sword
Blade Bankası,Banque Generale , Banque Royale 1720 yılı
Krizi,İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası 1770 Krizi,Dutch-Doğu
Hindistan Kumpanyası
İthal maddeleri: Şeker-Hamburg 1799,1857 krizleri,Kahve_İngiltere ve Fransa’da 1836 krizi.Pamuk-Buğday İngiltere ve Fransa 1861 krizi.
Küçük Kasaba Bankaları: İngiltere 1750,1793,1824 krizleri
Büyük Kanal İnşaatları: İngiltere’de 1793,1820 krizleri,Fransa ‘da 1823 krizi
Dış Ülke Tahvilleri: Londra’da 1825,Paris’te 1888,New York ‘ta 1924 krizleri
Dış Ülke Madenleri: İngiltere’de Latin Amerika Madenleri Spekülasyonu 1825- İngiltere ve Fransa’da Alman Madenleri Spekülasyonu 1850
Demiryolları hisse senetleri: İngiltere’de 1836,1847
Fransa’da 1847,1857
Amerika’da 1857,1873 krizleri
Bakır: Fransa’da 1888,Amerika’da 1907 krizleri
Döviz: 1921-23’de Alman Markı,1924-26’da Fransa Frankı
1931,1964’de İngiliz Lirası,1973’de Amerikan Doları
Altın: 1960 ve 1970’lerde muhtelif ülkelerde.

Bu maddeler muhtelif ülkelerde spekülasyona ve neticede krizlere neden olmuştur.
1.1.2 TÜRKİYE'Yİ SARSAN EKONOMİK KRİZLER

1929 : Türkiye, 1929 yılında Dünya ekonomik bunalımından etkilendi. Bu yılda ilk defa Türk parasının değeri düştü, Türkiye'nin başlıca ihracatı olan tarım ürünlerinin fiyatları Dünya piyasalarında geriledi.
1946 : İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomi tüm dünyada dengesiz hale geldi, bu ardada yeni ekonomik politikalara ayak uydurmak ve ihracatı artırmak için devalüasyon yapıldı. Bu da etkili olmayınca ithalattaki aşırı artışlar 1953 yılına kadar devam etti.
1954 : Türkiye'de plansız yatırımlar yapılması sebebiyle enflasyon kendini göstermeye başladı. 1956 yılında Milli Koruma Kanununun yeniden yürürlüğü konulması sonucunda fiyatlar üzerinde suni bir baskı yapıldı, fakat yine de enflasyon körüklendi.
1958 : Ekonomik istikrarı sağlamak için sıkı para ve maliye politikaları, ihracatı teşvik tedbirleri gibi bazı tedbirler alındıysa da enflasyon önlenemedi.
1960 : 27 Mayıs 1960 askeri müdahale sonrasında yeni bir Anayasa hazırlandı, DPT kuruldu, beş yıllık kalkınma planları hazırlandı. Yeni ekonomik modeller uygulandı.
1973 : Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında 1963 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması'nın 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe girmesi sonucu gümrük indirimleri gerçekleşti. 1973-1974 yılları arasında dört katına çıkan petrol fiyatları Türk ekonomisini olumsuz etkiledi,.
1980 : Süleyman Demirel'in Başbakanlığı döneminde Müsteşar Turgut Özal'la birlikte 24 Ocak kararları hazırlanırken 12 Eylül müdahalesi yaşandı. Yönetime geçen Turgut Özal, 24 Ocak kararlarını tatbik etmeye başladı.
1986 : Kamu harcamalarının artması sebebiyle ekonomik dengesizlik yaşandı ve devalüasyon yapıldı.
1988 : Seçimlerden sonra kamu açıklarındaki artış ve mali piyasalarda yaşanan dalgalanmalar sonucu faizler yükseldi; döviz rezervinde azalma oldu. 4 Şubat tarihinde bir dizi ekonomik kararlar alındı.
1990 : Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle petrol krizi yaşandı, turizm ve mali sektör olumsuz etkilendi, Birleşmiş Milletler güçlerinin Irak'a müdahalesiyle Türkiye'deki mali kriz doruğa ulaştı. 1993'de piyasalar dalgalanmaya başladı. 1994 Ocak ayında yine devalüasyon yapıldı. Türkiye IMF ile anlaşmalar yaptı.
1997 : Asya ülkelerinde yaşanan kriz, 1998 yılında Rusya'daki mali çöküşler sebebiyle Türk ekonomisi olumsuz etkilendi, 6 milyar dolar dolayında yabancı finansal yatırım Türkiye'yi terk etti, ekonomi darboğaza sürüklendi.
1999: Yüksek faiz ve iç borçlanma maliyetleri artırdı,17 Ağustos depremi yaşandı, 21 Aralık günü yeni bir ekonomik program ortaya kondu.
2000: 21 Kasım Salı günü bankalar arası piyasalarda başlayan kriz, üç ay sonra başlayacak Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik bunalımının habercisi oldu. 21 Kasım'da aniden ortaya çıkan şok, piyasaları alt üst etti, faizler rekor seviyeye ulaştı.
2001 : Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik sonucu piyasalarda spekülasyonlar başladı, piyasalarda Türk lirası adeta şok oldu, bankaların toplu şekilde devlet bankalarını fonlamayı kesmeleri sonucu, devlet açıkta kaldı. Şubat ayında Türk lirası artık yok gibiydi.





İKİNCİ BÖLÜM

2.1 1929-1939 EKONOMİK BUNALIMI,TÜRKİYE ve DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Büyük Bunalımın nedenleri konusunda öncelikle Monetaristlerin ve Keynescilerin görüşlerine, genel çizgileriyle değinilecektir.Her iki kuramsal çerçeve de Büyük Bunalımı, temelde toplam talebin azalmasının bir sonucu olarak yorumlar.Ne var ki Monetaristler ve Keynesciler bu dalgalanmanın ana kaynağının ne olduğuna ilişkin farklı görüşlere sahiptirler.

2.1.1 PARA ARZI DÜŞÜŞÜNÜN BÜYÜK BUNALIMDAKİ ROLÜ:MONETARİSTLERİN GÖRÜŞÜ

M.Friedman ve A.Schwartz 1963 yılında yayımlanan A Monetary History of the United States 1867-1960 adlı kitaplarında 1929 Büyük Bunalımının ortaya çıkmasını izlenen para politikasındaki yetersizliğe bağlamışlardır. Onlara göre, bu bunalım para arzındaki mutlak düşüşle yakından ilişkilidir.Amerikan Federal Rezerv Bankası’nın (FED’in), 1932 yılı sonuna kadar süren yaygın banka iflaslarını ve buna bağlı olarak para stokundaki azalmayı önleyememesi bunalımın büyümesinde büyük bir rol oynamıştır.

Gerçekten de 1929-1932 döneminde para arzı üçte bir oranından daha fazla geriledi . Bu gerileme, büyük ölçüde banka iflaslarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.1929 Ekiminde borsanın çöküşü halkta büyük bir belirsizlik doğurunca, bankalardaki mevduatların çekilmesi yoğunlaştı.Bankalar mevduat sahiplerinin nakit çekişlerini karşılamaya yeterli rezervlere sahip olmadıklarından iflas ettiler.Söz konusu iflaslar bankaların mevduatlarını yok ederek, para stokunun düşmesine yol açtı. FED’in mevduat sahiplerinin ani nakit talebini karşılayamayan bankaların kurtarılmasına ve dolayısıyla para arzındaki azalmayı gidermeye yönelik olarak bir politika uygulamadığını belirtmektedirler.

Ayrıca, Eylül 1931’de İngiltere’nin altın standartlarından ayrılması kararına karşı FED, ABD’den altın çıkışını durdurmaya yönelik olarak reeskont oranını arttırmış.Bu uygulama da para arzında ek bir azalmaya neden olduş. Friedman ve Schwartz, sözkonusu azalmanın da banka iflaslarında yeni bir dalgaya yol açtığını vurgulamışlardır.Nitekim Ağustos 1931 ile Ocak 1932 arasında 1860 banka daha iflas etmiştir.

Friedman-Schwartz’a göre “ABD’deki Büyük Bunalım, özel girişime dayanan iktisadi sistemin istikrarsız bir sistem olduğunun değil, bir ülkenin parasal sistemi üzerinde büyük yetkilere sahip bir kısım insanın yanlış politikalar uyguladığında ne denli büyük bir yıkıma neden olabileceğinin bir örneğidir”

2.1.2 YATIRIMLARIN DÜŞÜŞÜNÜN BÜYÜK BUNALIMDAKİ
ROLÜ:KEYNESCİLERİN GÖRÜŞÜ

Keynesci yaklaşım monetarist görüşün tersine, ABD’de 1929-1932 döneminde para arzındaki azalmanın ekonomide bunalıma ve GSMH’nin düşmesine yol açtığını kabul etmemektedir.Bu yaklaşıma göre, GSMH’daki düşüş para arzında gerileme doğurmuştur.O yüzden para arzındaki azalma Büyük Bunalımda önemli bir rol oynamamıştır.Nitekim Büyük Bunalım döneminde İngiltere ve Kanada’daki merkez bankaları,FED’nin tersine bankacılık sistemini desteklemişler ve bunun sonucu olarak,söz konusu ülkelerde çok az banka iflas etmiştir.İngiltere ve Kanada merkez bankalarının bu önlemlerine karşın Büyük Bunalım döneminde her iki ekonomi de en az ABD ekonomisi kadar ağır zarara uğramış,üretim düzeyleri gerilemiş ve işsizlik oranları büyümüştür.

Öte yandan P.Temin,ABD’de Ekim 1929-Eylül 1931 döneminde deflasyonist bir parasal basınç olsaydı finansal piyasalarda bunun etkilerinin görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır . Ona göre, parasal basınç ekonomiyi derin bir deflasyona itecek kadar güçlü olsaydı,en azından kısa vadeli faiz oranlarında önemi oranda bir yükseliş görülmesi gerekirdi.Oysa bu dönemde ABD ekonomisinde kısa vadeli faiz oranlarında hiçbir yükselme gerçekleşmediği gibi,tersine İngiltere’nin eylül 1931’de altın standartından ayrılmasına kadar düzenli bir düşüş izlenmiştir.

Ayrıca P.Temin,1930 ve 1931’de nominal para stokunun yanında ekonomide fiyatların da düştüğünü,ancak reel fiyatlardaki düşme hızınınrn reel para stokundaki düşmeden daha çok olduğunu, dolayısıyla para arzının reel anlamda 1931 yılında 1929’dan daha fazla olduğunun kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Keynescilere göre ABD’de Büyük Bunalım’ın nedeni yatırımlardaki büyük düşüştür.Yatırımlardaki düşüş geliri azaltmıştır.Gelirdeki azalmaya bağlı olarak harcamalar gerilemiştir. Gelir ve harcamalardaki düşüş ekonomiyi büyük çaplı bir eksik istihdama sokmuştur. Yatırım yapmak çekici olmaktan çıkınca,firmaların ödünç alımları,dolayısıyla faiz oranları da düşmüştür.Faiz oranlarındaki düşüş hanehalkının daha az tasarruf yapmasına,buna karşılık daha fazla tüketmesine neden olmuştur.Faiz oranlarındaki düşme elde para tutmanın fırsat maliyetini azaltarak hanehalkının elinde tuttuğu para ankeslerinin artmasına neden olmuştur.Toplam harcamalardaki düşüş,yatırımlardaki azalma ile tüketimdeki artış arasındaki pozitif farka eşittir.Oysa toplam harcamalardaki düşüş gelecek dönemde daha az gelir düzeyi anlamına gelmektedir.Böylece hanehalkının gelirinin düşmesi daha az tüketmesine,dolayısıyla toplam harcamaların daha da azalmasına yol açacaktır

Keynesciler,ABD ekonomisinde 1929 sonrasında faiz oranlarının olabilecek en düşük düzeyde bulunmasının bir sonucu olarak,FED’in para politikası açısından önemli bir rol üstlenemeyeceğini belirtmektedirler. Yatırım talebinin faiz oranlarına tümüyle duyarsız olduğu böyle bir durumda,parasal genişleme toplam talebi ve üretimi uyarmada etkisiz kalacak,böylece Keynescilere göre bunalımın önlenmesinde en uygun politika genişleyici maliye politikası olacaktır.

2.1.3 ABD’DE SERVET DAĞILIMI EŞİTSİZLİĞİ

ABD’de 1920’lerde servet yoğunlaşması olağanüstü boyutlara ulaşmıştı.1900 yılında Amerikan ailelerinin %1’i ulusal servetin %26’sına sahipken, 1922’de bu oran %31.6’ya ulaşmıştı. Büyük Bunalımın başladığı yıl olan 1929’da ise sözkonusu oran %36.3’e yükselmişti. 1929 yılında gerçekleşen bu olağanüstü servet eşitsizliği oranına ABD tarihinde başka hiçbir yıl ulaşılamamıştır.1933 yılında ise servetlerin ortadan kalkmasına yol açan Büyük Bunalımın doğal bir sonucu olarak, bu oran %28.3’e inmiştir.

1920’lere girilirken zaten yüksek düzeyde olan servet yoğunlaşması oranının çok kısa bir sürede olağanüstü bir düzeye çıkmasının arkasındaki en temel faktör, 1920’lerde izlenen vergi indirimlerine yönelik yanlış maliye politikalarıdır.Gerçekten de 1921, 1924, 1926 ve 1928 yıllarında hükümetin vergileri düşürmesi büyük şirketlerin ve yüksek gelirli kesimlerin lehine büyük bir servet eşitsizliğine neden olmuştur.Batra, Keynescilerin de belirttiği gibi 1930’ların başında izlenen vergileri arttırmaya yönelik maliye politikalarının yanlış olduğunu, ama asıl yanlışın 1920’lerde uygulanan vergileri düşürmeye yönelik maliye politikaları olduğunu vurgulamaktadır .

Toplam talebin bir şekilde azalmasıyla GSMH’nin düşmesi ya da GSMH artışının işgücündeki artışın altında kalmasıyla işsizlik oranının yükselmesi, ekonomide bir durgunluk yaratır.Batra, ekonomideki bu durgunluğa ancak bir finansal çöküşün eşlik etmesi halinde bunalımın ortaya çıkabileceği düşüncesindedir.

Nüfusun en zengin %1 grubu içinde yer alan Amerikan ailesinin ulusal servetteki payının 1929’da %36.3 ‘e yükselmesi, bir finansal çöküşü kaçınılmaz kılmıştır. Çünkü servet yoğunlaşmasında ortaya çıkan olağanüstü artış, ekonomide iki olumsuz etki yaratır.Bunlardan ilki, riskli krediler veren bankaların sayısının artışıdır.Diğeri ise spekülatif yatırımların çoğalmasıdır.

2.1.4 BANKALARIN RİSKLİ KREDİLERİNDE ARTIŞ

ABD’de 1920’letrde Bankacılık Sisteminde büyük sermayenin ekonomiyi kendi denetimine almasının önüne geçilmesi amacıyla, farklı ölçeklerde çok sayıda banka bulunmaktaydı Örneğin, 1920 yılında ABD’de şube ve ajanslar dışında, 30 189 banka bulunmaktaydı.Dolayısıyla bu çok sayıdaki banka arasında mevduat ve kredi açısından büyük bir rekabet yaşanmıştır.

Gerçekten de1920’lerde ABD’de bankalar üretim kesiminin yanısıra, tüketici kredilerini de arttırmakta.Bundan daha da önemlisi, önce arsa sonra da borsa spekülasyonuna yönelik olarak bankaların verdikleri kredilerde çok büyük oranlı bir artış olmuştur.ABD’de ticari bankaların toplam kredileri, 1921 ortasında 23 milyon dolarken 1929 ortasında 30 milyar dolara çıkmıştır.Ancak bu toplamın içinde yer alan borsada hisse senetlerini marjlı satan aracılara (brokerlara) verilen, başka deyişle spekülasyona giden krediler çok daha büyük oranda artarak 1921 sonunda 810 milyon dolarken, 1929 başında 2.5 milyar dolara yükselmiştir .Böylece 1929, hem servet yoğunlaşmasının hem de riskli banka kredilerinin en yüksek olduğu yıl olmuştur.

Bankacılık sistemi ve dışından gelen kredilerle beslenen borsada alıcı, hisse senedini genellikle %10 marjlı olarak alıyor ve bu senedin tüm haklarını elde ediyordu.Ancak hisse senedinin toplam tutarını ödememek amacıyla bunu borsadaki aracıya güvence olarak bırakıyordu.Başka bir deyişle alıcı, vermiş olduğu marjın üstündeki kısmı aracıdan borç almış oluyordu.Hisse senetlerinin fiyatları yükseldiğinde alınan kredi sabit kaldığından, alıcılar hisse senetlerinin değerlerinde bu artıştan da yararlanmaktaydılar.Aracıların finansman kaynağı ise büyük ölçüde bankacılık sistemi ve dışından aldıkları kredilere dayanmaktaydı.

Marjlı hisse senedi alımına yönelik kredilere %12 düzeyinde faiz oranı uygulanması, ABD’deki ticari bankalar için bu alanı olağanüstü çekici kılmaktaydı.Çünkü ticari bankalar FED’den %5 ile borç alma olanağına sahiptiler ve bu olanağı da sonuna kadar kullandılar.Bu çerçevede Galbraith, o dönemde ticari bankaların borsa spekülasyonuna yönelik riskli kredilerinin FED tarafından finanse edilmesini büyük bir yanlış olarak değerlendirmektedir .

Batra, servet dağılımındaki eşitsizliğin büyümesi ile birlikte bankaların verdiği riskli kredilerin de arttığını, bununsa banka iflasları olasılığını yükselttiğini belirtmektedir. Gerçekten de riskli banka kredilerinin şişirdiği borsa spekülasyonu balonunun patlamasıyla ABD’de çok sayıda banka iflas etmiştir. 1929 yılında 659 banka, 1930 yılında 1352 banka 1931’de ise 2294 banka faaliyetlerini durdurdu.Bu iflasların büyük çoğunluğu küçük ölçekli bankaları kapsamakla birlikte, 200 milyon dolarlık mevduat hacmi olan Bank of United States gibi büyük bankalardan da batanlar olmuşur.

ABD’de banka iflasları artınca, banka parasının azalmasına bağlı olarak ekonomide para arzı düşmüştür.Para arzındaki bu düşüşle birlikte, batan bankalardaki mevduatlarını yitirenlerin harcamalarının ve genelde sermaye kazançlarının da azalmasıyla toplam talep ve üretimde büyük düşüşler ortaya çıkmıştır.Nitekim 1929 yılında 87.4 milyar dolar olan ulusal gelir, 1932’ye gelindiğinde 41.7 milyar dolara düşmüştür.Ancak bu mekanizma tersine doğru da çalışmıştır.İflas eden bankalar ekonomiyi geriletirken, diğer yandan GSMH’nin ve fiyatların düşmesi de kredi taleplerini azaltarak ve alınan kredilerin geri ödenmesini olanaksız kılarak yeni banka iflaslarına yolaçmıştır.

2.1.5 BORSADAKİ SPEKÜLATİF YATIRIMLARDA ARTIŞ

Servet yoğunlaşmasının riskli krediler veren bankaların sayısını çoğaltmasının dışında ekonomideki diğer olumsuz etkisi, spekülatif yatırımlarda yarattığı artıştır..Servet eşitsizliği büyüdükçe, zenginlerin giriştiği riskli yatırımlarda yükselme ortaya çıkar.Çünkü Arrow-Pratt varsayımının da gösterdiği gibi, insanlar zenginleştikçe riskli yatırımlardan kaçınmamaya başlarlar.Zenginlerin spekülatif yatırımlarla kolay kazançlar elde ettiğini gören toplumun diğer kesimleri de ekonomide doğan güven ve iyimserlik havası içinde onları izlemeye çabalarlar.Bu göreli olarak düşük gelirli kesimler yaptıkları spekülatif amaçlı yatırımları için doğal olarak, yoğun biçimde kredi talebinde bulunacaklardır. Dolayısıyla spekülatif yatırımların kredi desteğiyle birlikte nüfusun normalde bu tür risklerden kaçınan kesimlerine de yayılmasıyla, kazanç spekülasyonu “çılgınlık” ya da “balon” denebilecek bir içerik kazanır.Buradaki “çılgınlık” kavramı sözkonusu yatırımlardaki bir mantık yoksunluğunu, “balon” ise bir patlama olasılığını, yani spekülatif kazançların bir sonunun olabileceğini vurgulamaktadır.Galbraith’ın da belirttiği gibi, borsada spekülasyon kazançların sürebilmesi, marjlı hisse senetlerine olan talebin kesilmemesine bağlıdır.Aksi durumda, hisse senetlerinin alıcıları tükendiğinde ve fiyatların yükselmesi durduğunda ise onlara marjlı olarak sahip olmanın herhangi bir avantajı kalmayacak ve toplu satımlar başlayacaktır.Bu da kaçınılmaz olarak bir finansal çöküş yaratacaktır.

Buna karşılık, Batra’nın da belirttiği gibi, servet eşitsizliğinin olmadığı bir ekonomide spekülasyon çılgınlığı başlayamaz.Bunun nedeni, yüksek ancak riskli bir getiri beklentisine yatırım yapmayı başlatabilmenin , yitirmekten çekinmediği parası olan büyük servet sahibi bir kesimi gerektirmesidir.

ABD’de 1920’lerin ortasında ilk büyük spekülasyon dalgası Kaliforniya ve özellikle Florida’daki arsa spekülasyonu üzerinde olmuştur.Giderek şişen arsa spekülasyonu balonu 1926 sonbaharındaki Florida’yı vuran iki kasırga ile patlamış ve 1925’te Miami’de bir milyar 66 milyon dolara ulaşan arsa spekülasyonu ile ilgili banka işlemleri tutarı 1928 yılında 143 milyon dolara inmiştir .

Yine 1920’lerin ortasında başlayan borsadaki spekülatif yatırımlar ise arsa spekülasyonuna göre çok daha büyük boyutlu olmasının bir sonucu olarak, ABD ekonomisinde bunalım yaratan bir finansal çöküşe neden olmuştur.

ABD ekonomisinde 1921-1925 arasında üretim %26 artarken ücret gelirleri yalnızca %14 oranında artmıştı.Diğer yandan üretkenlik ve satın alma gücü endekslerinde de benzer karşıtlık görülmekteydi.1913:100 iken;1921’de 113 olan üretkenlik endeksi 1925’de 130’a çıkarken,buna karşılık satın alma gücü endeksi 1921’de 108 iken 1925’de ancak 120’ye çıkabilmişti.Rakamlardan da görüldüğü gibi,bu dönemde üretim ve verimlilikteki artışlarla ücret gelirleri artışı arasında ortaya çıkan uçurum,ücret gelirleri dışındaki faktör gelirlerinde büyük bir artış olduğu anlamına gelmekteydi.Ellerinde büyük gelirler ve servetler toplanan ABD ekonomisindeki zengin kesim,bunları toplam talebi aşmaya başlayan üretim yerine,borsaya yönelterek bir spekülatif hareketlenmenin başlatıcısı oldu.

Hisse senetlerindeki hızlı fiyat artışlarındaki spekülatif yönün bir başka görünümü de hisse senetlerinin büyük bölümünün aracılar tarafından sağlanan yüksek faizli vadesiz kredilerle %10’luk marjlı biçimde satın alınmasıdır.Bu yöntemle alıcı, aracıya sadece marj kadar ödemede bulunuyor ve senedi güvence olarak bırakarak geri kalan kısmı için ondan kredi edinmiş oluyordu.Bu senet alışlarının spekülatif özelliğinin bir sonucu olarak, alıcılar sadece senetlerin fiyat artışlarından yararlanmayı amaçladıklarından yüksek kredi faizlerini dikkate almıyorlardı.

Borsadaki yatırımlarını spekülatif yönsemeli olduğunun bir başka kanıtıysa borsadaki hisse senetleri fiyatlarına ilişkin global gösterge dört kat artarken, aynı dönemde ABD ulusal gelirinin ancak üçte bir oranında artabilmiş olmasıdır .

Hisse senedi fiyatlarının yanısıra, alınıp satılan senet miktarı da zamanla çok fazlalaştı.Borsada günlük alış satış miktarının bir milyona ulaşması şaşırtıcı bulunurken, 1928 yılına gelindiğinde alış satış artış hızı olağanüstü bir düzeye çıktı.12 Mart 1928’de New York Borsasında alınıp satılan hisse senedi miktarı 3 875 910’a yükseldi.Bu miktar 12 Haziran 1928’de 5 053 000’e, 20 Ekim 1928’de ise 6 503 000’e çıkmıştı.Alım satım miktarlarındaki sözkonusu dikkate değer artış hızı, hisse senedi alanların tek amaçlarının bu senetlere sahip olmak değil, kısa sürede büyük kazançlar elde edebilmek olduğunun bir göstergesi biçiminde yorumlanmalıdır.Hisse senedi alım satım miktarlarında aydan aya ortaya çıkan büyük artış, aynı zamanda 1928 yılında spekülasyon balonunun patlama sürecine girdiğinin bir göstergesidir.

1929 Ekim sonundan daha önce ABD ekonomisinde durgunluk belirtilerinin ortaya çıktığı görülmektedir.Haziran 1929’da 126 olan sanayi endeksi, ekim ayına gelindiğinde 117’ye düşmüştü.1929 Ekim sonunda ise spekülasyon balonunun patlamasıyla ABD’de sermaye piyasası çökmüştür.Spekülasyon balonunun patlamasının en önemli nedeni bazı spekülatörlerin ekonomideki durgunluk işaretlerini izleyerek satışa geçmeleridir.Bu davranış bir zincirleme tepkime doğurarak, öteki hisse senedi sahiplerini de satmaya yöneltmiş ve senet değerlerinin düşmesine yolaçmıştır.Bunun sonucu ise borsadaki aracıların hisse senetlerindeki marj oranlarını yükselterek, spekülatörlere verdikleri kredileri azaltmalarıdır.Hisse senedi değerindeki düşmenin sürmesinin yanısıra, marj oranlarındaki bu artma ise nakit ihtiyacı doğurduğundan, spekülatörlerin elllerindeki hisse senetlerinin daha büyük bir kısmını satmasına yol açmıştır.Gerçekten de New York borsasında 1929 Eylülünde 5 milyon civarında olan hisse senedi satış miktarı, 21 Ekim’de 6 milyonu geçti.24 Ekim perşembe günü satış miktarı yaklaşık 13 milyona, 29 Ekim salı günü ise üstelik satılamayan çok sayıda senede ve % 90’ lara varan değer kayıplarına rağmen 16.5 milyona ulaştı.Bu sonuçlar, hisse senedi değerlerinin dibe indiğini, başka deyişle borsanın çöktüğünü göstermekteydi .

2.1.6. SONUÇLAR ve TÜRKİYE EKONOMİSİNE ETKİSİ

ABD’de 1920’lerde gerçekleştirilen vergi indirimleriyle artan yüksek servet yoğunlaşması, finansal çöküş yaratan borsadaki spekülasyon çılgınlığının ve batışıyla ekonomide para arzının, dolayısıyla üretimin olağanüstü düşmesine yol açan bankacılık sistemindeki güçsüzlüğün önemli bir nedenidir.ABD ekonomisinde en yüksek servet yoğunlaşmasının gerçekleştiği 1929 yılında, aynı zamanda bankacılık sistemindeki riskli krediler de en yüksek düzeydeydi.Bu iki faktörün şişmesine ivme kazandırdığı borsadaki spekülasyon balonunun 24 Ekim 1929’da patlamasıyla ortaya çıkan finansal çöküş, ekonomideki durgunluğu bunalıma dönüştürmüştür.Çünkü borsadaki çöküşle birlikte,
Bankacılık Sistemi de bir yandan verdiği spekülatif kredilerin geri ödenememesi, diğer yandan doğan güvensizlik ortamında yoğun mevduat çekişleri nedeniyle krize girince, ABD ekonomisinde önemli bir para stoğu açığı ortaya çıkmıştı.Bankacılık krizi ve hisse senedi değerlerinin dibe vuruşu, hem şirketlerin yatırım fonu kaynaklarında hem de yüksek gelirli kesimin sermaye kazançlarının ortadan kalkmasıyla tüketim düzeyinde büyük düşüşlere neden olmuş, dolayısıyla ekonomideki durgunluk yerini bunalıma bırakmıştır.

ABD’deki servet yoğunlaşmasının neden olduğu 1929 finansal çöküşünün durgunluğu bunalıma dönüştürmesine ilişkin çözümleme ister istemez Türkiye deneyimi üzerinde düşünmek gerekliliğini gösteriyor.Gerçekten de sağlıklı istatistikler olmamakla birlikte, Türkiye’de 1980 sonrasında izlenen vergi politikalarıyla ivme kazanan servet yoğunlaşmasının hem döner sermayeleriyle ve hatta yatırım sermayeleriyle reel sektörü de içine çeken spekülatif plasmanlardaki artışla hem de Kasım 2000’de patlak veren bankacılık sistemindeki krizle Türkiye ekonomisindeki durgunluğun bunalıma dönüşmesindeki payı araştırılmaya değer gözükmektedir.



















ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

3.1 1994 MEKSİKA KRİZİ, TÜRKİYE ve DÜNYA
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
3.1.1 KRİZİN OLUŞUMU ve NEDENLERİ
Latin ülkeleri para birimlerinin, özellikle de Meksika ve Arjantin Peso’larının bir krize yakalanma risklerinin arttığına dair söylentiler ekonomistler arasında 1993’lerin başlarında yayılmaya başlamıştır. Bu iddialar yapılan üç gözlemin bir ya da daha fazlasına dayandırılmıştır: Ticari ortaklar arasındaki fiyat ve maliyet dengelerinin bozulduğunu öngören satın alma gücü paritesi (purchasing power parity) hesaplamaları, cari işlemlerdeki büyük açıklar; buna bağlı olarak düşük büyüme (Meksika örneğinde olduğu gibi) ya da yüksek işsizlik (Arjantin örneğinde olduğu gibi) ve tüm bu sorunların sabit döviz kuru kısıtlarından kurtulup geçilecek bir genişlemeci para politikasıyla aşılacağına dair genel inanış.
Latin Amerika’da krizin emareleri finans piyasaları tarafından öyle ya da böyle görmezlikten gelinmiştir. Hükümet yetkilileri bir devalüasyonun gündemde olmadığını söylemişler, piyasalar da bu söze inanmıştır. 1993 yılı boyunca Peso’ya uygulanan faiz oranları düşük kalmış, böylelikle cari işlemler açığı kolaylıkla finanse edilebilmiştir.
Meksika için çözülme süreci 1994 yılında başlamıştır. Beklenmeyen iki olayı takiben istikrarsızlık başgöstermiştir: Chiapas bölgesindeki köylüler ayaklanmış ve iktidar partisinin başkan adayı bir suikasta kurban gitmiştir. Başkanlık seçimleri nedeniyle de para politikası gevşetilmiş, mali disiplin terkedilmiştir. Yabancı sermaye girişleri durma noktasına gelmiş, döviz rezervlerinde hızlı düşüşler yaşanmıştır. Hükümet, dolara endeksli kısa vadedeki borçları içeren “tesobono”ları ödemekte aciz kalınca kritik nokta aşılmıştır.
Meksika, dış bankaların da etkisiyle başkanlık seçimlerinden kısa bir süre sonra pesoyu devalüe etme kararı almıştır. Üstelik devalüasyon bazı yönlerden ekonomi üzerinde yıkıcı etkilere yol açmıştır. İlk olarak, %15 oranında yapılan devalüasyon yetersiz olarak algılanmış, devalüasyonun arkasında yeralan piyasalar tatmin edilememiş, hükümetin sabit pariteye endekslenen kredibilitesi kurban edilmiştir. İkincisi, devalüasyon konusunda işadamlarına danışan hükümet, bu kişilere yurtdışındaki yatırımcılara nazaran ekstra kar etme imkanı tanımış, böylelikle uygulanan politika hem içte hem dışta huzursuzluk yaratmıştır. Son olarak da, resmi yetkililer krizi izleyen günlerde yabancı yatırımcılarda bir güvensizlik, kendileri hakkında bir yetersizlik duygusu doğmasına neden olmuşlardır.
Belki de bu nedenlerle başlangıçtaki küçük oranlı devalüasyonun ardından Meksika Hükümeti’nin politikalarına karşı güven kaybı oluşmuştur. Peso, kriz öncesindeki değerine nazaran %50 değer kaybına uğramış, pahalılaşan ithalat sebebiyle de bir zamanlar tek haneli olan enflasyon rakamı yükselmeye başlamıştır. Pesoyu ve enflasyon oranını istikrara kavuşturabilmek için hükümet yurtiçi faiz oranlarını %80 seviyelerine çıkarmak zorunda kalmıştır. Yüksek faiz oranlarıyla da iç talep gerilemiş, krizi izleyen yıl içerisinde de Gayri Safi Yurtiçi Hasıla %7 oranında azalmıştır.
Krizin Meksika’daki politik istikrarı tepe taklak edebileceği korkusu, ABD Hükümeti’ni, Meksika’ya, hiç olmazsa güven ortamı tekrar tesis edilene kadar nefes alacak bir boşluk bulabilmesi umuduyla yüklü miktarda uluslararası borç vermeye zorlamıştır. Bu çaba başarıya ulaşmıştır. 1996 yılı boyunca büyüme artmış, Meksika tekrar uluslararası sermaye piyasalarına entegre olabilmiş, acil ihtiyacı varken aldığı borçları programa uygun bir şekilde ödeyebilmiştir.
Arjantin başlangıçta izlediği farklı kur rejiminin (para kurulu sistemi -peso bire bir parite ile Amerikan Doları’na bağlanmıştır ve para arzına eklenecek her pesonun rezervlerde karşılığı olması ilkesi getirilmiştir) kendisini Meksika krizinin olumsuz etkilerinden koruyacağını düşünmüştür. Gerçekten de Arjantin Kanonik Kriz Modeli’yle tanımlanan tipteki krizlerden kendisini koruyabileceğini ispatlamıştır. Aynı zamanda da, ülkenin Meksika ile olan zayıf ticari ilişkilerinin Arjantin’i krizin bulaşıcı etkilerinden koruyacağı beklenmiş olabilir. Yine de spekülatörler Arjantin’in yüksek oranlara ulaşan işsizliği azaltmak için para kurulunu terkedeceğinden şüphelenerek, Arjantin pesosuna karşı pozisyon almışlardır (bu tip bir spekülatif hareket İkinci Nesil Modeller’le açıklanabilmektedir).
Para kurulu sistemi uygulamasında, sermaye kaçışı para hacminde hızlı bir düşüşe yol açmıştır. Bu da bankacılık sisteminde Meksika krizi kadar olmasa da, ciddi sonuçlar doğurabilecek bir krize neden olmuştur. Her ne kadar Meksika örneğindeki miktarlara ulaşmasa da, bankacılık sektörünü desteklemek için uluslararası resmi borçlara ihtiyaç duyulmuştur.
Arjantin, Meksika’nın aksine para birimini savunmayı seçmiş, baskıların duracağına ve izlenen yöntemin doğruluğuna finans piyasalarını inandırmak için mücadele etmiştir. Nihayetinde 1996 yılında pozitif büyümeye ulaşılmıştır.
Latin krizi Avrupa örneğinin bazı özelliklerini taşırken, çoğu yönden de Avrupa’dan farklılıklar sergilemektedir. Ortak özelliklerden en çok göze çarpanı, krizin ya da kriz olasılığının finans çevrelerince çok geç farkedilmesi, çoğu kez de ekonomistlerin uyarılarına karşın hiç farkedilmemesidir. En önemli ayrılık ise, krizin etkileri konusunda ortaya çıkmaktadır. Baskı altında kalıp kalmama kriterine göre İngiltere ve Fransa bir çift, Arjantin ve Meksika ise diğer bir çift olarak algılanacak olunursa; ilk çiftte, birinci ülke devalüasyon sonrasında çok başarılı bir şekilde toparlanırken, devalüasyon yolunu seçmeyen ikinci ülke trajik sonuçlar yaşamamış, fakat ilk ülke kadar da iyi bir ekonomik performans sergileyememiştir. İkinci çiftte ise, her iki ülkede de ciddi durgunluklar yaşanmış, devalüasyon yapılan ülkede en azından başlangıçta büyük çöküşlerle karşılaşılmamıştır.

3.1.2 MEKSİKA 1994 ve TÜRKİYE 1995
Meksika 1994 para krizi ile Türkiye 1995 para krizleri arasında benzerlikler var mı? Bu soru şöyle de sorulabilir: Meksika ve Türkiye ekonomileri arasında benzerlikler var mı?
İki ayrı ülkede yaşanan krizleri anlamak için dünya iktisadında 1990’larda neler yaşandığına bakmak gerekir. 1990’lar, büyük ölçüde 1980’ler gibi, denizin değiştiği zamanlardır. Gelişmiş ülkelerde 1980’lerde uygulamaya konulan liberal iktisat siyaseti dünyanın diğer bölgelerinde de bu zamanlarda uygulanmaya başlanır. Faiz oranlarının gelişmiş ülkelerde düşük olması ise yatırımcıların gelişmekte olan ülkelere olan ilgisini artırır. Bu dönemde gelişmekte olan ülkelerde uygulanan iktisat siyaseti “Washington concensus” olarak adlandırıldı. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası yetkilileri, think tanklarda çalışanlar, büyük yatırımcılar, önemli ülke siyasetçilerinin buluşma yeri nedeni ile oluşturulan politikalara Washington concensus adı verildi. Washington consensus politika uygulamaları, belirli başarımlara değil iyimserliklere bağlı olarak, birçok yerde uygulandı. Bazı iktisatçılara göre para krizlerinin nedeni iyimserliktir. İyimserliğin nedeni siyasi olaylar ile iktisadi olayların biribirinden bağımsız varsayılmasıdır. Bunun iyi örneği Meksika krizidir.
Meksika Merkez Bankası başkanı Miguel Mancera bir yazısında krizden Meksika Merkez Bankası’nın sorumlu olmadığını savunmaktadır. Başkan’a göre uygulanan para politikası para piyasası ve yabancı para piyasası istikrarı açısından doğru bir politikadır. Kriz öncesi Meksika ekonomisinde parasal genişleme (yüzde 5.7) nominal gelir artışından (yüzde 10.4) önemli oranda düşük gerçekleşmiştir. Rezervlerdeki değişim, para arzındaki artış ile değil, büyük ölçüde siyasal gelişmelerle ilgilidir.
Meksika krizi uygulanan iktisat politikalarının ülkeyi dış şoklara karşı daha fragile yapmasından kaynaklanmıştır. Doğru iktisat (para) politikalarının uygulanması krize engel değildir. Ülke, önemli bir oranda dış yatırımcıların beklentilerine karşı duyarlı durumdadır.
Meksika krizi,Türkiye’de olduğu gibi birçok gelişmekte olan ülkede de etkisini göstermiştir.Bu etkileşimi anlamak amacıyla Türkiye’ye ait aşağıdaki tablo ve grafiğin incelenmesinde yarar vardır.
Aşağıda verilen sayılar, 1994 yılında beş milyar doların ülke dışına çıktığını göstermektedir. Sayı oldukça yüksekti
Tablo 1: Doğrudan Yatırımlar Portföy Yatırımı Kısa Vadeli Sermaye
Doğrudan Yatırımlar Portföy Yatırımı Kısa Vadeli Sermaye
1986 125 146 812
1987 106 282 50
1988 354 1178 -2281
1989 663 1586 -554
1990 713 547 3000
1991 783 648 -3020
1992 779 2411 1396
1993 662 3917 3054
1994(1) 123 1482 -2211
1995(1) 177 -673 3492
Kaynak:ANKA Ekonomik Bülteni,(1) Ocak-Mayıs
Krize net rezevlerdeki değişme açısından bakıldığında, 1995 yılının ilk beş ayında net rezervlerin aniden azalma trendinde olduğu görülmektedir. Aşağıdaki grafik net rezervler serisini göstermektedir.
Grafik 1: Net Rezervlerdeki Değişme

Kaynak:TCMB
Türkiye’de 1994 yılında yaşanan kriz bir para krizidir. Yatırımcıların Lira’ya güvensizliğinin kriz yarattığı düşünülmektedir. Kısa bir zaman diliminde Lira’dan ve Lira’ya bağlı varlıklardan (İMKB’daki kağıtlar ve Hazine bonosundan) kaçış ve kaçan sermayenin dolara çevrilmesi dolar kurunu yükseltmiş, net rezervleri azaltmıştır.


















DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

4.1 GÜNEY DOĞU ASYA KRİZİ, TÜRKİYE ve DÜNYA
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

4.1.1 KRİZİN OLUŞUMU VE NEDENLERİ
Bugün dünyanın belli bölgelerinde daha da belirgin şekilde hissedilen ekonomik krizi, küreselleşme olgusundan ayırmak oldukça güç gözükmektedir. Küreselleş menin ortamını hazırlayan iletişim teknolojisindeki gelişme ve dışa açık ekonomi politikaları önce sermayenin küreselleşmesine neden olmuş ve diğer süreçler bunu izlemiştir. İşte 1997 Temmuz ayında Tayland’ da başlayarak Malezya, Filipinler, Endonezya ve Güney Kore’ yi etkisi altına alan daha sonra dünyanın diğer bölgelerini etkileyen ekonomik krizin en önemli nedeni “Küreselleşen sermaye” dir.
Döviz ve hisse senedi piyasalarında başlayan ani düşüşle ortaya çıkan kriz öncesinde, söz konusu ülkelerin siyasetçileri ve iş adamları dünyadaki globalleşme sürecini 21. yüzyıla taşıdıklarını söylüyorlardı. Gerçekten de bölgenin yeni sanayileşmiş ve hızla gelişmekte olan “Kaptan” ekonomilerindeki yirmi yıllık aşırı büyüme, yabancı sermaye için karşı konulması mümkün olmayan bir ekim alanı oluşturuyordu. İşte bu süreç içerisinde yeni faaliyete başlayan işletmelerin ve faaliyetlerini genişletmek isteyen eski işletmelerin kredi taleplerini karşılamak için yeni yerli ve yancı bankalar birbirleriyle yarışmaya başladılar. Bu bölgedeki hızlı ekonomik büyüme, yüksek oranda yurtiçi tasarruflarla ile birlikte çok hızlı kaynak girişiminin de bir sonucudur.
Bu yüksek büyüme hızında 1996 yılının ikinci yarısına kadar hızla artan ihracatın da önemli bir yapı vardır. İhracata dayalı dışa açık büyüme modelini benimseyen bölge ülkeleri, kur politikası olarak da kendi para birimlerini ABD dolarına karşı sabitleme yolunu seçmişlerdir. Dolar karşısında bu paraların çok dar ölçüde dalgalanmasına izin veriliyordu. ABD doları 1990 yılından 1996 yılı ortalarına kadar dünya piyasalarında değer kaybedince bu ülke paralarının değeri de düştü. Özellikle Alman Markı ve Japon Yeni hususunda meydana gelen bu değer kaybı, bu ülkelerin ihracatlarının ucuzlayarak, dünya pazarında rekabet güçlerinin artmasına neden oldu. Fakat koşullar 1996 yılı ortalarında değişmeye başladı. Bu tarihten itibaren ABD doları bu kez hızla değer kazanmaya başlayınca, Güney-Doğu Asya ülkelerinin paraları da değerlenmeye başlayarak söz konusu ülkelerin paraları aşırı değerlenmiş paralar haline geldi. Bunun sonucunda ihracatları azaldı ve bu ülkelerin cari işlemler dengesi açıkları artmaya başladı.
Bölgeye giren yabancı sermaye bir taraftan üretim kapasitesini arttırıcı yatırımlara yönelirken, diğer taraftan sermaye piyasasına, riski çok yüksek projelere, lüks otel ve apartmanlara, bürolara, golf sahalarına, yani her türlü lüks gayri menkule devasa yatırımlar yapıldı. Bir başka deyişle bölgeye giren yabancı sermayenin çok önemli bir bölümü verimli olmayan projelere yöneldi. Giren paraların bir kısmının kötü yönetildiği, bir kısmının da suistimal ve rüşvet aracı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Belli bir aşamadan sonra “Golf Sahası” kapitalizmine yönelen paralar ihracatı ve verimli faaliyetleri uyaramadığı için heba oldu.
Bölge, paralarının aşırı değerli hale gelmesi sonucu artan cari işlemler dengesi açıkları, kısa vadeli dış borçlar ve sermaye girişleri ile kapatılmıştır. Bu ülkeler bu sayede krizin en önemli nedenlerinden biri olan yanlış döviz politikalarını sürdürebilmişlerdir.
Esasen 1994 yılı sonunda Meksika krizinin ardından dünyadaki portföy yatırımlarının Asya Pasifik ülkeleri finansal varlıklarına yöneldiğini ve kısa vadeli krediler şeklinde giren uluslar arası sermayenin cari işlemler dengesi açıklarına karşı önlem alınmasını geciktirdiğini söyleyebiliriz. Söz konusu sıcak para girişi ülkede döviz arzını arttırırken, döviz kurlarının yükselmesini önlemiş ve bölge ülkelerinin paraları aşırı değerlendirilmiş durumların sürdürebilmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, 1994 yılında Türkiye’ de yaşanan ekonomik kriz ile büyük bir benzerlik ortaya çıkmaktadır.
Güney Doğu Asya ülkeleri 20 yıldan bu yana ihracata yönelik sanayileşme politikalarının başarılı örneklerini sergilemişlerdir. Hızlı ve sürekli sanayileşme ülkelerin refah düzeyinde de çok belirgin ve önemli artışlara neden olmuştur. Ancak son 10 yıldır bölge ülkelerine son derece fazla miktarda giren yabancı sermaye bir taraftan yanlış kur politikasının sürdürülmesine olanak tanırken, bir taraftan da daha önce sözünü ettiğimiz verimsiz yatırımlara yönelmiştir.
Sermaye hareketlerindeki serbestleşme ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler sonucunda 1995 yılında uluslar arası döviz piyasasında bir günde el değiştiren döviz tutarı 1,2 trilyon dolara ulaşmıştır. Bu değer günlük dünya ticaret hacminin yaklaşık 50 katıdır. Bu miktarın yaklaşık yarısı ise spekülatif amaçlarla el değiştiren fonlardan oluşmaktadır.
Son yıllarda dünyanın uluslar arası nitelikte dolar, mark, sterlin, frank, yen vb. güçlü paraları yanı sıra, Güneydoğu Asya ülkelerinin paraları spekülatörlerin yatırım portföylerine girdi. Bu ülkelerin paralarına yatırım yapmak için bunların paralarını satın alacak dövizler de söz konusu ülkelere girerek döviz rezervlerinin artmasına neden oldu.
İlk olarak 1997 Mayıs ve Haziran aylarında Tayland’ ın hızla artan cari işlemler dengesi açıkları nedeniyle Tayland parası Baht’ ın değer kaybedeceği şeklinde bir beklenti içine giren spekülatörler, ellerindeki Baht’ ları satarak ABD doları satın almaya başladılar.Krizi başlatan bu ilk adımdan sonra Baht hızla değer kaybetmeye başladı. Ardından önce Endonezya ve daha sonra Malezya paralarından hızla bir kaçış başladı. Bankaların kısa vadeli dolar borçları nedeni ile, dolar kurunun giderek daha da artacağı beklentileri bunların dolar talebini önemli ölçüde arttırdı. Olaylar böyle gelişirken bir günde Endonezya’ da 16 banka battı. Bunu diğer ülkelerdekiler izledi. Azalan şirket karları ve iflaslar sermaye piyasalarını da karıştırdı. Özetle, mali kesimde başlayan kriz kısa sürede ekonomik krize dönüştü. Bütün bu gelişmeler üzerine bölge ülkeleri paralarını dalgalanmaya bıraktılar ve bu paraların değerlerinde çok önemli düşüşler meydana geldi. Krizi yavaşlatmak, daha fazla tahribat yapmasını önlemek amacı ile ardı ardına önlemler alınmaya başlandı. Önce faiz oranları yükseltilerek döviz kurlarındaki çok hızlı artışın önlenmesine çalışıldı. Bütün bölge ülkelerinde kamu kesimi harcamalarını kısıcı, kamu gelirlerini arttırıcı politikalara ağırlık verilmeye başlandı.
Meksika krizinin ardından 1995 yılında Halifax Kararları olarak adlandırılan IMF ve uluslar arası mali kuruluşların geliştirmeye çalıştıkları krizler için “erken uyarı sistemi” Güneydoğu Asya krizinde işlememiş, söz konusu kuruluşlar kendilerinden beklenen işlevi yerine getirememişlerdir. Ancak böyle ülkelerin başvurusu üzerine stand-by anlaşmaları ve diğer olanaklar harekete geçirilerek bölgeye tarihin en büyük yardım programı yapılmış bulunmaktadır.
Başlangıçta Güneydoğu Asya krizinin dünya ekonomisini büyük bir durgunluğa sokacağı görüşü hakimdi. Ancak daha sonra örneğin 1929 iktisadi bunalımı gibi bir bunalımın söz konusu olmayacağı anlaşıldı. Ancak buna rağmen kriz önce belli ölçüde Japonya’ yı daha sonra da Rusya ve Brezilya’ yı etkisi altına aldı. Küresel kriz sonucunda yaklaşık 400 milyar dolar dolayında sermaye gelişmekte olan piyasalardan geri çekildi. Dünya hammadde fiyatları önemli ölçüde düştü. Örneğin, petrol, demir ve pamukta % 30-40 arası fiyat düşüşleri meydana geldi.
4.1.2 MAKRO EKONOMİK GÖSTERGELER

1997-1998 Doğu Asya ekonomik, para ve mali krizinin nedeni nedir ?
Yaygın görüşe göre ; “mali panik” nedendir ? Bu görüş, alınan çeşitli kararları hedef gösterir. IMF direktörü Michel Camdessus, Tayland ve Güney Kore banka ve mali sistemlerini, kötü yatırım kararları, gizlilikleri ve hilekarlıkları nedeniyle suçlamaktadır. Yine ona göre, hükümetler paralarını dolara bağlı tutmaya çalışmakla yanlış yapmışlardı. Bürokratlar banka borçlanmalarını denetlememişlerdi. Ayrıca, her düzeyde çürümeye karşı mücadele zorunluydu.
Yirmibeş Avrupa Birliği ve Asya devletinin Nisan 1998 Konferansı, bunların yanında kısa dönemli sermaye akışlarının yarattığı sorunlara dikkat çekti. Spekülasyon kaynaklı döviz pazarları dalgalanmalarını krizlerde temel bir faktör olarak belirledi.
“Sıcak para” daki akıl almaz büyümenin yarattığı sorunlar doğrudur. (Uluslar arası şirket bankalarının ve öteki mali kurumların ve süper zenginlerin ellerinde biriken ve spekülatif ve kısa dönemli kar amacıyla dünya mali pazarlarını sürekli dolaşan para). Sıcak p aranın çapını anlatan bir kıyaslama verelim : Dünyanın döviz pazarlarında her gün 1,500 milyar dolar değerinde işlem gerçekleşiyor. Bu rakam günlük dünya ticaretinin yüz katıdır. Son 20 yıl içinde sermaye akışı üzerindeki devlet denetimleri genel olarak kaldırıldığından (liberalizasyon) ve yerine de henüz bir işleyiş çerçevesi getirilmediğinden, bu para anında ülkeden ülkeye, paradan paraya ve menkul değerlere atlayabiliyor.
Ancak, krizlerin temel nedeni başka yerdedir. Tabii ki, kriz başladıktan sonra “mali panik” durumu ağırlaştırmıştır.
Şimdi kapitalist krizlerin nedenini anlamamıza yardımcı olması için, önce Doğu Asya somutunda çeşitli makro-ekonomik göstergeleri ele alalım.
4.1.2.1. Cari Hesaplarda Dengesizlik
Ticaret açığı ve dış borcun GSYİH’ ye (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla) oranı, mali pazarlarda, ülkenin borç ödeme yeteneği hakkında ne zaman endişe yaratır ve ne zaman yeni borçlanma olanağı ortadan kalkar ?
Lawrence Summers, ABD Hazine Sekreter Yardımcısı, Meksika mali krizinin yıl dönümünde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu ; “GSYİH’ nin % 5’ ini geçen her cari hesap açığına özellikle de bu açık hızlı akçışlara açık biçimde finanse edilmişse, özel bir dikkat gösterilmelidir”.
Genel olarak kabul gören bu ölçütle, birçok Asya ekonomisinin durumu oldukça kritikti. Tablo 1’ de görüldüğü gibi1997’ de paraları çöken Asya ülkeleri, 1990’ larda büyük ve artan cari hesap dengesizliklerine sahipti.
Tablo 2 : Cari Hesap (GSYİH % si) Ulusal Gelir Hesabı Tanımıyla
Ülke 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996
Kore -1,24 -3,16 -1,70 -0,16 -1,45 -1,91 -4,89
Endonezya -4,40 -,440 -2,46 -0,82 -1,54 -4,25 -3,41
Malezya -2,27 -9,08 -4,06 -10,11 -11,51 -13,45 -5,99
Filipinler -6,30 -2,46 -3,17 -6,69 -3,74 -5,06 -5,86
Singapur 9,45 12,36 12,38 8,48 18,12 17,93 16,26
Tayland -8,74 -,861 -6,28 -6,50 -7,16 -9,00 -9,18
Hong-Kong 8,40 6,58 5,26 8,14 1,98 -2,21 0,58
Çin 3,02 3,07 1,09 -2,17 1,17 1,02 -0,34
Kaynak:Gökçe,D.,Seminer Notları,Boğaziçi Üniversitesi 1998,Yeni Yüzyıl Gazetesi,1 Aralık 1997
En büyük ve inatçı cari hesap dengesizliklerine sahip iki ülke Tayland ve Malezya idi. Tayland’ da cari hesap 1990’ların her yılında GSYİH’nin % 6’ sının üzerindeydi. 1995 ve 1996’ da ise % 9’ una ulaştı. Malezya’ nın durumu da aynı. Filipinler de öyle.
Kore’ de cari hesap açığı 1990’ ların başlarında düşük ve 1993’ de dikkate değmez bir durumda. Ama, 1993 sonrasında dengesizlik hızla büyüyor, 1995’ de GSYİH’ nin % 5’ ine yaklaşıyor.
Tablo 3’ de görüldüğü gibi, bu cari hesap dengesizlikleri asıl olarak büyük ticaret açıklarından kaynaklanıyor.





Tablo 3: Ticaret Dengesi (GSYİH % si) Ödemeler Dengesi Tanımıyla
Ülke 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996
Kore -0,81 -2,78 -1,37 0,19 -1,01 -1,40 -4,26
Endonezya 1,68 0,91 1,81 1,48 0,72 -1,03
Malezya 2,10 -3,82 1,40 -0,11 -1,59 -3,75 0,58
Filipinler -5,73 -3,00 -4,27 -8,53 -8,95 -8,80
Singapur 6,76 10,62 9,29 8,12 16,02 16,68 14,45
Tayland -7,75 -6,84 -4,71 -4,57 -5,23 -7,12 -6,55
Hong-Kong -3,60 -1,00
Çin 2,75 2,86 1,03 -1,91 1,41 1,71 2,15
Tayvan 5,00
Tayland verileri çeşitli kaynaklardan derlenmiştir (Economist Intelligence Unit Repors,
IMF’s Dec 1997 WEO and Asian Development Bank)

Hong-Kong 1990-93 arası ortalama olarak GSYİH’ nin % 7’ sinin üstünde, büyük cari hesap fazlasıyla başladı. 1993 sonrasında durum kötüledi. 1994’ de fazla GSYİH’ nin % 2’ sine düştü, 1995’ de % 2’ lik bir açığa dönüştü ve 1996’ da marjinal bir fazlada (% 0,6) kaldı. Hong-Kong’ un ticaret dengesi ise daha ciddi bir kötüleme gösterir. 1990 başlarının fazlaları, 1995 ve 1996’ da % 3,6’ lık ve %1,0’ lık açıklara dönüşmüştür.
Singapur’ da 1990’ lar boyunca çok büyük cari hesap fazlası gözlenmiştir (1990-93 arasında GSYİH’nin ortalama % 10’ u, 1994-96 GSYİH’ Nin % 16’ sına yükseliyor).
Çin’ de 1990-92 de cari hesap fazlası var (GSYİH’ nin % 1,5’i ), 1993’ de % 2’lik bir açığa dönüşüyor.
Tayvan’ da 1990’ larda cari hesap tutarları bir biçimde fazla gösteriyor, 1996 rakamıyla GSYİH’nin % 5’i gibi bir büyüklükte.
Cari hesaplarla ilgili bu ilk sayılar bile gösteriyor ki, para krizi dış rekabet sorunuyla bağlıdır. Gerçekten de, 1997’ de ilk saldırıya uğrayan ülkeler, 1990’ lar boyunca büyük cari hesap açıklarına sahip olanlardır (Tayland, Malezya, Filipinler, Kore, Endonezya). Küçük açıklara ya da fazlaya sahip olan ülkeler ise (Hong-Kong, Çin, Tayvan ve Singapur) ötekilerle kıyaslanmayacak kadar az değer kaybetmişlerdir.
Demek ki, ticaret dengesi nedeniyle ortaya çıkan cari hesap sorunları, Asya krizinin ortaya çıkışında anahtardır. Bunun ne anlama geldiğine daha ileride döneceğiz.

4.1.2.2. Döviz Kurlarında Yükselme
Döviz kurları değişmesinin, genel kredi talebi patlaması ve dış denge kötülemesindeki rolü nedir ?
Genel olarak döviz kuru yükselmesi (büyük miktarda sermaye iç akışı nedeniyle) rekabet kaybı ve ticaret dengesi kötülemesi getirir, ki bu da cari hesap açıklarını ödeme güçlükleri yaratır. Bu nedenle, gerçek döviz kuru yükselmesinin eşlik ettiği bir cari hesap açığı çok daha zor sürdürülebilir.
Yükselme, asıl olarak seçilen döviz kuru rejiminin, dolara endekslenmesinin sonucudur. İstikrarlı para politikası, büyük sermaye iç akışına yol açmıştır. Bu iç akış, iç enflasyon dünya enflasyonundan yüksek olduğu halde, yalnızca paranın düşmesini engellemekle kalmamış, aynı zamanda değer kazanmasına yol açmıştır. Bunun da cari hesap dengesizliklerine önemli katkısı olmuştur.
Paraların değer kazanmasının nedeni, doların 1995 ortalarından bu yana hızla güçlenmesiydi. 1991-1995 arasında dolar, yen ve mark karşısında inişteydi. Bu dönemde dolara bağlanmış As ya paraları da değer kaybetti. Ama 1995 sonrası dolar hızla yükseldi (yen/dolar oranı 1995’ de 80’ den 1997 yazında 125’ in üstüne çıktı ; % 56 değerlendi). Böylece, dolara bağlı Asya paraları da hızla yükseldi (ihracat mallarının uluslar arası pazarlarda fiyatları göreceli olarak arttı) ve bu büyük bir rekabet kaybı getirdi.
Asya ülkelerinin paralarını dolara bağlamalarının ana nedeni, iç yatırım projelerine finansman bulmaktı. Dolara bağlanınca borçlanmanın maliyeti düşüyordu çünkü finansörler risk bedelini düşürüyorlardı. Böyle bir politika, yüksek büyüme oranları tutturmak için gereken yüksek yatırım oranlarını sürdürme stratejisiyle tutarlıdır.
1990’ ı başlangıç kabul edersek, 1997 baharında döviz kuru Malezya’ da % 19, Filipinler’ de % 23, Tayland’ da % 12, Endonezya’ da % 8, Singapur’ da % 18, Hong-Kong’ da % 30 değerlendi. Bu demektir ki, Kore dışında 1997’ de çöken tüm paralar, önceki yıllarda önemli ölçüde yükselme yaşadılar.
Kore, Tayvan ve Çin gibi esnek döviz kuru rejimi uygulayan ülkeler ise tersine gerçek değer kaybetme yaşadılar.
Özetle bölge paralarının aşırı değer kazanması, dış rekabet sorununu azdıran bir faktör oldu. 1997 geldiğinde bölge paraları olması gerekenden çok fazla değer kazanmışlardı ve cari hesapları düzeltebilmek için gerçek değer kaybetme zorunlu olmuştu.

4.1.2.3. Gayrisafi Yurtiçi Hasılada (GSYİH) Büyüme
Yukarıdaki veriler kriz ülkelerinde cari hesap açıklarının büyük ve büyümekte olduğunu göstermekle birlikte, bu durumun böyle sürüp süremeyeceğinin değerlendirmesini yapmak için başka bazı göstergelerin de incelenmesi gerekir.
Öncelikle ekonomik büyüme ele alınmalıdır. Ekonomik büyüme hızı yüksekse, cari hesaplarda büyük açıklar sürüp gidebilir. Büyüme oranı daha yüksekse, cari hesap açığının GSYİH’ ye oranı, dış borçların GSYİH’ ye oranında daha küçük bir artış getirir ve ülkenin dış borçlarını servis yeteneğini arttırır.
Tablo 4 Asya ülkelerinin 1990’lardaki büyüme verilerini vermektedir.
Tablo 4 : GSYİH Büyüme Yüzdesi
Ülke 1990 1991 1992 1993 1994 1995
Kore 9,13 5,06 5,75 8,58 8,94 7,13
Endonezya 6,95 6,46 6,50 7,54 8,22 7,98
Malezya 8,42 7,80 7,41 9,24 9,46 8,20
Filipinler -0,51 0,34 2,12 4,39 4,76 5,67
Singapur 7,27 6,29 10,44 10,05 8,75 7,32
Tayland 8,41 7,77 8,27 8,85 8,68 6,66
Hong-Kong 4,97 6,21 6,15 5,51 4,40 5,00
Çin 9,19 14,24 13,49 12,66 10,55
Tayvan 7,60 6,80 6,30 6,50 6,00 5,70
Kaynak:International Finansal Statistics(IFS),February 1998
Tüm ülkelerde 1990’ larda GSYİH büyüme oranları çok yüksek olmuş, ortalama GSYH’ nın % 7 sini aşmış, bazen % 10 ‘ unu bulmuş. Bölgedeki ülkelerin çoğu, 1996’ da yavaşlama yaşamışlar ama hızlar çok yüksek olduğu için böyle bir yavaşlama dikkate alınmaya değmez.
Eğer cari hesap açıkları, büyüme hızı yüksekken daha sürdürülebilir oluyorsa, Asyalı ülkeler bu ölçüt açısından bir sürdürebilme sorunu yaşamadılar demektir. Ancak bazı tarihsel örneklerin yukarıda tanımlanan eğilime uymadığının da gözlemlenmesi gerekir. Özellikle 1979-1981 Şili ve 1977-1981 Meksika örnekleri akla geliyor. Her iki durumda da GSYİH’ nin krizden önceki yıllardaki gerçek büyüme oranı % 7’ nin üzerindeydi. 1990’ ların deneyimi (1994’ de Meksika ve 1997’de Çek Cumhuriyeti) daha karmaşık bir manzaranın varlığına yüksek ekonomik büyüme hızının bir dış şok büyüme hızını azalttığında ekonomiye krize daha açık duruma sokabildiğine işaret ediyor.
Yüksek ekonomik büyüme hızı, büyümenin gelecekte de süreceği yönünde aşırı iyimser beklentilere yol açtığı ölçüde, yatırım patlaması ve aşırı sermaye iç akışını beraberinde getiriyor. O zaman, büyümenin yavaşlamasına işaret eden dış şoklar beklentilerde ani değişikliğe ve sermaye akışında ters yöne hızlı bir değişime yol açarak nakit çöküşünün tetiğini çekebiliyor. Likidite krizi yüksek ekonomik büyüme hızıyla tutarsız olmadığı gibi, tam tersine büyüme hızı aşırı yüksekse daha olasıdır.
Bu açıdan Asya’ daki “ekonomik mucize” nin nedenlerini anlamak önemlidir. Sorun üretim artışının ne kadarının toplam faktör verimliliği (TFV) ve ne kadarının da girdilerdeki sermaye ve emekteki artış sonucunda olduğudur. Asya ekonomik “mucizesi” TFV’ nin artışı sonucunda değil, asıl olarak yüksek yatırım ve emek girdilerinin kullanımındaki yüksek büyüme sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bu demektir ki, istihdamın büyüme oranında ve yatırım oranlarında kaçınılmaz bir düşüş beklenmeliydi. Yüksek büyüme oranları uzun vadede sürdürülemeyecekti.
Buraya dek ele aldığımız dengesizliklerin ortaya çıkmasında rol oynayan birkaç faktörün yeniden altını çizelim ;
1. Japon ekonomisinin 1990’ lar boyu süren uzun durgunluk (stagnasyon) dönemi, Asya ülkelerinin Japonya’ ya yaptıkları ihracatta önemli yavaşlama getirdi.
2. ABD dolarının yen ve Avrupa paraları karşısındaki hızlı yükselişi, dolara bağlanmış Asya paralarının rekabet konumlarını bozdu. Çin parasının 1994’ de % 50 devalüe edilmesi de bölgede rekabet basıncını yükseltmişti.
3. Belirli endüstri sektörlerindeki talep daralması (örneğin, 1996’da semi kondüktörlere olan talebin düşmesi) 1996 ve 1997’ de bölgenin çeşitli ülkelerinde ihracatta yavaşlamaya neden oldu.



4.1.2.4. Rekabet Devalüasyonları
1997 yılındaki ilk değer kaybetme dalgasıyla “efektif” gerçek döviz kuru değişti ve nominal döviz kuru dolara bağlanmış ülkelerin rekabet konumları kötüledi. Bu durumda ülke paraları birbiri ardına değer kaybetmeye başladı. Hatta Tayvan ve Singapur gibi cari hesap fazlasına sahip ülkeler bile rekabet konumlarını koruyabilmek için sonunda devalüasyona gitmek zorunda kaldılar.
Grafik 2:Güneydoğu Asya Ülkelerinin Para Birimlerinin Devalüasyonu
Kaynak:International Finacial Statistics, Şubat 1998

4.1.2.5. Enflasyon
Enflasyon oranlarına bakmak da yararlıdır, çünkü para değerlerinin başka bir paraya endekslendiği ya da yarı endekslendiği durumlarda dış endeksin yaşadığından daha yüksek enflasyon oranları paranın gerçek değer artışına, maliyetlerin yükselmesine ve rekabet zorluklarına yol açar. Sonunda da söz konusu endekslenmeyi sürdürülemez kılar.
Tablo 5 Asya’ daki enflasyon oranlarının vermektedir.
Tablo 5 : Enflasyon Oranları
Ülke 1990 - 1991 1992 1993 1994 1995 1996
Kore 9,30 6,22 4,82 6,24 4,49 4,96
Endonezya 9,40 7,59 9,60 8,53 9,43 8,03
Malezya 4,40 4,69 3,57 3,71 5,28 3,56
Filipinler 18,70 8,93 7,58 9,06 8,11 8,41
Singapur 3,40 2,32 2,27 3,05 1,79 1,32
Tayland 5,70 4,07 3,36 5,19 5,69 5,85
Hong-Kong 11,60 9,32 8,52 8,16 8,59 5,98
Tayvan 3,60 4,50 2,90 4,10 3,70 3,10
Kaynak:International Financial Statistics(IFS)
Tüm ülkelerde enflasyon oranları 1990’larda oldukça düşüktür. Yalnızca Filipinler ve Hong-Kong bir ölçüde farklılık göstermektedir.

4.1.3 KRİZİ TÜRKİYE EKONOMİSİNE ETKİLERİ
Güneydoğu Asya’ da oluşan krizin sonucunda yapılan devalüasyonlarla, söz konusu ülkelerin özellikle dokuma, giyim, tekstil gibi hafif sanayi ürünlerinde önemli fiyat avantajları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu ürünler ise Türkiye’ nin ihracat ürünleridir. Kriz bu yolla Uzakdoğu’ dan Türkiye’ ye girmiştir. Rusya’ daki kriz özellikle yurtdışı müteahhitlik sektörünü ve dolayısıyla da inşaat sektörünü etkilemiş bulunmaktadır. Bu kesim ise ekonominin diğer kesimlerine talep yaratan son derece önemli kesimlerden birisidir. Sonuçta ortaya çıkan talep daralması diğer sektörleri de etkileme eğilimine girmiş bulunmaktadır.
Türkiye’ de krizin etkileri 1998 yılında ortaya çıkmaya başladı. Büyüme hızı önemli ölçüde geriledi. 1997’ de yüzde 8 dolayında gerçekleşen büyüme hızının 1998 için % 1’ in biraz üzerinde olacağı tahmin edilmektedir. Aslında bu kriz olmasaydı da Türkiye ‘de her şey çok düzgün değildi. Bir başka deyişle bu kriz Türkiye’ de zaten var olan sorunları biraz daha derinleştirmiş bulunmaktadır. Eğer Türkiye ekonomisi dünya ekonomisi ile daha fazla bütünleşmiş olsa idi, krizin etkileri çok daha fazla hissedilirdi. Gerçekten Türk yatırımcıların Güneydoğu Asya’ da ne anlamlı bir portföy yatırımı, ne de diğer türde yatırım mevcuttur. Aynı şekilde Türk Lirası da yabancı yatırımcıların portföylerinde çok önemli bir yatırım aracı olarak yer almamaktadır. Türkiye’ den kriz nedeni ile çıkan paranın 7-8 milyar dolar dolayında olduğu belirtilmektedir. Türkiye halen yaklaşık 20 milyar dolarlık döviz rezervine sahip bulunmaktadır. Ancak Rusya’ daki kriz Türkiye’ yi hem inşaat sektörü ile, hem de bavul ticaretindeki duraklama ile Güneydoğu Asya krizinden daha fazla etkilemiş bulunmaktadır.
Son anda Türkiye’ de yaşanan ekonomik durgunluk bir ölçüde küresel kriz ile ilgili ise de, belki daha büyük ölçüde kendi krizimiz ile ilgilidir.
Kamu kesiminin neden olduğu yüzde 40-50 dolayındaki reel faizler kanaatimizce ekonomideki durgunluğun en önemli nedenlerinden birisidir. Bu yüksek reel faizler bankacılık kesimini de topladığı fonları devlete aktaran bir yapı içine sokmuştur. Bir başka deyişle finansal kesim temel işlevini yerine getirememektedir.
Türkiye ekonomisindeki büyüme büyük ölçüde dış kaynaklara bağlıdır. Dış kaynak bulma olanaklarının küresel kriz nedeni ile kısıtlanmış olması da Türkiye ekonomisindeki gelişme hızının düşmesine neden olmaktadır. Oysa şu anda dış kaynak ihtiyacı çok yüksek düzeyde bulunmaktadır. Zira 1999 yılındaki yaklaşık 38.5 milyar dolarlık borç servisinin yine yaklaşık 15 milyar dolarlık kısmı 1999 yılının ilk 3 ayında yapılmak zorundadır. Bu da dış kaynak bulunamadığında faizlerin daha da yükselme ihtimalini ortaya koymaktadır.
Türkiye dış ticaretinin % 80’ ini gerçekleştirdiği Avrupa Birliğindeki gelişme hızının % 2,5 dolayında kalacağı tahmin edilmektedir. Bu bölgedeki gelişme hızının % 4-4,5 tan % 2,5’ a düşmesi Türk ihraç ürünlerine olan talebin de çok fazla artamayacağı anlamına gelmektedir. Ancak Türkiye’ nin rekabet gücünü kaybetmemesi açısından Türk Lirasının aşırı değerlendirilmiş konumunda olmaması son derece büyük bir önem taşımaktadır.
Bu ortamda dahi Türkiye eğer kamu kesimi ve finans kesimini normal işleyiş düzenine sokacak önlemleri alabilirse, 1999 yılının yaz aylarından itibaren ekonomi turizm ve tarım kesiminin etkisi ile yavaş yavaş canlanma eğilimine girebilir. Bütün bunların yanı sıra, uluslar arası kuruluşlardan sağlanabilecek dış kaynak, krizin daha hafif atlatılmasını sağlayacaktır.
Türkiye ekonomisi henüz dünya ekonomisi ile arzu edildiği veya gerektiği ölçüde bütünleşebilmiş değildir. Türkiye’ nin küresel krizden çok daha büyük ölçüde etkilenmemesinin nedeni budur. Şu anda Türkiye ekonomisinde yaşanan kriz bir kısmı küresel, diğer kısmı ise tamamen yerli olan, kamu ve finans kesimi kaynaklı reel bir krizdir.
Güneydoğu Asya krizinden çıkarılacak en önemli ders ise, enflasyonu önlemek için döviz kurlarının sabitlenerek çıpa olarak kullanılmasının çok büyük olumsuzluklar doğuran bir uygulama olduğudur.

4.1.3.1 Krizin Türkiye’ deki Etkilerinin Değerlendirilmesi
Yukarıda da açıklanmaya çalışıldığı üzere, Doğu Asya piyasalarında yaşanan ve tüm dünya geneline yayılma eğilimi gösteren krizin bölge ekonomileri üzerindeki etkisi nasıl olursa olsun bundan Türkiye ekonomisi ve ihracatı da doğrudan etkilenmektedir.
Aslında bu durum, Türkiye’ nin 1980 yılından bu yana uygulamakta olduğu ve amaçlarından birisinin de dünya piyasalarıyla entegrasyon olan ekonomi politikalarında önemli aşamalar kaydettiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Doğal olarak dünya ile entegrasyonun derecesi arttıkça dünya piyasalarından etkilenme oranı da artmaktadır. Burada önemli olan nokta Türkiye’ nin ortaya çıkan bu krizlerden ekonomisini en az zararla kurtarmanın hatta bu krizlerden yarar sağlayarak çıkmanın yollarını bulmasıdır.
Dolayısıyla Türkiye’ nin yaşanan bu son krizden etkilenmemesi mümkün değildir. Bölge ülkelerinin devalüasyona bağlı olarak rekabet güçlerini arttırmalarının kısa vadede ülkemiz ihracatını olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Bu etkinin 1998 yılı içerisinde hissedilmesi çok büyük ihtimal dahilindedir. Bu gerçekle birlikte yaşanan bu krizin etkilerinin tek boyutlu olarak incelenmesinin de doğru olmayacağı düşünülmektedir.
Gittikçe daha kompleks bir hal lalan dünya ekonomisi ve ticaretinde yaşanan bu krizin ülkemiz ekonomisi üzerinde yaratacağı etkilerin de karmaşık ve çok boyutlu olması doğaldır. Nitekim, yukarıdaki açıklamalardan da görüleceği üzere, Türkiye açısından hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Burada önemli olan husus Türkiye’ nin ekonomisini ve sanayi yapısını sağlam temellere oturtması ve ihracatını bu sağlam ekonomik yapıya dayandırmasıdır. Bu sağlandığında dünyanın diğer bölgelerinde yaşanacak bir krizin ekonomimiz ve ihracatımız üzerindeki olumsuz etkileri de en aza indirilmiş olacaktır.
Kısa vadede Türkiye’ nin söz konusu kriz sonucunda ortaya çıkan durumdan azami faydayı elde etmesi için 1998 yılında alması gereken tedbirler ise şöyle özetlenebilir ;
1. Türkiye özellikle bölgeden kaçacak olan kısa vadeli yabancı sermayeyi ürkütmeyecek bir kur politikası uygulamalıdır. Bir başka deyişle, izlenecek kur politikası ile faiz oranları arasında var olan hassas denge gözetilmelidir.
2. Ayrıca, hükümetimizin 1998 yılında izlemeyi planladığı ve ekonomik büyümenin belli oranlarda yavaşlamasını hedefleyen ekonomik politikaları, üreticilerin dış pazarlara yönelmelerini sağladığı ölçüde ihracatımızın krizden olumsuz etkilenmesinin önüne geçilebilecektir.
3. Doğu Asya’ da yaşanan krizden en çok AB ve ABD pazarlarına yönelik tekstil-konfeksiyon ve elektrik-elektronik sektörleri ihracatımız olumsuz etkilenecektir. Bu gerçekten hareketle ihracatımızın desteklenmesinde önemli rol oynayan Eximbank’ ın 1998 yılında kullandıracağı kredilerde Pazar ve sektör açısından selektif davranması ve anılan Pazar ve sektörlere öncelik vermesinin yerinde olacağı düşünülmektedir.
4. Ülkemizin bölgeden yaptığı ithalat içinde yer alan ham ve ara girdilerin fiyatlarında yaşanacak düşüş, üreticilerimize belli bir maliyet avantajı sağlayacaktır. Bu nedenle, ham ve ara girdi ithal eden üreticilerimizin bu bakımdan aydınlatılmaları ve ithalatlarında anılan pazarlara yönlendirilmeleri yerinde bir uygulama olacaktır. Bu çerçevede, 1998 yılında bölge ülkelerinden ülkemize getirilecek “Alım Heyetleri” kapsamında iş adamlarımız ile bölge iş adamları arasındaki işbirliği olanaklarının geliştirilmesi, ithal talebinin bölgeye kayması açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır.









BEŞİNCİ BÖLÜM
5.1. RUSYA KRİZİ,TÜRKİYE ve DÜNYA
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
5.1.1 RUSYA KRİZİ,NEDENLERİ,GELİŞİMİ ve ETKİLERİ
1997 yılın Temmuz ayında ortaya çıkan Ekim ayında iyice derinleşerek etkileri belirginleşen ve 1998 yılında da başta G. Kore ve Endonezya’da etkilerini gösteren Asya Krizi’nden hemen hemen tam bir yıl sonra dünya ekonomisi yeni bir krizle karşı karşıya kalmıştır: Rusya Krizi. Uzakdoğu krizi sonrasında ekonomik ve mali krizin nerelere yayılacağı tartışılmaya başlanmıştır ve krizin yayılma ihtimalinin en yüksek olduğu ülkelerden birisinin de Rusya olduğu konusunda bir çok kesim görüş birliğine varmışlardır. Şüphesiz bu düşüncenin çok geçerli nedenleri ve temelleri bulunmaktaydı. Her nekadar dünya ekonomisi ve mali piyasalarla entegrasyon süreci Uzakdoğu ülkelerinden çok farklı olsa da, gelişme yolundaki bir ülke olarak Rusya’nın sözkonusu ülkelerle birçok ortak yönü de bulunmaktadır. Bununla birlikte, çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde belirtilmeye çalışılacağı üzere, Rusya’yı krize sürükleyen kendine özgü, Uzakdoğu krizinden bağımsız çok önemli yapısal sorunları bulunmaktaydı. Rusya Krizinin, Uzakdoğu Krizi ile bağlantılı olan ve olmayan iki ayrı nedeni bulunmaktadır. Mali piyasaların yapısı itibariyle Uzakdoğu ülkeleri ile benzerlik gösteren ve yine anılan ülkeler gibi ekonomik kalkınmasını sağlamak ve ekonomik reformlarını yapabilmek için yabancı sermayeye ihtiyacı olan Rusya, Uzakdoğu Krizi nedeniyle ortaya çıkan kaynak bulma veya en azından var olan uluslararası kaynakların maliyetinin artması sıkıntısından doğrudan etkilenmiştir. Bu bakımdan, Rusya Krizi ile Uzakdoğu Krizi arasında doğrudan bir ilişki olduğu söylenebilir.

5.1.1.1.Krizin Temel Nedenleri:

Enflasyon oranında görülen büyük çaplı düşüş, GSYİH’nın 1991 yılından bu yana ilk kez pozitif bir büyüme göstermesi gibi olumlu makro ekonomik gelişmelere karşın, 1998 yılı başı itibariyle Rusya krize sebep olan çarpıklıkları bünyesinde bulunduruyordu.


Tablo 6: Rusya Federasyonu, Büyüme ve Enflasyon

1994 1995 1996 1997 1998T 1999T
Cari GSYİH, (Milyar US$) 277 357 440 450 434 444
Reel GSYİH % Büyümesi -12.6 -4.0 -2.8 0.8 -1.0 1.0
Enflasyon 224 131 22 11 6.8 5.0
İşsizlik Oranı 7.0 8.8 9.1 9.3 9.0
Kaynak: IMF, Carnegie Endowment for ınternational Peace, Russian and Eurasian
Program: Briefing on the russian Economy by Anders Aslund, June 8, 1998.
T:Tahmin

Rusya’nın karşı karşıya bulunduğu yapısal sorunlardan birisi, G. Kore, Endonezya ve Malezya’da da benzerleri görülen “crony kapitalizm” adı verilen ilişkiler ağından kaynaklanmaktadır. Yine bu ilişkiler ağı ile bağlantılı diğer bir sorun ise, Rusya’da oluşan “kayıt dışı ekonomi” ve buna bağlı olarak gelişen “mafya” olgusudur. Bugün itibariyle Rusya ekonomisinin yaklaşık yüzde 50’sinin kayıt dışı olduğu tahmin edilmektedir.

Rusya’da denetim dışında olan ve bu nedenle önemli bir sorun teşkil eden kurumlardan birisi de “bankacılık sistemi” dir. 1991 yılında yaşanmaya başlanan ekonomik değişim sürecinde, yabancı ve özel sermayenin bankacılık sektörüne girmesine olanak tanınması ile birlikte, Rusya’da çok sayıda banka kurulmaya başlanmıştır. Yüksek getirili kur işlemleri, yüksek faizli devlet borçlanma kağıtları sayesinde yüksek kar marjlarıyla çalışmanın mümkün olduğu Rusya’da banka sayısı IMF’nin rakamlarına göre, 1994 yılında 2.517, 1995 yılında 2.295 ve 1997 yılında 2.030 olmuştur. krediler çoğu zaman geri ödeme kapasitesi düşük olan firmalara verilmekte, bu ise bankaların mali yapısını sağlıksız bir hale sokmaktadır. Ancak, yüksek enflasyon, mevcut muhasebe sisteminin yetersizliği ve denetim alanındaki eksiklikler nedeniyle, mali yapılardaki bu bozukluk bankalarca gizlenebilmektedir. Gelinen bu noktada birçok bankanın batma noktasında olduğu bilinmektedir. Nitekim son kriz sonrasında Rusya’nın en büyük ilk beş bankası, yükümlülüklerini karşılayabilmek için birleşme yönünde bir karar almak zorunda kalmışlardır.

Aslında bu alandaki asıl sorun bankaların sayısı ve hatta teknolojik altyapı ve yönetim alanındaki eksiklik değildir. Banka sayısındaki tüm bu artışa rağmen, bankacılık sisteminin, Rusya’da sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı finanse edebilecek derinlikte ve finansal büyüklükte olmaması asıl sorunu teşkil etmektedir. Zira, Rusya’da bankaların toplam varlıklarının GSYİH içindeki payı yüzde 28 düzeyindedir. Bu oran OECD Ülkelerinde yüzde 80 seviyesine kadar yükselmektedir. Bu ise, Rusya’da mali sistemin zayıflığının ve derin olmadığının bir işareti olarak değerlendirilmektedir.
Rusya’nın karşı karşıya kaldığı sorunlardan bir diğeri ise birçok uzman tarafından krizin en önemli nedenlerinden birisi olarak gösterilen modası geçmiş ve etkin bir şekilde işlemeyen “vergi sistemi”dir.

Tablo 7: Vergi Gelirleri ve Hükümet Harcamalarının GSYİH’ya Oranı:
1992 1993 1994 1995 1996 1997
Vergi Gelirleri 28,4 27,8 25,7 24,8 23,7 -
Federal Gelirler 16,6 13,7 11,8 12,1 11,9 10,8
Bölgesel Gelirler 11,8 14,1 13,9 12,7 11,8 -
Hükümet Harcamaları 67,1 42,1 38,3 30,6 32,2 -
Federal Harcamalar 55,9 27,8 24,3 17,6 19,8 18,3
Bölgesel Harcamalar 13,0 17,0 17,5 14,5 14,7 -









Kaynak:DPT


Yukarıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği üzere, 1992 yılından sonra gerek federal gerek bölgesel düzeyde, yeni ekonomik koşullarını ihtiyaçlarına cevap veremeyen vergi sistemi nedeniyle vergi gelirlerinde belirgin bir azalma göze çarpmaktadır. Bu yıllar içerisinde GSYİH’nın reel anlamda küçüldüğü de dikkate alındığında, yaşanan bu oransal düşüşün boyutlarının daha ciddi olduğu ortaya çıkmaktadır. Mevcut vergi mevzuatı -yukarı da değinildiği üzere hükümet ile bazı büyük firmalar arasındaki ilişkiler ağıyla da bağlantılı olarak- bazı firmalara doğrudan ya da dolaylı olarak önemli muafiyetler ve indirimler sağlamaktadır. Bu muafiyetlerin yanısıra birçok firma yetersiz denetimler nedeniyle, ödemeleri gereken vergileri ödememektedirler. Bazı hesaplamalara göre; Rusya’da ancak tahakkuk eden vergilerin % 50’si toplanabilmektedir. Vergi borçları bulunan firmaların birçoğunun ise devlet kuruluşları olması sorunun bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Aslında vergi sistemindeki sorun, vergi oranlarındaki düşüklük değildir. Rusya’nın acil bir şekilde, vergi oranlarını düşüren, ancak hemen hemen tüm kesimleri kapsayacak yani vergi tabanını genişletecek, tüm mükelleflere tarafsız bir şekilde yaklaşacak ve bu sayede Rus ekonomisine en az yük getirecek yeni bir vergi sistemine ihtiyacı bulunmaktadır.

Rusya’nın vergi gelirlerindeki düşüklüğün diğer nedenleri ise, GSYİH’da görülen reel düşüş ve dış ticaret alanında yapılan liberalleşme çabaları sonucunda düşen gümrük vergileri olmuştur. Tüm bu olumsuz koşullar nedeniyle, 1996 ve 1997 yıllarında makro ekonomik dengelerde elde edilen (özellikle enflasyonun düşürülmesi ve GSYİH artış oranınındaki düzelme) başarılı sonuçlara rağmen hükümet gelirlerinde yeterli artış sağlanamamış ve bütçe açıkları kapatılamamıştır. Vergi gelirlerini artırmakta başarılı olamayan hükümet ise çareyi harcamaları kısmada bulmuştur. Nitekim, yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere, 1992 yılında yüzde 67.1 olan kamu harcamalarının GSYİH oranı 1996 yılında yüzde 32.2’ye kadar gerilemiştir. Bu düşüşte, devletin özelleştirme sonucunda özel sektöre geçen işletmelere yönelik sübvansiyonları kesmesinin, eski SSCB’ne bağlı Cumhuriyetlere gönderilen fonların ve ithalata verilen desteğin 1994 yılından sonra sıfırlanmasının önemli rolü olmuştur.

1998 yılına Rusya yukarıda belirtilen önemli yapısal sorunların yanısıra Uzakdoğu’da ortaya çıkan krizin de olumsuz yansımalarıyla girmiştir. Kasım 1997 yılında Uzakdoğu krizine bağlı olarak diğer dünya borsaları gibi Moskova Borsasında da ciddi düşüşler yaşanmıştır. Şüphesiz, mali açıdan zaten zor durumda olan Rusya, sözkonusu kriz nedeniyle daha yüksek faiz karşılığında borçlanabilir hale gelmiştir. Aslında, Rusya’nın dış borçları ve dış borç servisinin gelişimi incelendiğinde, yaşamış olduğu krizin nedenlerinden biri rahatça görülebilmektedir.

Tablo 8: Rusya’nın Dış Borç ve Dış Borç Servisi: (Milyar $)

1994 1995 1996 1997 1998T 1999T
Dış Borçlar 119,8 120,4 124,1 118,9 118,6 114,2
Dış Borç Servisi 2,3 5,3 8,0 10,5 14,1 20,9
Kaynak: IMF Worl Economic Outlook, May 1998, T: Tahmin

Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere, son dönemde Rusya açısından sorun dış borç miktarındaki artış değildir. Asıl sorun dış borç geri ödemelerinde (ana para +faiz) görülen yükselmedir. Bu ise, hem dış borçların ödeme vadelerinin kısaldığını bir başka deyişle kısa vadeli borçların genel borç içindeki payının yükseldiğini ve borçlanma maliyetlerinin geçmişe göre artmış olduğunu göstermektedir.
Yukarıdaki tablo, Rusya’nın cari işlemler açığının seyri ile birlikte dikkate alındığında daha anlamlı bir hal almaktadır. Son zamanlarda Rusya’nın dış ödemeler dengesinde görülen bozulmada Rusya’yı sıkıntıya sokan bir başka gelişme olmuştur. Aslında geçiş süreci döneminde Rusya’nın en başarılı olduğu alanlardan birisi dış ticaret olmuştur. İthalat rejiminde gerçekleştirilen liberalleşmeye karşılık dış ticareti ve cari işlemler dengesi sürekli olarak fazla veren Rusya’da, tablonun 1997 yılına gelindiğinde değiştiği görülmektedir. 1997 yılında Rusya’nın cari işlemler dengesi açık vermeye başlamıştır. Bu trendin 1998 ve 1999 yıllarında da artarak devam etmesi beklenmektedir.

Tablo 9:Rusya’nın Dış Ticaret ve Cari İşlemler Dengesi (milyar $)

1993 1994 1995 1996 1997 1998T 1999T
İhracat 44,3 66,3 79,1 90,5 88,7 81,3 85,1
İthalat 32,8 50,5 57,9 73,9 74,8 74,1 77,0
Dış Tic. Dengesi 11,5 15,8 21,2 16,6 13,9 7,2 8,1
Cari İş. Dengesi 2,6 10,4 4,5 2,2 -1,2 -6,0 -7,0
Kaynak: IMF Worl Economic Outlook, May 1998, IFS 1996 Yearbook, IMF Survey T: Tahmin

Cari işlemler dengesinde görülen bu açığın en önemli nedeni şüphesiz, Rusya’nın en önemli ihraç kalemleri arasında bulunan başta petrol olmak üzere doğal kaynaklarının fiyatlarında görülen düşüştür. Petrol fiyatlarında yüzde 50’lere varan düşüşler yaşanması, ihracatının % 36’sını petrolün oluşturduğu Rusya’yı olumsuz yönde etkilemiştir, özellikle Uzakdoğu Krizinin yaratmış olduğu talep daralmasının etkisiyle düşen petrol fiyatlarının Rus Hükümetine maliyetinin 35 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Tüm bu gelişmeler, Rusya’yı krize götüren bir yöne sokmuştur. Yukarıdaki tabloyu özetlemek gerekirse, Rusya’nın mali yönden bir çıkmaza girdiği görülmektedir; Cari işlemler dengesinde oluşan açık, dış borç, ana para ve faiz ödemelerinde görülen artış, vergi gelirlerindeki düşme, bankacılık sisteminin içine girmiş olduğu sıkıntılı durum ve mali açıdan Rusya’nın ihtiyaçlarını karşılayamaması, birçok alanda serbest piyasa ekonomisinin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlayacak kurumsal ve yasal altyapı eksikliği ve ortaya çıkan kamu açıkları, ödenemeyen ücret ve maaşlar, bir türlü yapılamayan sosyal güvenlik reformunun bütçeye getirdiği yük. Tüm bunlar arka arkaya sıralandığında Rusya’nın ne kadar zor bir tablo ile karşı karşıya kaldığı anlaşılmaktadır. Rusya Federasyonu içine girmiş olduğu bu finansal krizi aşmak için elindeki araçları da tam olarak kullanamamaktaydı. Zira, tüm bu sıkıntılara paralel olarak, Merkez Bankası’nın başarı ile yürüttüğü enflasyonla mücadele programı çerçevesinde izlediği sıkı para politikası nedeniyle, sözkonusu açıklar para basımı ile finanse edilememekteydi. Bu nedenle tüm bu sorunları aşmak için para basılması yoluna da başvurulamıyordu. Bu durum karşısında Rus Hükümeti, borçlarını, kamu kesiminde çalışan işçilerin ücretlerini ve emekli maaşlarını ödeyebilmek için 1995 yılından itibaren yoğun bir şekilde kısa vadeli borçlanma yoluna gitmiştir. Rusya için sonun başlangıcı olarak değerlendirilen bu süreçte asıl vahim olan, Rus Hükümetinin bu yolla elde ettiği kaynakları, yapısal sorunları çözmek, gerekli yatırımları yapmak için kullanmak yerine, bir türlü düzeltilemeyen sosyal güvenlik sistemi ve maaş ödemeleri gibi karşılıksız transferler için kullanmış olmasıdır. Bu süreç sonucunda Rusya'nın, 118 milyar dolar dış borcunun yanısıra, piyasalarda yaklaşık yüzde 30’u yabancıların elinde olan 70 milyar dolar civarında da hazine bonosu dolaşmaya başlamıştır.

Aslında, kamu borçlarının GSYİH’ya oranı diğer batı Avrupa ülkelerinden çok fazla olmamasına rağmen, asıl sorun izlenen bu politika neticesinde borçların çoğunun kısa vadeli olmasından kaynaklanmaktadır. Bir çoğunun vadesi haftalık olan bu bonoların faizleri zaman zaman yüzde 150’ye kadar çıkmaktadır. Enflasyon oranının yüzde 15’ler düzeyinde olduğu dikkate alındığında, sözkonusu bonoların devlete ne kadar ağır bir yük getirdiği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

5.1.2.RUSYA KRİZİ ve TÜRKİYE

5.1.2.1 Mevcut Ticari ve Ekonomik İlişkiler:

Şüphesiz, ekonomik ve ticari ilişkiler açısından Türkiye’nin en önemli partnerlerinden birisi olan ve aynı zamanda hemen yanı başındaki komşusu konumunda bulunan Rusya’da yaşanan ekonomik ve siyasi kriz tüm dünya ekonomileri gibi Türkiye’yi de yakından etkilemiştir. Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında sözkonusu ülke ile ticari ve ekonomik ilişkilerde çok önemli gelişmeler yaşanmıştır.

Tablo 10: Türkiye’nin Rusya Federasyonu ile Ticari İlişkileri: Milyon$

YILLAR İHRACAT İTHALAT DENGE HACİM İTH./GEN İTH(%) İHR/GEN İHR(%)
1992 438 1.040 -602 1.479 4,55 2,98
1993 499 1.542 -1.043 2.041 5,24 3,25
1994 820 1.045 -225 1.866 4,49 4,53
1995 1.238 2.082 -844 3.321 5,83 5,72
1996 1.512 1.912 -400 3.424 4,38 6,51
1997 2.057 2.174 -117 4.231 4,47 7,84
1997(1-6) 914 1.018 -104 1.933 4,57 7,36
1998(1-6) 776 1.071 -295 1.847 4,64 6,10
Kaynak:IFS,(1-6):Ocak-Haziran

Yukarıdaki rakamlardan da görüleceği üzere, iki ülke arasındaki ticari ilişkiler, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında çok hızlı bir gelişim sürecine girmiştir. 1992 yılında 438 milyon dolar olan ihracatımız 1997 yılına gelindiğinde yüzde 369 oranında artmış ve 2.057 milyon dolar seviyesine yükselmiştir. Bu gelişme neticesinde anılan ülkenin genel ihracatımız içindeki payı da yüzde 2,9'dan yüzde 7,8’e kadar çıkmış ve Rusya birçok geleneksel ihraç pazarımızı geride bırakarak Almanya’nın ardından ikinci sıraya yükselmiştir. Rusya’dan yapılan ithalat ise anılan dönemde yüzde 109 oranında artmış ve 2.175 milyon dolara ulaşmış ve genel ithalatımız içinde 6. sıraya yükselmiştir.
Aslında ticari ilişkilerde görülen bu çarpıcı gelişme, coğrafi yakınlığın yanısıra her iki ülke sanayi ve üretim yapılarının birbirlerini tamamlayıcı özelliğinden kaynaklanmaktadır. Genellikle ağır sanayilere yönelik üretim tesislerinin bulunduğu Rusya’da hafif sanayi ve tüketim malları üretiminde çok ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Genel üretim ve ihraç yapısı daha çok bu türden ürünlere dayanan Türkiye’nin Rusya’nın bu eksikliği tamamlayıcı özelliği, ihracat artışında çok büyük bir rol oynamıştır. Aynı şekilde, Türkiye de Rusya’dan kendisi açısından eksikliğini hissettiği başta petrol olmak üzere ağır sanayi ürünleri ve silah ithalatı yapmaktadır.

Anılan ülke ile ihracatımızın mal gruplarına göre dağılımına bakıldığında, örme ve örülmemiş giyim eşyası, hububat, un, nişasta ve süt müstahzarları, ayakkabılar, motorlu kara taşıtları, sabunlar, plastik ve mamulleri elektrikli makina ve cihazlar, şeker ve mamullerinin ilk sıralarda yer aldığı görülmektedir. Rusya’dan yapılan ithalatın yapısına bakıldığında ise, mineral yakıtlar ve demir-çelik ürünlerinin çok önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Nitekim, 1997 yılı rakamlarına göre mineral yakıtların Rusya’dan yapılan ithalat içindeki payı yüzde 41, demir-çelik ürünlerinin payının ise yüzde 27 olduğu anlaşılmaktadır.Yani yapılan ithalatın yüzde 68’i bu iki ürün grubundan oluşmaktadır.

5.1.2.2 .Rusya Krizinin Türkiye Üzerinde Yarattığı Etkiler:

Diğer tüm ülkeler gibi Rusya Krizi’nden ülkemiz de etkilenmiştir. Zira, iki ülke arasındaki çok büyük boyutlardaki ticari ve ekonomik ilişkiler olmasa dahi, iki ülkenin gelişmekte olan mali piyasalar içerisinde yer alması nedeniyle, küreselleşen dünyada belli bir yer edinmiş ve uluslararası piyasalarla büyük ölçüde entegre olmuş Türkiye’nin sözkonusu krizden etkilenmesi çok doğal bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Zira, uluslararası piyasalarda karlı yatırım alanları arayan sermayenin Rusya’daki gelişmelerden dolayı kısa vade içinde Türkiye’nin de bulunduğu gelişme yolundaki piyasalardan uzak durmayı tercih etmeleri beklenen bir gelişme olmuştur. Zira yabancı yatırımcılar gelişme yolundaki piyasaları bir bütün olarak değerlendirerek bu piyasalarda meydana gelen bir dalgalanmayı tüm diğer piyasalara mal ederek uzak durmuşlardır. Ayrıca, Uzakdoğu Krizi’nde de olduğu gibi bu son kriz uluslararası mali kaynakların maliyetini artırmış, bu ise ülkemizi olumsuz yönde etkilemiştir.
Şüphesiz ki, Türkiye’yi diğer ülkelerden ayrıcalıklı kılan ve dolayısıyla sözkonusu krizden belki de daha fazla etkilenmesini sağlamış unsur ise, yukarıda belirtilen ikili ekonomik ve ticari ilişkilerin boyutudur. Bu kadar yoğun ilişki içinde bulunan iki ülkenin birbirlerinden etkilenmesi çok doğal bir gelişme olacaktır.
Nitekim, Rusya’daki krizin ilk etkileri kendisini doğal olarak İstanbul Menkul Kıymetler Borsa’sında (İMKB) göstermiştir. Krizin ardından, diğer tüm ülke borsalarında olduğu gibi İMKB endeksinde de önemli oranlarda düşüşler yaşanmıştır. Krizin başlangıcı olan 17 Ağustos tarihinde 3473 puan olan İMKB Ulusal 100 Endeksi 3 Eylül 1998 tarihine gelindiğinde yüzde 27 oranında düşmüş ve 2540 puan düzeyine kadar gerilemiştir. Ayrıca, 1998 yılı başından bu yana endekste dolar bazında görülen düşüş yüzde 45.6 düzeyine yükselmiştir. Krizin ilk başlarında yabancı yatırımcılarda oluşan tepkiler, bir başka deyişle Rusya gibi gelişmekte olan pazarların riskinin arttığını düşünen borsadaki yabancı yatırımcıların çıkması sonucunda yaşanan bu gelişme T.Cumhuriyet Merkez Bankası’nın uluslararası rezervlerinde bir düşüşe neden olmuştur. Ayrıca, Temmuz 1998 tarihinde yüzde 47 olan, yabancı sermayenin toplam işlem hacmi içindeki payı, işlem hacminde görülen düşüşe karşın Ağustos 1998 tarihinde yüzde 37 düzeyine gerilemiştir.
5.1.3 ASYA ve RUSYA KRİZİNİN TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ ORTAK ETKİLERİ
Asya ve Rusya krizlerinin Türk ekonomisi Üzerinde doğurduğu etkileri birbirinde bagımsız ele alma imkanımız bulunmamaktadır. Asya'da başlayan finansal kriz Türkiye'yi o aşamada çok fazla etkilemedi. Ancak Rusya krizinin ilerleyen aşamalarında Türkiye krizle karşılaşmaya başladı. Türkiye'nin finansal kriz karşısındaki durumunu soyut bir çerçeveye oturtabilmek amacıyla aşağıdaki şekil ve analiz sunulmaktadır.
Grafik 4:Uluslararası Borç Verilebilir Fonlar Piyasasında Türkiye'nin Durumu




Şekilde Tbvf uluslararası borç verilebilir fonlar piyasasından Türkiye'nin borç talebini, Abvf aynı piyasada borç vermek isteyenlerin Türkiye'ye yönelik borç verilebilir fon arzını göstermektedir. Finansal kriz öncesinde denge X noktasında faiz F1 ve borç verilebilir fon miktarı da b1 noktasındaydı. Krizin ilk aşaması (Doğu Asya krizi) ortaya çıktığında Türkiye'ye yönelik borç verilebilir fonlar arzında bir daralma ortaya çıktı. Şekilde bu daralma Abvf eğrisinin A'bvf'ye ve denge noktasının Y'ye kaymasıyla gösterilmektedir. Bu durumda borç verilebilir fonlar miktarı B1'den B2'ye gerilemiş ve faizler de F1'den F2'ye kayarak yükselmiştir. Yani artık Türkiye daha az miktarı daha yüksek faizle borçlanmak durumundadır. Krizin ikinci aşamasında (Rusya krizi ve sonrası) artık bu piyasada borç vermeye istekli kimse kalmamıştır. Bir başka deyişle faiz ne olursa olsun borç verilebilir bir miktar bulunmamaktadır. Şekilde bu gelişme WZ spiral eğrisiyle gösterilmektedir. Buna "talepten kaçan arz eğrisi" adını veriyoruz.

Talepten kaçan arz eğrisi sürekli bir durum olamaz kuşkusuz. Piyasa koşulları değişmeye başladıkça YZ talepten kaçan arz eğrisi yeniden açılacak, önce A'bvf durumuna bir süre sonra da Abvf konumuna dönecektir.

Hazine'nin sessiz ve derinden başlattığı dış borçlanma operasyonlarıyla bankaların gerçekleştirdikleri sendikasyon faaliyetleri, Türkiye'ye ilginin tazelenmeye başladığı ve uluslararası borç verilebilir fonlar arzı eğrisinin WZ den A'bvf eğrisi konumuna geri dönmüş olduğu anlamına geliyor. Şimdi sıra kriz edebiyatını artık bir kenara bırakıp siyasal istikrarı sağlamak ve gerekli reformları bir an önce tamamlamakta. Bunları gerçekleştirebilirsek Türkiye'ye yönelik uluslararası borç verilebilir fonlar arzı eğrisini tekrar ilk konumuna (Abvf) getirmek mümkün olabilecektir.












SONUÇ

Dünya genelinde henüz globalleşen finansal akımlarla başa çıkabilecek düzenlemeler yapılamamış ve gerekli kontrol mekanizmaları oluşturulamamıştır.Ancak ortaya çıkan gelişmeler karşısında sürekli yeni, çözümler üretilmektedir.

1980’lerin başlarından itibaren giderek artan sayıda ülke finansal serbestleşme politikaları izlemiştir.Bu serbestliğin en önemli sonucu; finansal piyasalardaki sermaye hareketlerinin bir günde ulaştığı parasal boyut,ülkeler arası mal akımlarının 1 yılda ulaştığı parasal boyutu çok daha üzerinde olmasıdır.Uluslar arası fon akımlarının büyüklüğü,finansal piyasalarda zaman zaman derin sarsıntılara yol açmaktadır.Gelişen piyasalar,artan frekanslarla bu sarsıntılara maruz kalmaktadır.Bu sarsıntılara yol açan temel etken,gelişen piyasalara yönelik fon akımlarının aniden kesilmesi ve kendi güvenli limanlarına geri dönmesidir.Bu gelişmeler sonucunda;

• Gelişen piyasalarda faiz hadleri yüksek seviyelere tırmanmakta,
• Ülkelerin kur politikaları çökmekte,
• Merkez bankalarının döviz rezervleri erimekte,
• Daha da kötüsü ,ekonomiler küçülmekte ve işsizlik artmaktadır.

Mevcut kur politikası ile uyumsuz politikalar, özellikle bütçe açıkları ve parasal genişleme krizlere yol açan unsurların başında gelmektedir.Ancak,1990’lı yıllarda krizle karşılaşan ülkelerin çoğunda bu tür sorunların mevcut olması bozuk bankacılık sistemini ön plana çıkarmaktadır.

Nitekim bankacılık sektöründeki bozukluklar ekonomilerin temel zaafiyet kaynağını oluşturmakta ve spekülatörleri harekete geçirmektedir.Spekülatörler dövize yüksek talep yaratarak mevcut düşük kurdan ellerindeki yerli parayı yada yerli para cinsinden mali varlıkları dövize çevirdiklerinde, mevcut kur düzeyinin sürdürülemeyeceği düşünülmektedir.Çünkü, mevcut politikaların sürdürülebilmesi için faizlerin önemli oranda yükseltilmesi gerekmektedir.Faizlerin yükselmesi ise bankacılık sektörünü ciddi oranda, olumsuz etkileyeceğinden otoritelerin, devalüasyona yönelecekleri öngörülmektedir.Öngörülerin gerçekleşmesi ve devalüasyon olması durumunda ise büyük karlar elde edilmektedir.Ancak bu davranışlar her zaman spekülasyon amacıyla ortaya çıkmamaktadır.Döviz borcu olup döviz geliri olmayanlar devalüasyon olasılığı karşısında, kendini korumak amacıyla dövize yönele bilmektedir.Dövize yönelim zamanını kestirmek güç olduğundan krizlerle karşılaşma riskinin nasıl azaltılabileceği önem kazanmaktadır.

Kamu açıklarının kapatılması, bankacılık sektörünün güçlendirilmesi, gerekli kurumsal düzenlemelerin hayata geçirilmesi ve bağımsız bir merkez bankasının oluşturulması, alınması gereken önlemlerin başında gelmektedir.

Diğer ülkelerin deneyimlerini göz önünde tutarak ve gereken tedbirleri alarak uygulaya bilen bir siyasi irade olduğundan, 1-2 yıllık bir süreçte daha güçlü bir finansal sektöre ve daha da yüksek bir büyüme hızına ulaşıla bildiği görülmektedir.

Ancak siyasi iradenin gerekli önlemleri alırken, toplumsal mutabakati sağlaması büyük önem taşımaktadır.Toplumsal mutabakatin sağlanması ise şeffaflığın sağlanması ile mümkün olacaktır.

Google