iktisat okulu

Saturday, December 24, 2005

AÇIK EKONOMİLERDE MAKRO EKONOMİK DENGE

GİRİŞ
Ekonominin dışa, uluslararası ticaret ve ödeme akımlarına açık olması beraberinde, dışa kapalı bir ekonomiye göre farklı sorunları getirmektedir. Açık bir ekonomide makro ekonomik politikalar uygulanmasıyla açık ekonominin neden olduğu sorunları çözerek iç denge ile dış dengenin kurulmasını sağlamak amaçlanmaktadır. İç denge, yeterince düşük enflasyon ve işsizlik oranları içinde ekonominin düzenli biçimde büyümesi olarak tanımlanabilir. Dış denge ise dış ödemeler bilançosunda bir açık veya fazlanın önlenmesini ya da dışarıdan sağlanan gelirin dışarıya yapılan ödemelere eşitlenmesini ifade etmektedir.
Ekonomilerin açık bir ekonomide hem iç hem de dış dengelerinin sağlanması pratikte oldukça zordur. Bu nedenle ekonomi politikalarının etkinleştirilmesi gerekmektedir. Bu konuya bazı modeller kurulması yoluyla çözüm getirilmeye çalışılmaktadır. Dışa açık bir ekonomide sermaye hareketlerini ele alarak yapılan Mundell Fleming modeli bunlar arasında sayılabilir.
Hazırlanan çalışma dört bölüm üzerine inşa edilmiştir. Birinci bölümde açık ekonomi kavramı incelenmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde açık bir ekonomide mal ve para piyasalarında dengenin sağlanmasıyla oluşan iç denge ile dış ticaret bilançosu ve sermaye bilançosunun denkleşmesi ile oluşan dış dengenin eşanlı olarak kurulmasını ifade eden genel konomik dengenin oluşumu açıklanmıştır. Üçüncü bölümde, açık ekonomilerde dengenin sağlanması için gerekli olan politikalara sermaye akımlarının etkileri incelenmiş ve açık ekonomilerde para ve maliye politikalarının etkinliği ile ilgili modellere yer verilmiştir. Dördüncü ve son bölümde ise, küreselleşen dünyada ülkelerin uyguladıkları politikaların birbirini etkilemesinden yola çıkan uluslararası politika koordinasyonu anlatılmaktadır.
1. AÇIK EKONOMİ KAVRAMI
Yüksek gümrük tarifeleri, kota uygulamamaları ve döviz kontrolleri kapalı bir ekonominin göstergeleridir. Yerli kamu ve özel üreticilerin ürünleri çoğunlukla istihdam kaygısıyla uzun yıllar koruma altına alınır. İthalatı, dolayısıyla ihracatı ve iç talebi kısıtlayıcı bu önlemler ekonomilerin büyümesini engellemektedir. Ülke ekonomisini dışa açmak iç üretimi dış dünya ile rekabet etmesini sağlamaktadır ve etkinliği artırmaktadır. Bu ülkeler daha hızlı büyür (ihracata yönelik büyüme, örneğin G. Kore). Bu ticaret serbestleşmesi aşamasıdır. Arkasından finansal liberalizasyon aşaması gelmektedir. Pratikte bir ekonomi niye finansal olarak dışa açılmaktadır? Politikacıların beklediği sermaye girişlerinin geçici olarak ödemeler dengesi problemlerini giderecek olmasıdır. Ancak, orta ve uzun vadede bu girişler yada akışlar problemin çözümü değildir. Açık ekonomi kavramlarını incelemek için bazı kategoriler tanımlanmaktadır. Bunlar, harcamaları değiştiren (azaltan) politikalar, ekonomik faaliyeti doğrudan etkileyen mali ve parasal politikalardır. Bu politikalar aynı zamanda istikrar politikası araçları olmakla birlikte, tüketimi uzun süre kısmak mümkün değildir.
Harcamaları değiştiren politikalar; Ticaret ve döviz kuru politikaları gibi üretimin, harcamanın ve döviz akışlarının bileşimini değiştiren politikalardır. Her ikisinde de amaç cari dengeyi eksiden artıya geçirmektir.
Finansal politikalar; Sermaye akımları, borç yönetimi ve bir ülkenin net dış varlıkları ile ilgili politikalardır.
Ödemeler dengesi denkliğinden çıkan sonuç, cari dengenin üç yüzünün olduğudur. Bunlar:
1. Bir ülkenin gelirinin harcamalarına (tasarrufun yatırımına) olan fazlası (eksiği),
2. Bir ülkenin (mal ve hizmet) ihracatının ithalatına olan fazları (eksiği),
3. Bir ülkenin net dış varlıklarındaki değişme.
Eğer, gelir gideri aşıyorsa net döviz girişi vardır, bu durumda cari denge fazla vermektedir. Tersi durumunda döviz çıkışı yaşanacak cari denge eksiye geçecektir. Cari denge fazlası olması durumunda ya yurt içi döviz rezervleri artar, ya dışarıya borç verilir ya da dışarıya yatırım yapılır. Eğer cari denge ekside ise, ya rezervler azalacaktır, ya da yurt dışı kaynaklardan bu açık finanse edilecektir. 1990’ların sonunda gelişen ülkelerdeki açığı finanse eden yabancı para, daha çok sıcak par olarak bilinen, kısa vadeli spekülatif sermayedir.
Herhangi bir ekonomi biri ticaret, diğeri finansman olmak üzere iki büyük kanal aracılığıyla dünya ekonomisine bağlıdır. Ticari bağlantı, bir ülke üretiminin bir bölümünün yabancı ülkelere ihraç edilmesiyle ve yabancı ülkelerde üretilen yabancı malların o ülkede tüketilmesi ve yatırılmasıyla yada ithal edilmesiyle oluşur. Finansman alanında da hane halkları bankalar ve işletmelerden oluşan ülke bireyleri kendi ülkelerinin hazine bonoları yada işletme tahvillerini tutabilecekleri gibi yabancı ülkelerin aktiflerine de sahip olarak ikinci bağlantıyı gerçekleştirebilmektedir.
Bir ekonomide iç denge tam istihdam koşulunda toplam arz ve talep dengesinin sağlanması anlamına gelir. Bu koşulun sağ¬lanamaması enflasyonist veya deflasyonist açıkların oluşarak den¬genin bozulmasını sonuçlandırır. Dış denge ise cari hesap den¬gesinin net sermaye ihracına eşit olması anlamında kullanılır. Bir ekonomiye ait iki ana amacın böylece tanımlanması, amaçlara erişmek için araçların seçimi, amaçlar ve araçların birbiri ile çe¬lişip çelişmediği, araçların amaçları gerçekleştirmedeki başarısı¬nın, yani etkinliklerinin hangi koşullarda artacağı tartışmalarına yön vermiştir. Tinbergen’in amaç sayısına göre araç önerisi ile yola çıkan iktisatçılar, dış dengenin kur değişmeleri ile sağ¬lanmasının, gelir değişmeleri yaratan para, maliye ve ticaret po¬litikası gibi araçların sadece iç dengeyi sağlamaya tahsis edilme¬sine olanak vereceğini iddia etmektedirler. Böylece iç politika araç¬larının dış denge kaygılarından soyutlanmasının, bunların iç den¬geyi sağlamadaki etkinliklerini arttıracağı görüşü savunulmak¬tır.
Kapalı ekonomide nominal para stoku, para otoritelerinin kontrolü altındadır. Açık ekonomilerde eğer döviz kurları sabitse, para stokunun kontrolü zorlaşmaktadır. Uluslararası rezerv hareketleri, para otoritelerinin para stokunu bağımsız biçimde kontrol güçlerini ortadan kaldırmaktadır. Para stokunun yurtiçi bölümünün kontrolü, doğrudan doğruya ödemeler dengesini ve rezerv hareketlerini etkilemektedir. Açık ekonomide döviz kurları sabitse para stokundaki artış ödemeler dengesinde açık yoluyla rezervleri eritecek ve arz fazlası ortadan kalkacaktır. Tersi durumda ödemeler dengesi fazlalığı nedeni ile rezerv birikimi yolu ile para stokundaki arz eksikliği veya talep fazlası ortadan kalkacaktır.
2. AÇIK BİR EKONOMİDE MAKRO EKONOMİK DENGELER
2. AÇIK BİR EKONOMİDE MAKRO EKONOMİK DENGELER
2.1. İç Ekonomik Denge
2.1.1. Mal Piyasasında Denge (IS Eğrisi)
2.1.2. Para Piyasasında Denge ( LM Eğrisi)
2.1.3. Mal ve Para Piyasalarında Birlikte Denge
2.2.Dış Ekonomik Denge
2.2.1. Dış Ticaret Dengesi
2.2.2. Sermaye Bilançosu
2.2.3. Dış Dengenin Sağlanması (ÖB Doğrusu)
2.3. İç ve Dış Dengenin Birlikte Sağlanması

2.1. İç Ekonomik Denge
İç denge konusunda ekonomistlerin genel eğilimi fiyatlar genel seviyesinde makul bir artışın yaratılarak, istihdamı ve üretimi bu yolla teşvik etmek yönündedir. Bir ülkede iç istikrarın sağlanabilmesi o ülkede fiyatlar genel seviyesinin istikrarlı bir seyir takip etmesine ve üretim kapasitesinin tam olarak kullanılmasına diğer bir ifadeyle tam istihdam düzeyine bağlıdır.
İç ekonomik dengenin sağlanmasının koşulu mal ve para piyasalarında dengenin eşanlı olarak gerçekleşmesidir. Bunun için burada denge reel gelir seviyesinin faiz haddi ile birlikte nasıl teşekkül edeceği Hicks ve Hansen tarafından geliştirilen IS ve LM eğrileri yardımıyla gösterilmektedir.
İktisatçıların tahminlerini dayandırdıkları ve en çok kullanılan modellerden birisi olan 1937 yılında Sir John Hicks tarafından geliştirilmiş IS-LM modelidir. Bu model ekonomide gerçekleştirilen toplam üretimin (gelirin) ve faiz oranının nasıl belirlendiğini, fiyatlar genel düzeyinin sabit kaldığı varsayımı altında incelemektedir.
2.1.1. Mal Piyasasında Denge (IS Eğrisi)
IS kısaltması şeklindeki ifade bu eğri üzerindeki her noktada yatırım (I) ve tasarruf (S) eşitliği varolduğu için kullanılmaktadır. IS eğrisi mal hizmet piyasasında Yatırım-Tasarruf eşitliğinin sağlandığı faiz oranları ve denge gelir seviyelerini birleştiren noktaların geometrik yeridir.
Mal piyasasında denge, toplam mal ve hizmetler üretiminin (ulusal hasıla) planlanan harcamalar toplamına (toplam talep) eşitlenmesiyle sağlanır. Bu koşul ise harcama akımından ayrılan toplam sızıntıların, harcamalara yapılan toplam katılımlara eşitlenmesini gerektirir. Eğer kamu kesimi(hükümet harcamaları ve vergileri) analiz dışı bırakılırsa, sızıntılar tasarruflarla (S) ithalattan (M) oluşur. Tasarruf ve ithalat mili gelirin pozitif birer fonksiyonudur. Katılımlar ise yatırım harcamaları (I) ile ihracatı (X) kapsar. Yatırımlar ülkedeki faiz oranın (i) azalan bir fonksiyonu (uyarılmış yatırımlar), ihracat da karşı ülkelerin milli gelirinin artan bir fonksiyonudur. Dolayısıyla her ikisi de ele aldığımız ülkenin milli gelirinden bağımsız durumdadır. Buna göre milli gelir denge koşulu:
S(Y) + M(Y) = I(i) + X olacaktır.
S(Y) tasarruf fonksiyonu, M(Y) ithalat fonksiyonu ve I(i) yatırım fonksiyonudur. Birincisi tasarrufun milli gelire, ikincisi ithalatın milli gelire, üçüncüsü de yatırımların faiz oranına bağlılığını ifade eder. Toplam sızıntıların toplam katılımlara eşitlenmesiyle, toplam harcamalarda toplam üretim düzeyine ulaşmış, yani milli gelir dengesi sağlanmış olacaktır.

Grafikte ilk durumda faiz oranı i0’ iken yatırım harcamalarının I0 ve ihracat hacminin X0 olduğunu kabul edelim. Bu faktörler milli gelirden bağımsız oldukları için yatay eksene çizilen paralel doğrularla temsil edilirler. İkisinin dikey toplamından oluşan I0(i0 ) + X0 doğrusu, toplam katılımları gösterir. Gerek tasarruflar gerekse ithalat milli gelirin artan fonksiyonları olduklarından bunların toplamından oluşan S(Y) + M(Y) toplam sızıntı doğrusuda pozitif eğimli olacaktır. Milli gelir veya mal piyasası dengesi bu iki doğrunun kesiştiği E0 noktasına rastlayan Y0 milli gelir düzeyinde gerçekleşir. Alttaki grafik üstteki grafiğin izdüşümüdür. Aradaki fark dikey eksenin faiz oranlarını göstermesidir. İlk durumdaki İ0 faiz oranı bu grafik üzerinde gösterilirse, buna karşılık gelen gelir Y0 olmaktadır. Böylece mal piyasasında denge sağlayan bir faiz oranı ve gelir düzeyi bileşimi elde edilir. Bu bileşimi temsil eden nokta E0’dır. İkinci olarak faiz oranının i1 biçiminde daha düşük bir düzeye indiğini varsayalım. Faiz oranının düşmesi, yatırım hacmindeki genişlemeden sonra toplam katılım doğrusu I1(i1)+X0 gibi daha yüksek bir düzeye çıksın. Milli gelir yeni denge noktası E1 olacak, yeni denge gelir düzeyi Y1’e yükselecektir. Mal piyasasında dengeyi sağlayan i1 faiz oranı ve Y1 gelir düzeyi alt grafikte E1 noktası ile gösterilmiştir. Üçüncü durumda faiz oranının i2 gibi bir düzeye çıktığını varsayarsak mal piyasasında yeni denge noktası E2 olacaktır. Bu da alt grafikte i2 ve Y2 bileşimlerini gösterir. Kısaca E0 , E1 , E2 gibi noktalar alttaki grafikte mal piyasasında dengeyi temsil ederler. Bütün bu noktaların birleştirilmesinden IS eğrisi elde edilir. Bu eğri üzerindeki her nokta mal piyasasında dengeyi sağlayan faiz oranı ve milli gelir düzeyi bileşimlerini gösterir.

Şekil:1 IS Eğrisinin Elde Edilişi

Image Hosted by ImageShack.us
IS eğrisi negatif eğimli bir doğrudur. Bunun nedeni, faiz oranlarındaki düşüşlerin yatırım harcamalarını arttırması dolayısıyla toplam harcamaları ve denge milli gelir düzeyini genişletici etkide bulunmasıdır. Faizlerdeki yükselme durumunda ise bu etkilerin tersi olmaktadır. Yine IS eğrisinin diklik derecesi yatırım harcamalarının faiz oranına ne ölçüde tepkide bulunduğuna ve doğal olarak çoğaltan katsayısına bağlıdır.
Burada IS eğrisi yurt içi fiyat düzeyinin ve döviz kurunun sabit olması varsayımları altında çizilmiştir. Örneğin fiyat düzeyinde bir değişme, ulusal malların fiyatlarını yabancı mallara oranla değiştirecektir.
2.1.2. Para Piyasasında Denge ( LM Eğrisi)
LM eğrisi ifadesi, bu eğri üzerindeki her noktada Md (para talebi) ve Ms (para arzı) eşitliği var olduğu için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle LM eğrisi bir ekonominin parasal yönünün teşkil eden, para piyasasında para arzı para talebi eşitliğinin sağlandığı faiz oranları ve denge gelir seviyelerini birleştiren noktaların geometrik yeridir. LM eğrisinin özellikleri kısaca şöyledir:
1. Eğri üzerindeki her noktada Ms ve Md eşittir.
2. Eğri üzerindeki her noktada koordinatlar gelir ve faiz(Y,i)'dir.
3. Faiz oranı ile gelir seviyesi doğru orantılıdır.

Grafiğin ilk bölümünde dışsal bir değişken olarak kabul edilen reel para arzı ile belli bir milli gelir düzeyine bağlı olarak belirlenen reel para talebi eğrileri ve bu eğriler tarafından belirlenen faiz oranı gösterilmiştir.
Grafikte reel para talebi negatif eğimli bir doğrudur. Bu gelir Y0 düzeyinde sabit iken reel para talebinin faiz oranı arttıkça düştüğünü, faiz oranı azaldıkça yükseldiğini ifade eder.
Para talebi, milli gelir düzeyi artınca artacağından para talep eğrisi yukarıya L1(Y1)’e kayar. Grafiğin ikinci kısmında ise;her yeni milli gelir seviyesi ile bu seviyede oluşan para talebinin egzojen para arzı ile meydana getirdiği faiz oranını birlikte gösterilirse LM doğrusu elde edilir. LM doğrusu üzerindeki her noktada para piyasası dengededir. DU423


Şekil: 2 LM Eğrisinin Elde Edilişi
Image Hosted by ImageShack.us
2.1.3. Mal ve Para Piyasalarında Birlikte Denge
Şekil: 3 İç Denge: Mal ve Para Piyasasında Denge Sağlanması
Image Hosted by ImageShack.us
Bir ekonomide iç dengenin sağlanması, mal ve para piyasalarının birlikte dengeye gelmesiyle sağlanır. Başka bir ifadeyle iç denge, mal piyasasında dengeyi ifade eden IS eğrisi ile para piyasasında dengeyi ifade eden LM eğrisinin kesiştiği noktada gerçekleşir. Grafikte iç dengenin sağlandığı nokta IS ve LM eğrilerinin kesiştiği E noktasıdır. Kısaca açık bir ekonomide iç denge IS ve LM eğrilerinin kesiştiği noktanın belirlediği faiz oranı ve gelir düzeyinde gerçekleşir.
2.2.Dış Ekonomik Denge
İç dengeye ulaşmak gerçekten önemli bir ulusal hedef olmasına rağmen, bir ülke sonuçta ödemeler bilançosunda dengesizliklerle de yüz yüzedir. Özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda dünyadaki hemen her ülke ödemeler dengesi krizlerinden etkilendi. Bu sebeple dış denge de iç denge kadar önem taşımaktadır.
Herhangi bir ülke dış ödemelerinde açık verdiği zaman rezervleri de düşük düzeylere iner ve ekonomi politikasının şekillendireceği zaman önceliği dış dengeye verir. Ülkelerin iç ve dış denge dışında amaçları da bulunmaktadır. Ancak burada özellikle iç ve dış dengenin sağlanması amacı üzerinde durulacaktır.
Dış denge belirleyici olan ödemeler bilançosu dengesidir. Dış dengenin sağlanmasının koşulu ödemeler dengesinin bir açık veya fazlanın olmamasıdır. Bunun anlamı ülkenin dış dünya gelirlerinin dış dünya giderlerine eşitlenmesidir.
Ödemeler dengesi; belli bir dönemde bir ülkede oturanlarla başka ülkelerde oturanlar arasında yapılan tüm iktisadi işlemleri sistematik bir biçimde gösteren istatistik tablosuna o ülkenin dış ödemeler dengesi (Balance of Payments, BP) denmektedir. Ödemeler bilançosunun ana hesap grupları cari işlemler hesabı, sermaye hesabı ve resmi rezervler hesabıdır. Analizde cari işlemler hesabının alt grupları olan hizmetler ve tek yanlı transferler kullanılmazsa cari işlemler dengesi dış ticaret dengesinden oluşacaktır. Bu durumda ödemeler bilançosu dengesi sağlamanın koşulunu şu şekilde belirtebiliriz.
ÖB (BP)= Cari İşlemler Bilançosu + Sermaye Bilançosu = 0
Bu denklikte bulunan hesap gruplarını inceleyelim.
2.2.1. Dış Ticaret Dengesi
Genel olarak dış ticaret dengesi mal ihracatı ile mal ithalatı arasındaki eşitliktir. Bir ülkede ihracat ithalata eşitse, dış ticaret dengededir. İhracat ithalattan fazla ise (X>M) dış ticaret fazla, aksine ithalat, ihracattan büyük ise (M>X) dış ticaret açık veriyor demektir.
İhracatı Belirleyen Etmenler: Bir ülkenin ihracatını iki anahtar değişken belirler. Birinci olarak, ülkenin ihracatı diğer ülkelerin ithalatı olmasından dolayı onların milli gelirinden etkilenir. İkinci olarak da reel kurdan etkilenir ve ihracat ve reel kur arasındaki ilişki pozitif yönlüdür. Reel kurdaki bir yükselme ihracatı arttırıcı bir etki yapmaktadır. Bu durumda dış fiyatlar iç fiyatlardan daha hızlı artmakta olduğu için, ülkenin rekabetçi gücü de yükselmektedir. Reel kurdaki bir düşme de ihracatı azaltıcı etkide bulunmaktadır.
İthalatı Belirleyen Etmenler: Ülkenin milli geliri ile reel döviz kurudur. İthalatla milli gelir arasında doğru yönlü, ithalatla reel kur arasında ise ters yönlü bir ilişki vardır. Reel kurdaki bir yükselme dış fiyatların iç fiyatlardan daha hızlı arttığını, dolayısıyla ithalatın ulusal para cinsinden pahalılaştığını ifade eder. Bu da ithalat hacmini düşürür. Bunun tersine, reel kurdaki bir düşme de ithalatı ucuzlattığı için yabancı mallara olan talebi arttırarak ithalatı yükseltmektedir.
2.2.2. Sermaye Bilançosu
Sermaye hesabında, ülkenin dış alemle gerçekleştirdiği varlık işlemleri yer alır. Bir başka deyişle, sermaye hesabında tahvil, hisse senedi, ev, arsa, gibi varlıkların alım satımı ile banka mevduat hesapları kaydedilir. Sermaye hesabını oluşturan sermaye girişi ile sermaye çıkışının toplamına, sermaye hesabı dengesi denir. Sermaye hesabı dengesinin pozitif olması, sermaye girişinin sermaye çıkışından daha büyük olduğu anlamına gelir ve bu durum kısaca sermaye hesabı fazlası veya net sermaye girişi olarak nitelendirilir. Aksine sermaye hesabı dengesinin negatif olması, sermaye çıkışının sermaye girişinden daha büyük olduğu anlamına gelir ve bu durum kısaca sermaye hesabı açığı veya net sermaye çıkışı olarak nitelendirilmektedir.
Açık bir ekonomide servetlerini ulusal varlıklar yanında yabancı varlıklar biçiminde de muhafaza etmek imkanına sahip olan kişilerin ve firmaların ulusal-yabancı faiz getiren varlıklar arasında yapacakları seçimin niteliği, hangi varlığın daha yüksek bir getiri sağladığına bağlıdır. Kişilerin ve firmaların yerli-yabancı tahviller arasında bir seçim yapma durumunda oldukları kabul edilirse, kişiler ve firmalar yerli-yabancı tahvillerin getirilerini karşılaştırmak suretiyle tercihlerini belirlerler.
Ödemeler bilançosunda sermaye hesabı öncelikle yurtdışı faiz oranlarına göre yurtiçi faiz oranlarına ve dolayısıyla yatırımların getiri oranlarına bağlıdır. Genel olarak, yurtiçi faiz oranları yurtdışı faiz oranlarından ne kadar yüksekse yurtiçi sermayenin ülkede kalması ve yabancı sermayenin yurtiçi ekonomiye yönelmesi o kadar fazla olacaktır. Diğer taraftan, yurtiçi faiz oranları yurtdışı faiz oranlarına göre ne kadar düşükse, yurtiçi sermaye yurtdışında daha fazla getiri sağlama eğiliminde olacak ve yabancı sermaye de ülkeye gelmeyecektir.
Kısacası, uluslararası sermaye akımlarını etkileyen temel faktör faiz oranları (risk faktörüne göre düzeltilmiş) arasındaki farklılıktır. Sermaye bilançosu iç ve dış faiz oranları farkına bağlı bulunmaktadır.
2.2.3. Dış Dengenin Sağlanması (ÖB Doğrusu)
Cari hesap fazlası ile sermaye hesabı açığı toplamını sıfır kılan (ödemeler dengesinin dengede olmasını sağlayan) hasıla- yurtiçi faiz haddi bileşimlerinin geometrik yerine tekabül eden pozitif eğimli eğriye, ödemeler dengesi eğrisi (Balance of Payments Curve,BP) denir. Ödemeler dengesi dengede iken döviz arzı döviz talebine eşit olduğundan, ödemeler dengesi eğrisinin döviz piyasasında dengeyi sağlayan faiz haddi- hasıla bileşimlerini yansıttığını söylemek ve buna bağlı olarak ödemeler dengesi eğrisini, döviz eğrisi (Foreign Exchange Curve, FE) olarak da nitelendirmek mümkündür.
ÖB doğrusu faiz oranıyla gelir düzeyi arasındaki ilişkiyi gösteren bir eğridir. ÖB doğrusu üzerinde dış ödemeler dengesi sağlanmıştır. Başka bir deyişle, ya cari ödemeler açığına tam tamına eşit olan bir sermaye hesabı fazlası ya da sermaye hesabı açığıyla tam tamına eşit olan bir cari hesap fazlası vardır. Kısaca ÖB doğrusu üzerinde cari hesap dengesiyle sermaye hesabı dengesi toplamı sıfıra eşittir.
Şekil: 4 Dış Denge Doğrusu
Image Hosted by ImageShack.us

Şekil 4’te, dikey eksen faiz oranlarını(i) yatay eksen ise milli geliri (Y) göstermektedir. Y0 milli gelir düzeyinde ve İ0 faiz oranının birleştirilmesi il sıfır ödemeler bilançosu dengesi veren sermaye bilançosu ve cari işlemler bilançosu denkleşmesi E noktasını oluşturmaktadır. Yine sıfır ödemeler bilançosu dengesi veren diğer faiz oranları ve gelir düzeylerini veren noktalar birleştirildiğinde ÖB doğrusu elde edilmektedir. ÖB doğrusu eksenler arasındaki alanı ikiye ayırmaktadır. Doğrunun altında ve sağında kalan alanda dış denge için gelir düzeyi çok yüksek veya faiz oranı çok düşük bulunmaktadır. Bu nedenle bu alan dış açıkları temsil etmektedir. Doğrunun üstünde ve solunda kalan alanda ise, dış denge için milli gelir çok düşük ve faiz oranları çok yüksektir. Bu bölgede dış ödeme fazlalarını gösterir.
Genel olarak ÖB doğrusunun eğimi sağa yukarıya doğrudur. Ancak özel bir durumda ÖB doğrusu yatay olabilir. Bu durum sermayenin akışkanlığının tam olduğu durumdur. Tam sermaye akışkanlığı yurtiçi faiz oranıyla dünya faiz oranı arasında herhangi bir fark meydana geldiğinde anında ve otomatik bir şekilde fonları harekete geçirecektir. Böylece yurtiçi faiz oranı, yurt içi yatırımların getiri oranını dünyada geçerli reel getiri oranına eşit kılacak düzeydedir. Kısaca, dış denge doğrusunun eğimi sermaye akımlarının faiz oranları farkına karşı duyarlılığına bağlıdır.
ÖB doğrusunun konumu, yurtdışı hasıla düzeyi veri iken, reel döviz kuruna bağlı olarak değişir. Yurtiçi ve yurtdışı fiyatlar veri iken reel döviz kuru nominal döviz kuruna bağlı olarak değiştiğinden, ÖB doğrusunun konumu iç ve dış fiyatlar ile yurtdışı hasıla düzeyi veri iken nominal döviz kuru tarafından belirlenir.
2.3. İç ve Dış Dengenin Birlikte Sağlanması
İç ve dış dengenin birlikte sağlanması ekonomide genel dengenin oluştuğunu ifade etmektedir. Bunun anlamı, ekonomide hem mal piyasalarında hem de para piyasalarında dengenin sağlanmış olduğu, aynı zamanda da ödemeler bilançosunda da dengenin sağlanmış olduğudur. Bu ise mal piyasası dengesini gösteren IS eğrisi, para piyasası dengesini gösteren LM eğrisi ve dış dengeyi gösteren ÖB doğrusunun üçünün kesiştiği noktada gerçekleşir. Şekil: 5’te bu nokta “E” noktasıdır. Bu noktanın temsil ettiği Y0 milli gelir düzeyi ile İ0 faiz oranı tüm piyasalarda dengeyi sağlayan bileşimi göstermektedir.

Şekil: 5 Genel Ekonomik Denge
Image Hosted by ImageShack.us

İKTİSAT, BİLGİSAYAR VE BİLGİSAYAR EĞİTİMİ

1) BİLGİSAYAR NEDİR?

Önceden hazırlanmış programlar uyarınca aritmetik ve mantık işlemleri yapabilen otomatik makine.
Bilgileri alan, belleğe yerleştirerek işleyen ve sonuçları veren bilgisayarların olanakları çok çeşitlidir; sözgelimi yönetim ve bilimsel hesap alanlarının yanı sıra, otomatik sistemlerin kumanda ve denetiminde de kullanılırlar. Temel özellikleri çok sayıda bilgiyi belleklerinde tutmaları ve çok hızlı hesap yapabilmeleridir.


2) BİLGİSAYARLARIN UYGULAMA ALANLARI

Bilgisayarların uygulama alanları çok geniştir ve gelişmeleri bilişime sıkı sıkıya bağlıdır. Bilgisayar, kuşkusuz, kullanım kuralları eksiksiz belirlenmiş her uygulamaya elverişlidir: sözgelimi teknik ve bilimsel sorunların çözümü; stokların yönetimi; muhasebe; vb... Telekomünikasyon sistemleri ile bilişim sistemlerini birleştiren tekniklerin ortaya çıkmasıyla, bilgisayarların uygulama alanı büyük ölçüde genişlemiş, uydu kullanımı birbirinden çok uzakta yer alan bilgisayarlar arasında yoğun bilgi alışverişini kolaylaştırmıştır.Bilgisayarların kullanıldığı belli başlı uygulama alanları şunlardır:
a) Bilgisayar, uzay çalışmalarında çok önemli rol oynar. Taşıyıcı füzelerin, uzay araçlarının, özelliklede uzay mekiğinin fırlatılmasında v izlenmesinde (yörüngenin düzeltilmesi ve denetlenmesi) kullanılır. Mars üstünde viking uzay araçlarının uyguladığı işlemleri kumanda etme ve denetleme, bilgisayarlarla gerçekleştirilmiş en önemli uygulamalardan birini oluşturur.
b) Askeri uçakların silah mekanizmalarında da bilgisayarlardan yararlanılır.
c) Bazı fabrikaların, sözgelimi elektrik santrallerinin ve nükleer reaktörlerin yönetiminde bilgisayarların, vazgeçilmez bir aygıt olduğu anlaşılmıştır.
d) Tıp alanında bilgisayar, teşhiste, ameliyat sırasında hastayı gözetim altında tutmada, kalp krizini saptamada ya da kötücül urları bulmada kullanılır.
e) Yabancı dilden çeviri yapmada ve bazı programlı eğitimlerde de bilgisayarlardan yararlanılabilir.
Bileşenlerinin minyatürleşmesi,dolayısıyla da maliyetin sürekli düşmesi, günümüzde bilgisayarı olağan bir tüketim eşyası haline getirmiştir: sözgelimi, programlanabilen cep hesap makineleri; programlanmış satranç oyunları; otomobilin gösterge tablosu bilgisayarı; aile bütçesini yapma ve yıl boyunca giderleri denetim altında tutma olanağı veren ev bilgisayarı vb...
3) İKTİSAT, BİLGİSAYAR VE BİLGİSAYAR EĞİTİMİ

İktisat (=ekonomi) kıt kaynakların birbirinin seçeneği veya karşıtı alan ihtiyaçlar arasındaki dağılımından en üst düzeyde yararlanma çabasına yönelik toplumsal olayların değişmez kurallarını araştıran bir bilim dalıdır. Bir başka yönden kişilerin değer yargısıyla ortaya çıkan kıtlık olgusuna karşı verilen savaştaki konumunu belirler.
Günümüzde ekonomik faaliyetlerin şekillendirilmesinde grafiklendirilmesinde ve sonuçlarının ortaya koymasında bilgisayarlardan oldukça fazla yararlanmaktayız. Biz biliyoruz ki; bilgisayarların en önemli özelliği, verilen bilgileri hafızalamaları ve üstün hesap yetenekleridir. Bu açıdan bilgisayarlardan iktisat alanında çok yararlanılır.
Dünya globalleştikçe, nüfus arttıkça ve teknoloji ilerledikçe insan ihtiyaçlarının yapısı değişti. Üretim ve tüketim büyük oranda arttı. Dolayısıyla işletmeler genişledi ve insan beyni ve gücüyle bazı görevleri üstlenmek zorlaştı. Bu nedenle bilgisayarlara olan ihtiyaç arttı. Bugün küçük ölçekli bir işletmede bile hesaplara bilgisayarlar hakim.
İktisat alanına giren konularda örneğin ulusal gelir hesaplamalarında, bütçe hesaplamalarında, muhasebe ve stok kayıtlarının tutulmasında istatistiki verilerden yararlanmada tablo ile gösterilen verilerde (arz, talep, makro ekonomik denge ve piyasa grafikleri) bilgisayarların yardımı olmadan işin içinden çıkılamaz.
Tabi ki; bilgisayara hakim olmak için önce eğitimini almak gerekir. Bugün üniversitelerde hemen her fakültenin bilgisayar sınıfı ve zorunlu olarak koyduğu bilgisayar dersi vardır. Bu dersin gerekliği iş yaşamında bize sağlayacağı kolaylıkla doğru orantılıdır. Bugün uluslar arası ve ulusal yazışmalarda bilgisayarlar kullanılmaktadır. Personel, yönetim ve girdi çıktı kayıtlarını tutmanın şekillerini ve kayıtları tutarken ne tür programlardan yararlanmamız gerektiğini bilgisayar dersleri sayesinde öğreniyoruz. Artık bilgisayar bilmeyenlerin işe bile alınmadığı günümüzde, bu işin eğitimini almak şarttır; heleki iktisat gibi bilgisayarın fonksiyonlarından çok yararlanılan bir meslek dalındaysak, bu dersi layığıyla öğrenmek bir gerek değil bir zorunluluktur.
Bilgisayarların avantajlarından söz etmişken dezavantajlarına da deyinmemek olmaz. Bize büyük kolaylıklar sağlamasına rağmen bilgisayarlar, insanın sosyal güdüsünü öldürmektedir. Kişi, yalnız kendiyle ve bilgisayar aracılığı ile de başkalarıyla iletişim kurabilmektedir yani kişiye sosyalleşme imkanı vermemektedir.
Ayrıca geniş matematiksel işlem gücüne sahip olan bilgisayarlar, kullanıcıyı beyin tembelliğine itmektedir. Çünkü kişi kendi zihniyle herhangi bir işlem yapma gereği duymaz.

EKONOMİK BUNALIMLAR,TÜRKİYE ve DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

GİRİŞ

Türkiye ve dünya ekonomisi 1990’ lı yıllardan başlayarak artan hızla bir “Krizler Ekonomisi” haline dönüştü. Son 6 yıl içinde 2 kriz yaşadık. 1994 krizi, etkileri şiddetle 1999’ da hissedilen 1998 krizi ve 2000 krizi ki bunun da etkilerini 2001’ de yaşamaktayız.
Krizleri anlayabilmek için öncelikle büyük resme bakmak, büyük resmi, yani global arenada olanları, doğru anlamak gereklidir. Bu yapılmadan Türkiye’ nin sıklaşan krizlerini anlamaya olanak yoktur. Global Ekonomi 20 nci yüzyılın son 10 yılında o tarihlere kadar yaşanmamış büyük bir belirsizliğin ortaya çıkışını izlemiştir.Son yıllarda yaşanan belirsizlikler, daha önce yaşanan krizlerin birçok özelliğini taşımaktadır.
Globalleşme sürecinde krizler artık sadece bir bölgenin değil tüm dünyanın ortak sorunları haline gelen krizler olarak gözler önüne gelmektedir. Tüm dünyayı etkisi altına alan krizlerin sayesinde dünya ekonomisi hala birçok sınavdan geçmektedir.
Özellikle gelişmekte olan ülkeler, krizlerden daha fazla etkilenmekte ve birçok sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Son yıllarda özellikle ülkemizde ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkların ortaya çıkardığı olumsuzluklar krizler ekonomisine sahip bir Türkiye yaratmıştır.
Bu çalışmada 1929-1939 Ekonomik Buhranı,1994 Latin Amerika krizi,1997 Asya krizi ve 1998 Rusya krizi ve Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri ele alınacaktır.


















BİRİNCİ BÖLÜM

1.1 KRİZ İLE İLGİLİ TANIMLAR VE KAVRAMLAR

Kriz kelimesi genel anlamda olumsuz durumları , ani gelişmeleri ,geleceği görmenin tam olarak şekillenemediği durumlar için kullanılmaktadır.
Krizin ortaya çıktığı yapıların hepsinde organizasyonlar daha önce karşılaşmadıkları bir değişim sürecinden geçmektedirler.Bununla beraber kriz süreci genel anlamda daha önceki işleyişi tehdit eder bir tarzda olmaktadır.

1.1.1 KRİZ TANIMLAMALARI

Kriz Yunanca da “Krisis” kavramından gelmektedir.Buradaki anlamıyla kriz bir durumdan başka bir duruma geçerken ortaya çıkan kararsızlık anını ifade eder.
Buradan şu sonuca varabiliriz kriz içinde olan şey eskisi gibi olamaz.Yönü ve oluşumu belli değildir.
Kriz kelimesi için “Bir işin bir olayın geçirdiği karışık safha içinden çıkılması zor bir durum birden bire meydana gelen kötü gidiş tanımları kullanılabilir. Başka bir sözlükte ise krizin şu tip bir tanımına rastlanmaktadır.”Kriz daha iyiye veya daha kötüye giden bir dönüm noktası ; kati kararların verilmesi gereken kritik zamandır.”
1990’lı yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan ve diğer ülkelere de yansıyan krizlerden sonra, iktisat literatüründe krizle ilgili çalışmalar yaygınlaşmıştır.1992’de Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasında yaşananlar, Güney Amerika’da 1990’ların ortalarında görülenler ve 1997’de Güney Doğu Asya’da patlak verenler,özellikle finansal nitelikli krizlerin analizine olan ilgiyi artırmıştır.
Özellikle Tayland’da başlayıp birkaç ay gibi kısa bir sürede bölgeselleşen ve daha sonra etkileri tüm dünyada hissedilen Asya Krizi’nden sonra krizle ilgili çalışmalara öncelik verilmiştir. Ayrıca 1990’lardan sonra sanayileşmekte olan ülkelerde yaşanan krizlerin sıklığının ve yoğunluğunun artması da, krizlerin sebepleri, yayılmalarına yol açan faktörler , krizleri önlemek için yapılması gerekenler ve eğer kriz patlak vermişse, bu krizlerin diğer ülkelere bulaşmasını engellemek için neler yapılması gerektiği konusunda çeşitli görüşlerin ön plana çıkmasına sebep olmuştur. Finansal krizleri açıklamaya yönelik kuramsal modelleri, aşağıda yeniden dönüleceği üzere, “birinci nesil modeller” ve “ikinci nesil modeller” olarak ayırmak mümkündür. Birinci nesil modeller, 1970’le ve 1980’lerin başında gözlenen Güney Amerika Krizlerine ilişkindir. Örneğin Paul Krugman’nın 1979 tarihli çalışmasında, bütçe açıkları - kriz ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Dooley (1998), Burnside, Eichenbaum ve Rebelo (1998) da I. Nesil Modellerin bir devamı niteliğindedir. Bütün bu modellerde ortak tema, hükümetlerin kamu açıklarını kapatmak için senyoraj gelirlerine güvenmesi ve bunun sabit kur sistemini çökertmesidir.

1.1.1.1 Finansal Kriz

1982 yılından bu yana global ekonomide çok ciddi istikrarsızlıklar yaşanmaktadır.Son onbeş yıldır, bir çok ekonomi için istikrarsızlık,yaşanılanları tasvir etmede kullanılan bir kavramdır.1985 başında 1 Dolar 250 Yen iken , 1989 yılında ise 1 Dolar’ın 150 Yen olması,Standart and Poor’s İndeksi’nin 1987 ‘de bir hafta içinde %22 puan kaybetmesi,1982 borç krizi ve 1995 yılındaki para dalgalanmaları finansal krize birkaç örnektir.
Finansal kriz iki farklı nitelikte olabilir. Birincisi, spekülatif amaçlı ataklar ikincisi ise piyasanın likidite ihtiyacından doğan ataklardan oluşan döviz talep genişlemesiyle oluşan finansal krizler .
Açık bir ekonomide para piyasasında finansal bir kriz vuku bulunduğu zaman krizi ortadan kaldırabilmek için kullanılacak araçlar bellidir ; döviz rezervi (döviz kuru ) ve faiz oranı. Oluşan finansal krizin nedeni spekülatif hareketler ise her iki araç (kur-faiz) birlikte kullanılmalı ki, kriz elimine edilebilsin. Döviz talebi artarken ulusal parayı cazip hale getirmek için (talebin ulusal paraya yönelmesini sağlamak) döviz rezervleri kullanılarak döviz talebi karşılanır ve bu arada artan faiz oranları da talebin yönünü TL’ ye doğru değiştirir. Bu durumda krizden kurtulabilmek için paniğe kapılmadan rezerv erimesiyle beraber artan faiz oranlarına katlanmak gerekir. Oluşan finansal kriz likidite yetersizliğinden kaynaklanıyorsa faiz oranlarını artırarak döviz talebini elimine edemeyiz tam tersine faiz oranlarındaki artış krizi derinleştirir. Bu durumda döviz rezervlerini kullanarak artan döviz talebi karşılanır, rezervler erir ama kriz hemen sonlanmaz, krizin sonlanabilmesi için artan döviz talebi karşılanırken azalan rezervlerin yeni rezervlerle takviye edilmesi gerekir.
1.1.1.2 Global Kriz
İktisadi modeller kullanılarak öngörülmesi oldukça zor olan şeylerden biri iktisadi krizlerdir.Bunun nedeni iktisadi krizlerin modellendirilmesinin zor olmasıdır.Liberal iktisatta yaygın olarak kullanılan kriz modelleri ödemeler dengesi ve mali krizlere ilişkindir.
İktisadi krizlerin modellenebileceğini düşünen iktisatçılar vardır.Minsky ve Kindleberger’e göre ,iktisadi krizlerin genel bir modeli vardır.Bu iktisatçılara göre krizleri birbirinden ayrı düşünmek ,gruplandırmak yanlıştır.Mesela Kindleberger, krizlerin sanayi krizi,mali kriz ,para krizi gibi ayırımlarının yanlış olduğu görüşündedir.Adı geçen iki iktisatçıya göre ,krizin standart bir gelişimi vardır.Fiyatların yükselme eğiliminde olduğu dönemde saf yatırımcılar piyasaya alıcı olarak girerler ,bu durum fiyatların daha da yükselmesine neden olur.Fiyatlar yükselme trendinden durma trendine girdiğinde ise yatırımcılar toplu satış yaparlar.Sonuç basittir,tüm mali piyasa batar,makroekonomik istikrarsızlık yaşanır.

1.1.1.3 Para Krizi

Para krizi, bir ülke ulusal parasına güvenin kaybolması dolayısıyla, spekülatif fonların yoğun biçimde ülkeyi terketmeye başlaması ve merkez bankasının tüm destekleme çabalarına karşın mevcut kurun sürdürülemeyerek ulusal paranın devalüe edilmesi veya tümden dalgalanmaya bırakılması biçiminde tanımlanabilir . O halde ülke parasına yönelik herhangi bir spekülatif saldırının uygulanan faiz oranlarının yükseltilmesi ya da döviz piyasalarına yapılan müdahalelerle başarılı bir şekilde püskürtülmesi durumunda , yani paritenin korunması durumunda bir para krizinden bahsedemeyiz. Bu noktayı gözönüne alan araştırmacılar da döviz kurundan, döviz rezervlerinden ve eğer mümkünse kısa dönemli faiz oranlarındaki ağırlıklı değişmelerden oluşan endeksler yardımıyla para krizini tanımlama yoluna gitmişlerdir .
Para kriziyle ilgili teorik açıklamaları, geleneksel ve yeni açıklamalar olarak ikiye ayırabiliriz. Bazı çalışmalarda bu açıklamalara “I. nesil modeller” ve “II. nesil modeller” olarak rastlamak da mümkündür. Para krizinin geleneksel açıklamalarında krizin sebebi olarak makro ekonomik fundamentaller gösterilmektedir. Geleneksel ya da I. nesil modellerde sorunun temelinde, finansal açıkları karşılamak için para basmak veya zayıf bankacılık sistemine kaynak sağlamak için genişleyen yurtiçi kredi talebi belirleyicidir. Hükümetler, ödünç piyasalarından borçlanamıyorsa, açıklarını parasallaştırmak zorunda kalacaktır. Ülkelerin, sabit döviz kuru sistemini benimsemiş olduklarını düşünürsek, yeterli miktarda uluslararası rezerv varsa paritenin korunması mümkün olacaktır. Ancak yeterli miktarda rezerv yoksa, pariteyi aynı seviyede tutmak olanaksızdır. Paritenin eski seviyesinde kalabilmesi için rezervlerde azalma olması beklenebilir. İşte geleneksel modelde krizin işareti olarak algılanabilecek bir gösterge uluslararası rezervlerde oluşan ciddi düşüşlerdir (Esquived ve Larrain:2). Özetle, krizler, I. Nesil modellerde, aşırı boyutlardaki kamu açıklarının para basarak karşılanması ile döviz kuru sistemindeki uyumsuzluklardan ileri gelir. Böyle bir durumda da, krizler, öngörülebilir ve kaçınılamazdır.
II. nesil modellerin kalbinde ise sabit döviz kurunun korunmasının fayda-maliyet analizi yatmaktadır. (IMF, 1999:3) Bu modele göre hükümetler döviz kuru paritesini korumanın faydasıyla, paritenin korunmasının maliyetini karşılaştırarak bir karar alacaklardır. Örneğin ; yurtdışında faiz oranlarının yükseldiğini varsayalım. Yurtdışı faiz oranlarının yükselmesi, yurtiçi faiz oranlarının da yükselmesine sebep olabilecektir. Böyle bir durumda üretim seviyesi düşecektir. Bu varsayım altında hükümetler pariteyi korumanın maliyetli olacağını düşünebilirler. Pariteyi korumanın maliyeti, pariteyi korumaktan sağlanacak faydayı aşıyorsa bu koruma anlamsız olacaktır. Burada bahsettiğimiz yurtdışı ve yurtiçi faiz oranları ve üretim birer gösterge olarak değerlendirilebilir. Yine, yeni modellere göre ekonomik göstergelerde herhangi bir değişme olmasa da ekonomi politikaları krize yol açabilir. Ekonomi politikalarının başarılı olabilmesinin koşullarından biri de ekonomik aktörlerin bekleyişleridir. Türkiye’yi buna örnek olarak gösterebiliriz. Türkiye’de enflasyonla ilgili hazırlanan politikaların başarısızlığa uğramasının nedenlerinden biri kredibilite sorunu ve buna bağlı olarak ekonomik aktörlerin kendi bekleyişlerini ortaya koymalarıdır. Enflasyonla mücadele ile ilgili hazırlanan programların başarılı olamaması , bu programların güvenilirliğini zedelemiştir. Bunun sonucunda örneğin özel sektör kendi enflasyon beklentilerine göre kendi koşullarını hazırlamaktadır. 1998 yılında özel sektörün enflasyon beklentisinin, oluşan enflasyon oranından yüksek olması, ekonomik durgunluğa yolaçmıştır .
En azından iki tip mali krizden söz edilebilir.İlki ,spekülatörlerin ülke parasına güven kaybı sonucunda yaşanan ve ülkeden sermaye kaçışı ile sonuçlanan krizdir.1982’de birçok Latin Amerika ülkesinde yaşanılan kriz bu tip bir krizdir.Yatırımcıların Latin paralarına güvenlerini kaybetmesiyle başlayan 1982 krizinde,sermaye hareketlerine konulacak muhtemel bir kontrol ile borç geri ödemelerinin aksayacağı korkusu krizi derinleştirmiştir.Bu kriz türü “para krizi” olarak adlandırılır.Para krizi çoğu kez global piyasadan kaynaklanır,ancak krizin global olması gerekmez.Mesela yabancı yatırımcıların Peso’ya güven kaybetmelerinden kaynaklanabilir ve yalnızca Meksika krize girebilir.Böyle bir kriz global değildir. Veya birkaç ülke ,bir ülke grubu krizden etkilenir,dünyanın geri kalan bölgesinde ise istikrar devam eder.Öteki tür kriz ise ,güvensizliğin paraya yönelik olmasından değil,reel varlıklara yönelik olmasından kaynaklanır.Mesela Japon gayrimenkul piyasasındaki yatırımcıların, Tokyo ‘da ki gayrimenkullerin New York’tan daha ucuz olması gerektiğini bir nedenden dolayı düşündüklerini varsayalım.İlk sonuç: Tokyo’daki gayrimenkul fiyatlarının düşmesidir.Arkasından ise dünyanın birçok yerinde bu gelişmeden kaynaklanan krizlerin yaşanması muhtemeldir.Bu tip bir kriz ilk kriz tipinden farklıdır.Burada bir ülkedeki kriz globalleşmektedir.Global krize en iyi örnek 1929-31 krizidir.
Dünya ekonomi tarihinde büyük ekonomik krizler daima birbirini takip etmiştir.bu konuda yazılan kitapları tetkik ettiğimizde kayda geçmiş en eski bunalımın 1720 yıllarında olan Güney Deniz Kumpanyası krizi ve aynı tarihlere rastlayan Mississippi Kumpanyası krizi olduğunu görüyoruz.Ekonomi Tarihini yazanlar pek çok bunalımı detaylı olarak veriyorlar.Tarih sırasına göre basit bir sıralama oluşturulmak istenirse aşağıda verilen listeyi elde edebiliriz.

Selektif Şirketler: Güney Deniz Kumpanyası,Compagnie d’Occident,Sword
Blade Bankası,Banque Generale , Banque Royale 1720 yılı
Krizi,İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası 1770 Krizi,Dutch-Doğu
Hindistan Kumpanyası
İthal maddeleri: Şeker-Hamburg 1799,1857 krizleri,Kahve_İngiltere ve Fransa’da 1836 krizi.Pamuk-Buğday İngiltere ve Fransa 1861 krizi.
Küçük Kasaba Bankaları: İngiltere 1750,1793,1824 krizleri
Büyük Kanal İnşaatları: İngiltere’de 1793,1820 krizleri,Fransa ‘da 1823 krizi
Dış Ülke Tahvilleri: Londra’da 1825,Paris’te 1888,New York ‘ta 1924 krizleri
Dış Ülke Madenleri: İngiltere’de Latin Amerika Madenleri Spekülasyonu 1825- İngiltere ve Fransa’da Alman Madenleri Spekülasyonu 1850
Demiryolları hisse senetleri: İngiltere’de 1836,1847
Fransa’da 1847,1857
Amerika’da 1857,1873 krizleri
Bakır: Fransa’da 1888,Amerika’da 1907 krizleri
Döviz: 1921-23’de Alman Markı,1924-26’da Fransa Frankı
1931,1964’de İngiliz Lirası,1973’de Amerikan Doları
Altın: 1960 ve 1970’lerde muhtelif ülkelerde.

Bu maddeler muhtelif ülkelerde spekülasyona ve neticede krizlere neden olmuştur.
1.1.2 TÜRKİYE'Yİ SARSAN EKONOMİK KRİZLER

1929 : Türkiye, 1929 yılında Dünya ekonomik bunalımından etkilendi. Bu yılda ilk defa Türk parasının değeri düştü, Türkiye'nin başlıca ihracatı olan tarım ürünlerinin fiyatları Dünya piyasalarında geriledi.
1946 : İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomi tüm dünyada dengesiz hale geldi, bu ardada yeni ekonomik politikalara ayak uydurmak ve ihracatı artırmak için devalüasyon yapıldı. Bu da etkili olmayınca ithalattaki aşırı artışlar 1953 yılına kadar devam etti.
1954 : Türkiye'de plansız yatırımlar yapılması sebebiyle enflasyon kendini göstermeye başladı. 1956 yılında Milli Koruma Kanununun yeniden yürürlüğü konulması sonucunda fiyatlar üzerinde suni bir baskı yapıldı, fakat yine de enflasyon körüklendi.
1958 : Ekonomik istikrarı sağlamak için sıkı para ve maliye politikaları, ihracatı teşvik tedbirleri gibi bazı tedbirler alındıysa da enflasyon önlenemedi.
1960 : 27 Mayıs 1960 askeri müdahale sonrasında yeni bir Anayasa hazırlandı, DPT kuruldu, beş yıllık kalkınma planları hazırlandı. Yeni ekonomik modeller uygulandı.
1973 : Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında 1963 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması'nın 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe girmesi sonucu gümrük indirimleri gerçekleşti. 1973-1974 yılları arasında dört katına çıkan petrol fiyatları Türk ekonomisini olumsuz etkiledi,.
1980 : Süleyman Demirel'in Başbakanlığı döneminde Müsteşar Turgut Özal'la birlikte 24 Ocak kararları hazırlanırken 12 Eylül müdahalesi yaşandı. Yönetime geçen Turgut Özal, 24 Ocak kararlarını tatbik etmeye başladı.
1986 : Kamu harcamalarının artması sebebiyle ekonomik dengesizlik yaşandı ve devalüasyon yapıldı.
1988 : Seçimlerden sonra kamu açıklarındaki artış ve mali piyasalarda yaşanan dalgalanmalar sonucu faizler yükseldi; döviz rezervinde azalma oldu. 4 Şubat tarihinde bir dizi ekonomik kararlar alındı.
1990 : Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle petrol krizi yaşandı, turizm ve mali sektör olumsuz etkilendi, Birleşmiş Milletler güçlerinin Irak'a müdahalesiyle Türkiye'deki mali kriz doruğa ulaştı. 1993'de piyasalar dalgalanmaya başladı. 1994 Ocak ayında yine devalüasyon yapıldı. Türkiye IMF ile anlaşmalar yaptı.
1997 : Asya ülkelerinde yaşanan kriz, 1998 yılında Rusya'daki mali çöküşler sebebiyle Türk ekonomisi olumsuz etkilendi, 6 milyar dolar dolayında yabancı finansal yatırım Türkiye'yi terk etti, ekonomi darboğaza sürüklendi.
1999: Yüksek faiz ve iç borçlanma maliyetleri artırdı,17 Ağustos depremi yaşandı, 21 Aralık günü yeni bir ekonomik program ortaya kondu.
2000: 21 Kasım Salı günü bankalar arası piyasalarda başlayan kriz, üç ay sonra başlayacak Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik bunalımının habercisi oldu. 21 Kasım'da aniden ortaya çıkan şok, piyasaları alt üst etti, faizler rekor seviyeye ulaştı.
2001 : Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik sonucu piyasalarda spekülasyonlar başladı, piyasalarda Türk lirası adeta şok oldu, bankaların toplu şekilde devlet bankalarını fonlamayı kesmeleri sonucu, devlet açıkta kaldı. Şubat ayında Türk lirası artık yok gibiydi.





İKİNCİ BÖLÜM

2.1 1929-1939 EKONOMİK BUNALIMI,TÜRKİYE ve DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Büyük Bunalımın nedenleri konusunda öncelikle Monetaristlerin ve Keynescilerin görüşlerine, genel çizgileriyle değinilecektir.Her iki kuramsal çerçeve de Büyük Bunalımı, temelde toplam talebin azalmasının bir sonucu olarak yorumlar.Ne var ki Monetaristler ve Keynesciler bu dalgalanmanın ana kaynağının ne olduğuna ilişkin farklı görüşlere sahiptirler.

2.1.1 PARA ARZI DÜŞÜŞÜNÜN BÜYÜK BUNALIMDAKİ ROLÜ:MONETARİSTLERİN GÖRÜŞÜ

M.Friedman ve A.Schwartz 1963 yılında yayımlanan A Monetary History of the United States 1867-1960 adlı kitaplarında 1929 Büyük Bunalımının ortaya çıkmasını izlenen para politikasındaki yetersizliğe bağlamışlardır. Onlara göre, bu bunalım para arzındaki mutlak düşüşle yakından ilişkilidir.Amerikan Federal Rezerv Bankası’nın (FED’in), 1932 yılı sonuna kadar süren yaygın banka iflaslarını ve buna bağlı olarak para stokundaki azalmayı önleyememesi bunalımın büyümesinde büyük bir rol oynamıştır.

Gerçekten de 1929-1932 döneminde para arzı üçte bir oranından daha fazla geriledi . Bu gerileme, büyük ölçüde banka iflaslarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.1929 Ekiminde borsanın çöküşü halkta büyük bir belirsizlik doğurunca, bankalardaki mevduatların çekilmesi yoğunlaştı.Bankalar mevduat sahiplerinin nakit çekişlerini karşılamaya yeterli rezervlere sahip olmadıklarından iflas ettiler.Söz konusu iflaslar bankaların mevduatlarını yok ederek, para stokunun düşmesine yol açtı. FED’in mevduat sahiplerinin ani nakit talebini karşılayamayan bankaların kurtarılmasına ve dolayısıyla para arzındaki azalmayı gidermeye yönelik olarak bir politika uygulamadığını belirtmektedirler.

Ayrıca, Eylül 1931’de İngiltere’nin altın standartlarından ayrılması kararına karşı FED, ABD’den altın çıkışını durdurmaya yönelik olarak reeskont oranını arttırmış.Bu uygulama da para arzında ek bir azalmaya neden olduş. Friedman ve Schwartz, sözkonusu azalmanın da banka iflaslarında yeni bir dalgaya yol açtığını vurgulamışlardır.Nitekim Ağustos 1931 ile Ocak 1932 arasında 1860 banka daha iflas etmiştir.

Friedman-Schwartz’a göre “ABD’deki Büyük Bunalım, özel girişime dayanan iktisadi sistemin istikrarsız bir sistem olduğunun değil, bir ülkenin parasal sistemi üzerinde büyük yetkilere sahip bir kısım insanın yanlış politikalar uyguladığında ne denli büyük bir yıkıma neden olabileceğinin bir örneğidir”

2.1.2 YATIRIMLARIN DÜŞÜŞÜNÜN BÜYÜK BUNALIMDAKİ
ROLÜ:KEYNESCİLERİN GÖRÜŞÜ

Keynesci yaklaşım monetarist görüşün tersine, ABD’de 1929-1932 döneminde para arzındaki azalmanın ekonomide bunalıma ve GSMH’nin düşmesine yol açtığını kabul etmemektedir.Bu yaklaşıma göre, GSMH’daki düşüş para arzında gerileme doğurmuştur.O yüzden para arzındaki azalma Büyük Bunalımda önemli bir rol oynamamıştır.Nitekim Büyük Bunalım döneminde İngiltere ve Kanada’daki merkez bankaları,FED’nin tersine bankacılık sistemini desteklemişler ve bunun sonucu olarak,söz konusu ülkelerde çok az banka iflas etmiştir.İngiltere ve Kanada merkez bankalarının bu önlemlerine karşın Büyük Bunalım döneminde her iki ekonomi de en az ABD ekonomisi kadar ağır zarara uğramış,üretim düzeyleri gerilemiş ve işsizlik oranları büyümüştür.

Öte yandan P.Temin,ABD’de Ekim 1929-Eylül 1931 döneminde deflasyonist bir parasal basınç olsaydı finansal piyasalarda bunun etkilerinin görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır . Ona göre, parasal basınç ekonomiyi derin bir deflasyona itecek kadar güçlü olsaydı,en azından kısa vadeli faiz oranlarında önemi oranda bir yükseliş görülmesi gerekirdi.Oysa bu dönemde ABD ekonomisinde kısa vadeli faiz oranlarında hiçbir yükselme gerçekleşmediği gibi,tersine İngiltere’nin eylül 1931’de altın standartından ayrılmasına kadar düzenli bir düşüş izlenmiştir.

Ayrıca P.Temin,1930 ve 1931’de nominal para stokunun yanında ekonomide fiyatların da düştüğünü,ancak reel fiyatlardaki düşme hızınınrn reel para stokundaki düşmeden daha çok olduğunu, dolayısıyla para arzının reel anlamda 1931 yılında 1929’dan daha fazla olduğunun kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Keynescilere göre ABD’de Büyük Bunalım’ın nedeni yatırımlardaki büyük düşüştür.Yatırımlardaki düşüş geliri azaltmıştır.Gelirdeki azalmaya bağlı olarak harcamalar gerilemiştir. Gelir ve harcamalardaki düşüş ekonomiyi büyük çaplı bir eksik istihdama sokmuştur. Yatırım yapmak çekici olmaktan çıkınca,firmaların ödünç alımları,dolayısıyla faiz oranları da düşmüştür.Faiz oranlarındaki düşüş hanehalkının daha az tasarruf yapmasına,buna karşılık daha fazla tüketmesine neden olmuştur.Faiz oranlarındaki düşme elde para tutmanın fırsat maliyetini azaltarak hanehalkının elinde tuttuğu para ankeslerinin artmasına neden olmuştur.Toplam harcamalardaki düşüş,yatırımlardaki azalma ile tüketimdeki artış arasındaki pozitif farka eşittir.Oysa toplam harcamalardaki düşüş gelecek dönemde daha az gelir düzeyi anlamına gelmektedir.Böylece hanehalkının gelirinin düşmesi daha az tüketmesine,dolayısıyla toplam harcamaların daha da azalmasına yol açacaktır

Keynesciler,ABD ekonomisinde 1929 sonrasında faiz oranlarının olabilecek en düşük düzeyde bulunmasının bir sonucu olarak,FED’in para politikası açısından önemli bir rol üstlenemeyeceğini belirtmektedirler. Yatırım talebinin faiz oranlarına tümüyle duyarsız olduğu böyle bir durumda,parasal genişleme toplam talebi ve üretimi uyarmada etkisiz kalacak,böylece Keynescilere göre bunalımın önlenmesinde en uygun politika genişleyici maliye politikası olacaktır.

2.1.3 ABD’DE SERVET DAĞILIMI EŞİTSİZLİĞİ

ABD’de 1920’lerde servet yoğunlaşması olağanüstü boyutlara ulaşmıştı.1900 yılında Amerikan ailelerinin %1’i ulusal servetin %26’sına sahipken, 1922’de bu oran %31.6’ya ulaşmıştı. Büyük Bunalımın başladığı yıl olan 1929’da ise sözkonusu oran %36.3’e yükselmişti. 1929 yılında gerçekleşen bu olağanüstü servet eşitsizliği oranına ABD tarihinde başka hiçbir yıl ulaşılamamıştır.1933 yılında ise servetlerin ortadan kalkmasına yol açan Büyük Bunalımın doğal bir sonucu olarak, bu oran %28.3’e inmiştir.

1920’lere girilirken zaten yüksek düzeyde olan servet yoğunlaşması oranının çok kısa bir sürede olağanüstü bir düzeye çıkmasının arkasındaki en temel faktör, 1920’lerde izlenen vergi indirimlerine yönelik yanlış maliye politikalarıdır.Gerçekten de 1921, 1924, 1926 ve 1928 yıllarında hükümetin vergileri düşürmesi büyük şirketlerin ve yüksek gelirli kesimlerin lehine büyük bir servet eşitsizliğine neden olmuştur.Batra, Keynescilerin de belirttiği gibi 1930’ların başında izlenen vergileri arttırmaya yönelik maliye politikalarının yanlış olduğunu, ama asıl yanlışın 1920’lerde uygulanan vergileri düşürmeye yönelik maliye politikaları olduğunu vurgulamaktadır .

Toplam talebin bir şekilde azalmasıyla GSMH’nin düşmesi ya da GSMH artışının işgücündeki artışın altında kalmasıyla işsizlik oranının yükselmesi, ekonomide bir durgunluk yaratır.Batra, ekonomideki bu durgunluğa ancak bir finansal çöküşün eşlik etmesi halinde bunalımın ortaya çıkabileceği düşüncesindedir.

Nüfusun en zengin %1 grubu içinde yer alan Amerikan ailesinin ulusal servetteki payının 1929’da %36.3 ‘e yükselmesi, bir finansal çöküşü kaçınılmaz kılmıştır. Çünkü servet yoğunlaşmasında ortaya çıkan olağanüstü artış, ekonomide iki olumsuz etki yaratır.Bunlardan ilki, riskli krediler veren bankaların sayısının artışıdır.Diğeri ise spekülatif yatırımların çoğalmasıdır.

2.1.4 BANKALARIN RİSKLİ KREDİLERİNDE ARTIŞ

ABD’de 1920’letrde Bankacılık Sisteminde büyük sermayenin ekonomiyi kendi denetimine almasının önüne geçilmesi amacıyla, farklı ölçeklerde çok sayıda banka bulunmaktaydı Örneğin, 1920 yılında ABD’de şube ve ajanslar dışında, 30 189 banka bulunmaktaydı.Dolayısıyla bu çok sayıdaki banka arasında mevduat ve kredi açısından büyük bir rekabet yaşanmıştır.

Gerçekten de1920’lerde ABD’de bankalar üretim kesiminin yanısıra, tüketici kredilerini de arttırmakta.Bundan daha da önemlisi, önce arsa sonra da borsa spekülasyonuna yönelik olarak bankaların verdikleri kredilerde çok büyük oranlı bir artış olmuştur.ABD’de ticari bankaların toplam kredileri, 1921 ortasında 23 milyon dolarken 1929 ortasında 30 milyar dolara çıkmıştır.Ancak bu toplamın içinde yer alan borsada hisse senetlerini marjlı satan aracılara (brokerlara) verilen, başka deyişle spekülasyona giden krediler çok daha büyük oranda artarak 1921 sonunda 810 milyon dolarken, 1929 başında 2.5 milyar dolara yükselmiştir .Böylece 1929, hem servet yoğunlaşmasının hem de riskli banka kredilerinin en yüksek olduğu yıl olmuştur.

Bankacılık sistemi ve dışından gelen kredilerle beslenen borsada alıcı, hisse senedini genellikle %10 marjlı olarak alıyor ve bu senedin tüm haklarını elde ediyordu.Ancak hisse senedinin toplam tutarını ödememek amacıyla bunu borsadaki aracıya güvence olarak bırakıyordu.Başka bir deyişle alıcı, vermiş olduğu marjın üstündeki kısmı aracıdan borç almış oluyordu.Hisse senetlerinin fiyatları yükseldiğinde alınan kredi sabit kaldığından, alıcılar hisse senetlerinin değerlerinde bu artıştan da yararlanmaktaydılar.Aracıların finansman kaynağı ise büyük ölçüde bankacılık sistemi ve dışından aldıkları kredilere dayanmaktaydı.

Marjlı hisse senedi alımına yönelik kredilere %12 düzeyinde faiz oranı uygulanması, ABD’deki ticari bankalar için bu alanı olağanüstü çekici kılmaktaydı.Çünkü ticari bankalar FED’den %5 ile borç alma olanağına sahiptiler ve bu olanağı da sonuna kadar kullandılar.Bu çerçevede Galbraith, o dönemde ticari bankaların borsa spekülasyonuna yönelik riskli kredilerinin FED tarafından finanse edilmesini büyük bir yanlış olarak değerlendirmektedir .

Batra, servet dağılımındaki eşitsizliğin büyümesi ile birlikte bankaların verdiği riskli kredilerin de arttığını, bununsa banka iflasları olasılığını yükselttiğini belirtmektedir. Gerçekten de riskli banka kredilerinin şişirdiği borsa spekülasyonu balonunun patlamasıyla ABD’de çok sayıda banka iflas etmiştir. 1929 yılında 659 banka, 1930 yılında 1352 banka 1931’de ise 2294 banka faaliyetlerini durdurdu.Bu iflasların büyük çoğunluğu küçük ölçekli bankaları kapsamakla birlikte, 200 milyon dolarlık mevduat hacmi olan Bank of United States gibi büyük bankalardan da batanlar olmuşur.

ABD’de banka iflasları artınca, banka parasının azalmasına bağlı olarak ekonomide para arzı düşmüştür.Para arzındaki bu düşüşle birlikte, batan bankalardaki mevduatlarını yitirenlerin harcamalarının ve genelde sermaye kazançlarının da azalmasıyla toplam talep ve üretimde büyük düşüşler ortaya çıkmıştır.Nitekim 1929 yılında 87.4 milyar dolar olan ulusal gelir, 1932’ye gelindiğinde 41.7 milyar dolara düşmüştür.Ancak bu mekanizma tersine doğru da çalışmıştır.İflas eden bankalar ekonomiyi geriletirken, diğer yandan GSMH’nin ve fiyatların düşmesi de kredi taleplerini azaltarak ve alınan kredilerin geri ödenmesini olanaksız kılarak yeni banka iflaslarına yolaçmıştır.

2.1.5 BORSADAKİ SPEKÜLATİF YATIRIMLARDA ARTIŞ

Servet yoğunlaşmasının riskli krediler veren bankaların sayısını çoğaltmasının dışında ekonomideki diğer olumsuz etkisi, spekülatif yatırımlarda yarattığı artıştır..Servet eşitsizliği büyüdükçe, zenginlerin giriştiği riskli yatırımlarda yükselme ortaya çıkar.Çünkü Arrow-Pratt varsayımının da gösterdiği gibi, insanlar zenginleştikçe riskli yatırımlardan kaçınmamaya başlarlar.Zenginlerin spekülatif yatırımlarla kolay kazançlar elde ettiğini gören toplumun diğer kesimleri de ekonomide doğan güven ve iyimserlik havası içinde onları izlemeye çabalarlar.Bu göreli olarak düşük gelirli kesimler yaptıkları spekülatif amaçlı yatırımları için doğal olarak, yoğun biçimde kredi talebinde bulunacaklardır. Dolayısıyla spekülatif yatırımların kredi desteğiyle birlikte nüfusun normalde bu tür risklerden kaçınan kesimlerine de yayılmasıyla, kazanç spekülasyonu “çılgınlık” ya da “balon” denebilecek bir içerik kazanır.Buradaki “çılgınlık” kavramı sözkonusu yatırımlardaki bir mantık yoksunluğunu, “balon” ise bir patlama olasılığını, yani spekülatif kazançların bir sonunun olabileceğini vurgulamaktadır.Galbraith’ın da belirttiği gibi, borsada spekülasyon kazançların sürebilmesi, marjlı hisse senetlerine olan talebin kesilmemesine bağlıdır.Aksi durumda, hisse senetlerinin alıcıları tükendiğinde ve fiyatların yükselmesi durduğunda ise onlara marjlı olarak sahip olmanın herhangi bir avantajı kalmayacak ve toplu satımlar başlayacaktır.Bu da kaçınılmaz olarak bir finansal çöküş yaratacaktır.

Buna karşılık, Batra’nın da belirttiği gibi, servet eşitsizliğinin olmadığı bir ekonomide spekülasyon çılgınlığı başlayamaz.Bunun nedeni, yüksek ancak riskli bir getiri beklentisine yatırım yapmayı başlatabilmenin , yitirmekten çekinmediği parası olan büyük servet sahibi bir kesimi gerektirmesidir.

ABD’de 1920’lerin ortasında ilk büyük spekülasyon dalgası Kaliforniya ve özellikle Florida’daki arsa spekülasyonu üzerinde olmuştur.Giderek şişen arsa spekülasyonu balonu 1926 sonbaharındaki Florida’yı vuran iki kasırga ile patlamış ve 1925’te Miami’de bir milyar 66 milyon dolara ulaşan arsa spekülasyonu ile ilgili banka işlemleri tutarı 1928 yılında 143 milyon dolara inmiştir .

Yine 1920’lerin ortasında başlayan borsadaki spekülatif yatırımlar ise arsa spekülasyonuna göre çok daha büyük boyutlu olmasının bir sonucu olarak, ABD ekonomisinde bunalım yaratan bir finansal çöküşe neden olmuştur.

ABD ekonomisinde 1921-1925 arasında üretim %26 artarken ücret gelirleri yalnızca %14 oranında artmıştı.Diğer yandan üretkenlik ve satın alma gücü endekslerinde de benzer karşıtlık görülmekteydi.1913:100 iken;1921’de 113 olan üretkenlik endeksi 1925’de 130’a çıkarken,buna karşılık satın alma gücü endeksi 1921’de 108 iken 1925’de ancak 120’ye çıkabilmişti.Rakamlardan da görüldüğü gibi,bu dönemde üretim ve verimlilikteki artışlarla ücret gelirleri artışı arasında ortaya çıkan uçurum,ücret gelirleri dışındaki faktör gelirlerinde büyük bir artış olduğu anlamına gelmekteydi.Ellerinde büyük gelirler ve servetler toplanan ABD ekonomisindeki zengin kesim,bunları toplam talebi aşmaya başlayan üretim yerine,borsaya yönelterek bir spekülatif hareketlenmenin başlatıcısı oldu.

Hisse senetlerindeki hızlı fiyat artışlarındaki spekülatif yönün bir başka görünümü de hisse senetlerinin büyük bölümünün aracılar tarafından sağlanan yüksek faizli vadesiz kredilerle %10’luk marjlı biçimde satın alınmasıdır.Bu yöntemle alıcı, aracıya sadece marj kadar ödemede bulunuyor ve senedi güvence olarak bırakarak geri kalan kısmı için ondan kredi edinmiş oluyordu.Bu senet alışlarının spekülatif özelliğinin bir sonucu olarak, alıcılar sadece senetlerin fiyat artışlarından yararlanmayı amaçladıklarından yüksek kredi faizlerini dikkate almıyorlardı.

Borsadaki yatırımlarını spekülatif yönsemeli olduğunun bir başka kanıtıysa borsadaki hisse senetleri fiyatlarına ilişkin global gösterge dört kat artarken, aynı dönemde ABD ulusal gelirinin ancak üçte bir oranında artabilmiş olmasıdır .

Hisse senedi fiyatlarının yanısıra, alınıp satılan senet miktarı da zamanla çok fazlalaştı.Borsada günlük alış satış miktarının bir milyona ulaşması şaşırtıcı bulunurken, 1928 yılına gelindiğinde alış satış artış hızı olağanüstü bir düzeye çıktı.12 Mart 1928’de New York Borsasında alınıp satılan hisse senedi miktarı 3 875 910’a yükseldi.Bu miktar 12 Haziran 1928’de 5 053 000’e, 20 Ekim 1928’de ise 6 503 000’e çıkmıştı.Alım satım miktarlarındaki sözkonusu dikkate değer artış hızı, hisse senedi alanların tek amaçlarının bu senetlere sahip olmak değil, kısa sürede büyük kazançlar elde edebilmek olduğunun bir göstergesi biçiminde yorumlanmalıdır.Hisse senedi alım satım miktarlarında aydan aya ortaya çıkan büyük artış, aynı zamanda 1928 yılında spekülasyon balonunun patlama sürecine girdiğinin bir göstergesidir.

1929 Ekim sonundan daha önce ABD ekonomisinde durgunluk belirtilerinin ortaya çıktığı görülmektedir.Haziran 1929’da 126 olan sanayi endeksi, ekim ayına gelindiğinde 117’ye düşmüştü.1929 Ekim sonunda ise spekülasyon balonunun patlamasıyla ABD’de sermaye piyasası çökmüştür.Spekülasyon balonunun patlamasının en önemli nedeni bazı spekülatörlerin ekonomideki durgunluk işaretlerini izleyerek satışa geçmeleridir.Bu davranış bir zincirleme tepkime doğurarak, öteki hisse senedi sahiplerini de satmaya yöneltmiş ve senet değerlerinin düşmesine yolaçmıştır.Bunun sonucu ise borsadaki aracıların hisse senetlerindeki marj oranlarını yükselterek, spekülatörlere verdikleri kredileri azaltmalarıdır.Hisse senedi değerindeki düşmenin sürmesinin yanısıra, marj oranlarındaki bu artma ise nakit ihtiyacı doğurduğundan, spekülatörlerin elllerindeki hisse senetlerinin daha büyük bir kısmını satmasına yol açmıştır.Gerçekten de New York borsasında 1929 Eylülünde 5 milyon civarında olan hisse senedi satış miktarı, 21 Ekim’de 6 milyonu geçti.24 Ekim perşembe günü satış miktarı yaklaşık 13 milyona, 29 Ekim salı günü ise üstelik satılamayan çok sayıda senede ve % 90’ lara varan değer kayıplarına rağmen 16.5 milyona ulaştı.Bu sonuçlar, hisse senedi değerlerinin dibe indiğini, başka deyişle borsanın çöktüğünü göstermekteydi .

2.1.6. SONUÇLAR ve TÜRKİYE EKONOMİSİNE ETKİSİ

ABD’de 1920’lerde gerçekleştirilen vergi indirimleriyle artan yüksek servet yoğunlaşması, finansal çöküş yaratan borsadaki spekülasyon çılgınlığının ve batışıyla ekonomide para arzının, dolayısıyla üretimin olağanüstü düşmesine yol açan bankacılık sistemindeki güçsüzlüğün önemli bir nedenidir.ABD ekonomisinde en yüksek servet yoğunlaşmasının gerçekleştiği 1929 yılında, aynı zamanda bankacılık sistemindeki riskli krediler de en yüksek düzeydeydi.Bu iki faktörün şişmesine ivme kazandırdığı borsadaki spekülasyon balonunun 24 Ekim 1929’da patlamasıyla ortaya çıkan finansal çöküş, ekonomideki durgunluğu bunalıma dönüştürmüştür.Çünkü borsadaki çöküşle birlikte,
Bankacılık Sistemi de bir yandan verdiği spekülatif kredilerin geri ödenememesi, diğer yandan doğan güvensizlik ortamında yoğun mevduat çekişleri nedeniyle krize girince, ABD ekonomisinde önemli bir para stoğu açığı ortaya çıkmıştı.Bankacılık krizi ve hisse senedi değerlerinin dibe vuruşu, hem şirketlerin yatırım fonu kaynaklarında hem de yüksek gelirli kesimin sermaye kazançlarının ortadan kalkmasıyla tüketim düzeyinde büyük düşüşlere neden olmuş, dolayısıyla ekonomideki durgunluk yerini bunalıma bırakmıştır.

ABD’deki servet yoğunlaşmasının neden olduğu 1929 finansal çöküşünün durgunluğu bunalıma dönüştürmesine ilişkin çözümleme ister istemez Türkiye deneyimi üzerinde düşünmek gerekliliğini gösteriyor.Gerçekten de sağlıklı istatistikler olmamakla birlikte, Türkiye’de 1980 sonrasında izlenen vergi politikalarıyla ivme kazanan servet yoğunlaşmasının hem döner sermayeleriyle ve hatta yatırım sermayeleriyle reel sektörü de içine çeken spekülatif plasmanlardaki artışla hem de Kasım 2000’de patlak veren bankacılık sistemindeki krizle Türkiye ekonomisindeki durgunluğun bunalıma dönüşmesindeki payı araştırılmaya değer gözükmektedir.



















ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

3.1 1994 MEKSİKA KRİZİ, TÜRKİYE ve DÜNYA
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
3.1.1 KRİZİN OLUŞUMU ve NEDENLERİ
Latin ülkeleri para birimlerinin, özellikle de Meksika ve Arjantin Peso’larının bir krize yakalanma risklerinin arttığına dair söylentiler ekonomistler arasında 1993’lerin başlarında yayılmaya başlamıştır. Bu iddialar yapılan üç gözlemin bir ya da daha fazlasına dayandırılmıştır: Ticari ortaklar arasındaki fiyat ve maliyet dengelerinin bozulduğunu öngören satın alma gücü paritesi (purchasing power parity) hesaplamaları, cari işlemlerdeki büyük açıklar; buna bağlı olarak düşük büyüme (Meksika örneğinde olduğu gibi) ya da yüksek işsizlik (Arjantin örneğinde olduğu gibi) ve tüm bu sorunların sabit döviz kuru kısıtlarından kurtulup geçilecek bir genişlemeci para politikasıyla aşılacağına dair genel inanış.
Latin Amerika’da krizin emareleri finans piyasaları tarafından öyle ya da böyle görmezlikten gelinmiştir. Hükümet yetkilileri bir devalüasyonun gündemde olmadığını söylemişler, piyasalar da bu söze inanmıştır. 1993 yılı boyunca Peso’ya uygulanan faiz oranları düşük kalmış, böylelikle cari işlemler açığı kolaylıkla finanse edilebilmiştir.
Meksika için çözülme süreci 1994 yılında başlamıştır. Beklenmeyen iki olayı takiben istikrarsızlık başgöstermiştir: Chiapas bölgesindeki köylüler ayaklanmış ve iktidar partisinin başkan adayı bir suikasta kurban gitmiştir. Başkanlık seçimleri nedeniyle de para politikası gevşetilmiş, mali disiplin terkedilmiştir. Yabancı sermaye girişleri durma noktasına gelmiş, döviz rezervlerinde hızlı düşüşler yaşanmıştır. Hükümet, dolara endeksli kısa vadedeki borçları içeren “tesobono”ları ödemekte aciz kalınca kritik nokta aşılmıştır.
Meksika, dış bankaların da etkisiyle başkanlık seçimlerinden kısa bir süre sonra pesoyu devalüe etme kararı almıştır. Üstelik devalüasyon bazı yönlerden ekonomi üzerinde yıkıcı etkilere yol açmıştır. İlk olarak, %15 oranında yapılan devalüasyon yetersiz olarak algılanmış, devalüasyonun arkasında yeralan piyasalar tatmin edilememiş, hükümetin sabit pariteye endekslenen kredibilitesi kurban edilmiştir. İkincisi, devalüasyon konusunda işadamlarına danışan hükümet, bu kişilere yurtdışındaki yatırımcılara nazaran ekstra kar etme imkanı tanımış, böylelikle uygulanan politika hem içte hem dışta huzursuzluk yaratmıştır. Son olarak da, resmi yetkililer krizi izleyen günlerde yabancı yatırımcılarda bir güvensizlik, kendileri hakkında bir yetersizlik duygusu doğmasına neden olmuşlardır.
Belki de bu nedenlerle başlangıçtaki küçük oranlı devalüasyonun ardından Meksika Hükümeti’nin politikalarına karşı güven kaybı oluşmuştur. Peso, kriz öncesindeki değerine nazaran %50 değer kaybına uğramış, pahalılaşan ithalat sebebiyle de bir zamanlar tek haneli olan enflasyon rakamı yükselmeye başlamıştır. Pesoyu ve enflasyon oranını istikrara kavuşturabilmek için hükümet yurtiçi faiz oranlarını %80 seviyelerine çıkarmak zorunda kalmıştır. Yüksek faiz oranlarıyla da iç talep gerilemiş, krizi izleyen yıl içerisinde de Gayri Safi Yurtiçi Hasıla %7 oranında azalmıştır.
Krizin Meksika’daki politik istikrarı tepe taklak edebileceği korkusu, ABD Hükümeti’ni, Meksika’ya, hiç olmazsa güven ortamı tekrar tesis edilene kadar nefes alacak bir boşluk bulabilmesi umuduyla yüklü miktarda uluslararası borç vermeye zorlamıştır. Bu çaba başarıya ulaşmıştır. 1996 yılı boyunca büyüme artmış, Meksika tekrar uluslararası sermaye piyasalarına entegre olabilmiş, acil ihtiyacı varken aldığı borçları programa uygun bir şekilde ödeyebilmiştir.
Arjantin başlangıçta izlediği farklı kur rejiminin (para kurulu sistemi -peso bire bir parite ile Amerikan Doları’na bağlanmıştır ve para arzına eklenecek her pesonun rezervlerde karşılığı olması ilkesi getirilmiştir) kendisini Meksika krizinin olumsuz etkilerinden koruyacağını düşünmüştür. Gerçekten de Arjantin Kanonik Kriz Modeli’yle tanımlanan tipteki krizlerden kendisini koruyabileceğini ispatlamıştır. Aynı zamanda da, ülkenin Meksika ile olan zayıf ticari ilişkilerinin Arjantin’i krizin bulaşıcı etkilerinden koruyacağı beklenmiş olabilir. Yine de spekülatörler Arjantin’in yüksek oranlara ulaşan işsizliği azaltmak için para kurulunu terkedeceğinden şüphelenerek, Arjantin pesosuna karşı pozisyon almışlardır (bu tip bir spekülatif hareket İkinci Nesil Modeller’le açıklanabilmektedir).
Para kurulu sistemi uygulamasında, sermaye kaçışı para hacminde hızlı bir düşüşe yol açmıştır. Bu da bankacılık sisteminde Meksika krizi kadar olmasa da, ciddi sonuçlar doğurabilecek bir krize neden olmuştur. Her ne kadar Meksika örneğindeki miktarlara ulaşmasa da, bankacılık sektörünü desteklemek için uluslararası resmi borçlara ihtiyaç duyulmuştur.
Arjantin, Meksika’nın aksine para birimini savunmayı seçmiş, baskıların duracağına ve izlenen yöntemin doğruluğuna finans piyasalarını inandırmak için mücadele etmiştir. Nihayetinde 1996 yılında pozitif büyümeye ulaşılmıştır.
Latin krizi Avrupa örneğinin bazı özelliklerini taşırken, çoğu yönden de Avrupa’dan farklılıklar sergilemektedir. Ortak özelliklerden en çok göze çarpanı, krizin ya da kriz olasılığının finans çevrelerince çok geç farkedilmesi, çoğu kez de ekonomistlerin uyarılarına karşın hiç farkedilmemesidir. En önemli ayrılık ise, krizin etkileri konusunda ortaya çıkmaktadır. Baskı altında kalıp kalmama kriterine göre İngiltere ve Fransa bir çift, Arjantin ve Meksika ise diğer bir çift olarak algılanacak olunursa; ilk çiftte, birinci ülke devalüasyon sonrasında çok başarılı bir şekilde toparlanırken, devalüasyon yolunu seçmeyen ikinci ülke trajik sonuçlar yaşamamış, fakat ilk ülke kadar da iyi bir ekonomik performans sergileyememiştir. İkinci çiftte ise, her iki ülkede de ciddi durgunluklar yaşanmış, devalüasyon yapılan ülkede en azından başlangıçta büyük çöküşlerle karşılaşılmamıştır.

3.1.2 MEKSİKA 1994 ve TÜRKİYE 1995
Meksika 1994 para krizi ile Türkiye 1995 para krizleri arasında benzerlikler var mı? Bu soru şöyle de sorulabilir: Meksika ve Türkiye ekonomileri arasında benzerlikler var mı?
İki ayrı ülkede yaşanan krizleri anlamak için dünya iktisadında 1990’larda neler yaşandığına bakmak gerekir. 1990’lar, büyük ölçüde 1980’ler gibi, denizin değiştiği zamanlardır. Gelişmiş ülkelerde 1980’lerde uygulamaya konulan liberal iktisat siyaseti dünyanın diğer bölgelerinde de bu zamanlarda uygulanmaya başlanır. Faiz oranlarının gelişmiş ülkelerde düşük olması ise yatırımcıların gelişmekte olan ülkelere olan ilgisini artırır. Bu dönemde gelişmekte olan ülkelerde uygulanan iktisat siyaseti “Washington concensus” olarak adlandırıldı. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası yetkilileri, think tanklarda çalışanlar, büyük yatırımcılar, önemli ülke siyasetçilerinin buluşma yeri nedeni ile oluşturulan politikalara Washington concensus adı verildi. Washington consensus politika uygulamaları, belirli başarımlara değil iyimserliklere bağlı olarak, birçok yerde uygulandı. Bazı iktisatçılara göre para krizlerinin nedeni iyimserliktir. İyimserliğin nedeni siyasi olaylar ile iktisadi olayların biribirinden bağımsız varsayılmasıdır. Bunun iyi örneği Meksika krizidir.
Meksika Merkez Bankası başkanı Miguel Mancera bir yazısında krizden Meksika Merkez Bankası’nın sorumlu olmadığını savunmaktadır. Başkan’a göre uygulanan para politikası para piyasası ve yabancı para piyasası istikrarı açısından doğru bir politikadır. Kriz öncesi Meksika ekonomisinde parasal genişleme (yüzde 5.7) nominal gelir artışından (yüzde 10.4) önemli oranda düşük gerçekleşmiştir. Rezervlerdeki değişim, para arzındaki artış ile değil, büyük ölçüde siyasal gelişmelerle ilgilidir.
Meksika krizi uygulanan iktisat politikalarının ülkeyi dış şoklara karşı daha fragile yapmasından kaynaklanmıştır. Doğru iktisat (para) politikalarının uygulanması krize engel değildir. Ülke, önemli bir oranda dış yatırımcıların beklentilerine karşı duyarlı durumdadır.
Meksika krizi,Türkiye’de olduğu gibi birçok gelişmekte olan ülkede de etkisini göstermiştir.Bu etkileşimi anlamak amacıyla Türkiye’ye ait aşağıdaki tablo ve grafiğin incelenmesinde yarar vardır.
Aşağıda verilen sayılar, 1994 yılında beş milyar doların ülke dışına çıktığını göstermektedir. Sayı oldukça yüksekti
Tablo 1: Doğrudan Yatırımlar Portföy Yatırımı Kısa Vadeli Sermaye
Doğrudan Yatırımlar Portföy Yatırımı Kısa Vadeli Sermaye
1986 125 146 812
1987 106 282 50
1988 354 1178 -2281
1989 663 1586 -554
1990 713 547 3000
1991 783 648 -3020
1992 779 2411 1396
1993 662 3917 3054
1994(1) 123 1482 -2211
1995(1) 177 -673 3492
Kaynak:ANKA Ekonomik Bülteni,(1) Ocak-Mayıs
Krize net rezevlerdeki değişme açısından bakıldığında, 1995 yılının ilk beş ayında net rezervlerin aniden azalma trendinde olduğu görülmektedir. Aşağıdaki grafik net rezervler serisini göstermektedir.
Grafik 1: Net Rezervlerdeki Değişme

Kaynak:TCMB
Türkiye’de 1994 yılında yaşanan kriz bir para krizidir. Yatırımcıların Lira’ya güvensizliğinin kriz yarattığı düşünülmektedir. Kısa bir zaman diliminde Lira’dan ve Lira’ya bağlı varlıklardan (İMKB’daki kağıtlar ve Hazine bonosundan) kaçış ve kaçan sermayenin dolara çevrilmesi dolar kurunu yükseltmiş, net rezervleri azaltmıştır.


















DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

4.1 GÜNEY DOĞU ASYA KRİZİ, TÜRKİYE ve DÜNYA
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

4.1.1 KRİZİN OLUŞUMU VE NEDENLERİ
Bugün dünyanın belli bölgelerinde daha da belirgin şekilde hissedilen ekonomik krizi, küreselleşme olgusundan ayırmak oldukça güç gözükmektedir. Küreselleş menin ortamını hazırlayan iletişim teknolojisindeki gelişme ve dışa açık ekonomi politikaları önce sermayenin küreselleşmesine neden olmuş ve diğer süreçler bunu izlemiştir. İşte 1997 Temmuz ayında Tayland’ da başlayarak Malezya, Filipinler, Endonezya ve Güney Kore’ yi etkisi altına alan daha sonra dünyanın diğer bölgelerini etkileyen ekonomik krizin en önemli nedeni “Küreselleşen sermaye” dir.
Döviz ve hisse senedi piyasalarında başlayan ani düşüşle ortaya çıkan kriz öncesinde, söz konusu ülkelerin siyasetçileri ve iş adamları dünyadaki globalleşme sürecini 21. yüzyıla taşıdıklarını söylüyorlardı. Gerçekten de bölgenin yeni sanayileşmiş ve hızla gelişmekte olan “Kaptan” ekonomilerindeki yirmi yıllık aşırı büyüme, yabancı sermaye için karşı konulması mümkün olmayan bir ekim alanı oluşturuyordu. İşte bu süreç içerisinde yeni faaliyete başlayan işletmelerin ve faaliyetlerini genişletmek isteyen eski işletmelerin kredi taleplerini karşılamak için yeni yerli ve yancı bankalar birbirleriyle yarışmaya başladılar. Bu bölgedeki hızlı ekonomik büyüme, yüksek oranda yurtiçi tasarruflarla ile birlikte çok hızlı kaynak girişiminin de bir sonucudur.
Bu yüksek büyüme hızında 1996 yılının ikinci yarısına kadar hızla artan ihracatın da önemli bir yapı vardır. İhracata dayalı dışa açık büyüme modelini benimseyen bölge ülkeleri, kur politikası olarak da kendi para birimlerini ABD dolarına karşı sabitleme yolunu seçmişlerdir. Dolar karşısında bu paraların çok dar ölçüde dalgalanmasına izin veriliyordu. ABD doları 1990 yılından 1996 yılı ortalarına kadar dünya piyasalarında değer kaybedince bu ülke paralarının değeri de düştü. Özellikle Alman Markı ve Japon Yeni hususunda meydana gelen bu değer kaybı, bu ülkelerin ihracatlarının ucuzlayarak, dünya pazarında rekabet güçlerinin artmasına neden oldu. Fakat koşullar 1996 yılı ortalarında değişmeye başladı. Bu tarihten itibaren ABD doları bu kez hızla değer kazanmaya başlayınca, Güney-Doğu Asya ülkelerinin paraları da değerlenmeye başlayarak söz konusu ülkelerin paraları aşırı değerlenmiş paralar haline geldi. Bunun sonucunda ihracatları azaldı ve bu ülkelerin cari işlemler dengesi açıkları artmaya başladı.
Bölgeye giren yabancı sermaye bir taraftan üretim kapasitesini arttırıcı yatırımlara yönelirken, diğer taraftan sermaye piyasasına, riski çok yüksek projelere, lüks otel ve apartmanlara, bürolara, golf sahalarına, yani her türlü lüks gayri menkule devasa yatırımlar yapıldı. Bir başka deyişle bölgeye giren yabancı sermayenin çok önemli bir bölümü verimli olmayan projelere yöneldi. Giren paraların bir kısmının kötü yönetildiği, bir kısmının da suistimal ve rüşvet aracı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Belli bir aşamadan sonra “Golf Sahası” kapitalizmine yönelen paralar ihracatı ve verimli faaliyetleri uyaramadığı için heba oldu.
Bölge, paralarının aşırı değerli hale gelmesi sonucu artan cari işlemler dengesi açıkları, kısa vadeli dış borçlar ve sermaye girişleri ile kapatılmıştır. Bu ülkeler bu sayede krizin en önemli nedenlerinden biri olan yanlış döviz politikalarını sürdürebilmişlerdir.
Esasen 1994 yılı sonunda Meksika krizinin ardından dünyadaki portföy yatırımlarının Asya Pasifik ülkeleri finansal varlıklarına yöneldiğini ve kısa vadeli krediler şeklinde giren uluslar arası sermayenin cari işlemler dengesi açıklarına karşı önlem alınmasını geciktirdiğini söyleyebiliriz. Söz konusu sıcak para girişi ülkede döviz arzını arttırırken, döviz kurlarının yükselmesini önlemiş ve bölge ülkelerinin paraları aşırı değerlendirilmiş durumların sürdürebilmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, 1994 yılında Türkiye’ de yaşanan ekonomik kriz ile büyük bir benzerlik ortaya çıkmaktadır.
Güney Doğu Asya ülkeleri 20 yıldan bu yana ihracata yönelik sanayileşme politikalarının başarılı örneklerini sergilemişlerdir. Hızlı ve sürekli sanayileşme ülkelerin refah düzeyinde de çok belirgin ve önemli artışlara neden olmuştur. Ancak son 10 yıldır bölge ülkelerine son derece fazla miktarda giren yabancı sermaye bir taraftan yanlış kur politikasının sürdürülmesine olanak tanırken, bir taraftan da daha önce sözünü ettiğimiz verimsiz yatırımlara yönelmiştir.
Sermaye hareketlerindeki serbestleşme ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler sonucunda 1995 yılında uluslar arası döviz piyasasında bir günde el değiştiren döviz tutarı 1,2 trilyon dolara ulaşmıştır. Bu değer günlük dünya ticaret hacminin yaklaşık 50 katıdır. Bu miktarın yaklaşık yarısı ise spekülatif amaçlarla el değiştiren fonlardan oluşmaktadır.
Son yıllarda dünyanın uluslar arası nitelikte dolar, mark, sterlin, frank, yen vb. güçlü paraları yanı sıra, Güneydoğu Asya ülkelerinin paraları spekülatörlerin yatırım portföylerine girdi. Bu ülkelerin paralarına yatırım yapmak için bunların paralarını satın alacak dövizler de söz konusu ülkelere girerek döviz rezervlerinin artmasına neden oldu.
İlk olarak 1997 Mayıs ve Haziran aylarında Tayland’ ın hızla artan cari işlemler dengesi açıkları nedeniyle Tayland parası Baht’ ın değer kaybedeceği şeklinde bir beklenti içine giren spekülatörler, ellerindeki Baht’ ları satarak ABD doları satın almaya başladılar.Krizi başlatan bu ilk adımdan sonra Baht hızla değer kaybetmeye başladı. Ardından önce Endonezya ve daha sonra Malezya paralarından hızla bir kaçış başladı. Bankaların kısa vadeli dolar borçları nedeni ile, dolar kurunun giderek daha da artacağı beklentileri bunların dolar talebini önemli ölçüde arttırdı. Olaylar böyle gelişirken bir günde Endonezya’ da 16 banka battı. Bunu diğer ülkelerdekiler izledi. Azalan şirket karları ve iflaslar sermaye piyasalarını da karıştırdı. Özetle, mali kesimde başlayan kriz kısa sürede ekonomik krize dönüştü. Bütün bu gelişmeler üzerine bölge ülkeleri paralarını dalgalanmaya bıraktılar ve bu paraların değerlerinde çok önemli düşüşler meydana geldi. Krizi yavaşlatmak, daha fazla tahribat yapmasını önlemek amacı ile ardı ardına önlemler alınmaya başlandı. Önce faiz oranları yükseltilerek döviz kurlarındaki çok hızlı artışın önlenmesine çalışıldı. Bütün bölge ülkelerinde kamu kesimi harcamalarını kısıcı, kamu gelirlerini arttırıcı politikalara ağırlık verilmeye başlandı.
Meksika krizinin ardından 1995 yılında Halifax Kararları olarak adlandırılan IMF ve uluslar arası mali kuruluşların geliştirmeye çalıştıkları krizler için “erken uyarı sistemi” Güneydoğu Asya krizinde işlememiş, söz konusu kuruluşlar kendilerinden beklenen işlevi yerine getirememişlerdir. Ancak böyle ülkelerin başvurusu üzerine stand-by anlaşmaları ve diğer olanaklar harekete geçirilerek bölgeye tarihin en büyük yardım programı yapılmış bulunmaktadır.
Başlangıçta Güneydoğu Asya krizinin dünya ekonomisini büyük bir durgunluğa sokacağı görüşü hakimdi. Ancak daha sonra örneğin 1929 iktisadi bunalımı gibi bir bunalımın söz konusu olmayacağı anlaşıldı. Ancak buna rağmen kriz önce belli ölçüde Japonya’ yı daha sonra da Rusya ve Brezilya’ yı etkisi altına aldı. Küresel kriz sonucunda yaklaşık 400 milyar dolar dolayında sermaye gelişmekte olan piyasalardan geri çekildi. Dünya hammadde fiyatları önemli ölçüde düştü. Örneğin, petrol, demir ve pamukta % 30-40 arası fiyat düşüşleri meydana geldi.
4.1.2 MAKRO EKONOMİK GÖSTERGELER

1997-1998 Doğu Asya ekonomik, para ve mali krizinin nedeni nedir ?
Yaygın görüşe göre ; “mali panik” nedendir ? Bu görüş, alınan çeşitli kararları hedef gösterir. IMF direktörü Michel Camdessus, Tayland ve Güney Kore banka ve mali sistemlerini, kötü yatırım kararları, gizlilikleri ve hilekarlıkları nedeniyle suçlamaktadır. Yine ona göre, hükümetler paralarını dolara bağlı tutmaya çalışmakla yanlış yapmışlardı. Bürokratlar banka borçlanmalarını denetlememişlerdi. Ayrıca, her düzeyde çürümeye karşı mücadele zorunluydu.
Yirmibeş Avrupa Birliği ve Asya devletinin Nisan 1998 Konferansı, bunların yanında kısa dönemli sermaye akışlarının yarattığı sorunlara dikkat çekti. Spekülasyon kaynaklı döviz pazarları dalgalanmalarını krizlerde temel bir faktör olarak belirledi.
“Sıcak para” daki akıl almaz büyümenin yarattığı sorunlar doğrudur. (Uluslar arası şirket bankalarının ve öteki mali kurumların ve süper zenginlerin ellerinde biriken ve spekülatif ve kısa dönemli kar amacıyla dünya mali pazarlarını sürekli dolaşan para). Sıcak p aranın çapını anlatan bir kıyaslama verelim : Dünyanın döviz pazarlarında her gün 1,500 milyar dolar değerinde işlem gerçekleşiyor. Bu rakam günlük dünya ticaretinin yüz katıdır. Son 20 yıl içinde sermaye akışı üzerindeki devlet denetimleri genel olarak kaldırıldığından (liberalizasyon) ve yerine de henüz bir işleyiş çerçevesi getirilmediğinden, bu para anında ülkeden ülkeye, paradan paraya ve menkul değerlere atlayabiliyor.
Ancak, krizlerin temel nedeni başka yerdedir. Tabii ki, kriz başladıktan sonra “mali panik” durumu ağırlaştırmıştır.
Şimdi kapitalist krizlerin nedenini anlamamıza yardımcı olması için, önce Doğu Asya somutunda çeşitli makro-ekonomik göstergeleri ele alalım.
4.1.2.1. Cari Hesaplarda Dengesizlik
Ticaret açığı ve dış borcun GSYİH’ ye (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla) oranı, mali pazarlarda, ülkenin borç ödeme yeteneği hakkında ne zaman endişe yaratır ve ne zaman yeni borçlanma olanağı ortadan kalkar ?
Lawrence Summers, ABD Hazine Sekreter Yardımcısı, Meksika mali krizinin yıl dönümünde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu ; “GSYİH’ nin % 5’ ini geçen her cari hesap açığına özellikle de bu açık hızlı akçışlara açık biçimde finanse edilmişse, özel bir dikkat gösterilmelidir”.
Genel olarak kabul gören bu ölçütle, birçok Asya ekonomisinin durumu oldukça kritikti. Tablo 1’ de görüldüğü gibi1997’ de paraları çöken Asya ülkeleri, 1990’ larda büyük ve artan cari hesap dengesizliklerine sahipti.
Tablo 2 : Cari Hesap (GSYİH % si) Ulusal Gelir Hesabı Tanımıyla
Ülke 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996
Kore -1,24 -3,16 -1,70 -0,16 -1,45 -1,91 -4,89
Endonezya -4,40 -,440 -2,46 -0,82 -1,54 -4,25 -3,41
Malezya -2,27 -9,08 -4,06 -10,11 -11,51 -13,45 -5,99
Filipinler -6,30 -2,46 -3,17 -6,69 -3,74 -5,06 -5,86
Singapur 9,45 12,36 12,38 8,48 18,12 17,93 16,26
Tayland -8,74 -,861 -6,28 -6,50 -7,16 -9,00 -9,18
Hong-Kong 8,40 6,58 5,26 8,14 1,98 -2,21 0,58
Çin 3,02 3,07 1,09 -2,17 1,17 1,02 -0,34
Kaynak:Gökçe,D.,Seminer Notları,Boğaziçi Üniversitesi 1998,Yeni Yüzyıl Gazetesi,1 Aralık 1997
En büyük ve inatçı cari hesap dengesizliklerine sahip iki ülke Tayland ve Malezya idi. Tayland’ da cari hesap 1990’ların her yılında GSYİH’nin % 6’ sının üzerindeydi. 1995 ve 1996’ da ise % 9’ una ulaştı. Malezya’ nın durumu da aynı. Filipinler de öyle.
Kore’ de cari hesap açığı 1990’ ların başlarında düşük ve 1993’ de dikkate değmez bir durumda. Ama, 1993 sonrasında dengesizlik hızla büyüyor, 1995’ de GSYİH’ nin % 5’ ine yaklaşıyor.
Tablo 3’ de görüldüğü gibi, bu cari hesap dengesizlikleri asıl olarak büyük ticaret açıklarından kaynaklanıyor.





Tablo 3: Ticaret Dengesi (GSYİH % si) Ödemeler Dengesi Tanımıyla
Ülke 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996
Kore -0,81 -2,78 -1,37 0,19 -1,01 -1,40 -4,26
Endonezya 1,68 0,91 1,81 1,48 0,72 -1,03
Malezya 2,10 -3,82 1,40 -0,11 -1,59 -3,75 0,58
Filipinler -5,73 -3,00 -4,27 -8,53 -8,95 -8,80
Singapur 6,76 10,62 9,29 8,12 16,02 16,68 14,45
Tayland -7,75 -6,84 -4,71 -4,57 -5,23 -7,12 -6,55
Hong-Kong -3,60 -1,00
Çin 2,75 2,86 1,03 -1,91 1,41 1,71 2,15
Tayvan 5,00
Tayland verileri çeşitli kaynaklardan derlenmiştir (Economist Intelligence Unit Repors,
IMF’s Dec 1997 WEO and Asian Development Bank)

Hong-Kong 1990-93 arası ortalama olarak GSYİH’ nin % 7’ sinin üstünde, büyük cari hesap fazlasıyla başladı. 1993 sonrasında durum kötüledi. 1994’ de fazla GSYİH’ nin % 2’ sine düştü, 1995’ de % 2’ lik bir açığa dönüştü ve 1996’ da marjinal bir fazlada (% 0,6) kaldı. Hong-Kong’ un ticaret dengesi ise daha ciddi bir kötüleme gösterir. 1990 başlarının fazlaları, 1995 ve 1996’ da % 3,6’ lık ve %1,0’ lık açıklara dönüşmüştür.
Singapur’ da 1990’ lar boyunca çok büyük cari hesap fazlası gözlenmiştir (1990-93 arasında GSYİH’nin ortalama % 10’ u, 1994-96 GSYİH’ Nin % 16’ sına yükseliyor).
Çin’ de 1990-92 de cari hesap fazlası var (GSYİH’ nin % 1,5’i ), 1993’ de % 2’lik bir açığa dönüşüyor.
Tayvan’ da 1990’ larda cari hesap tutarları bir biçimde fazla gösteriyor, 1996 rakamıyla GSYİH’nin % 5’i gibi bir büyüklükte.
Cari hesaplarla ilgili bu ilk sayılar bile gösteriyor ki, para krizi dış rekabet sorunuyla bağlıdır. Gerçekten de, 1997’ de ilk saldırıya uğrayan ülkeler, 1990’ lar boyunca büyük cari hesap açıklarına sahip olanlardır (Tayland, Malezya, Filipinler, Kore, Endonezya). Küçük açıklara ya da fazlaya sahip olan ülkeler ise (Hong-Kong, Çin, Tayvan ve Singapur) ötekilerle kıyaslanmayacak kadar az değer kaybetmişlerdir.
Demek ki, ticaret dengesi nedeniyle ortaya çıkan cari hesap sorunları, Asya krizinin ortaya çıkışında anahtardır. Bunun ne anlama geldiğine daha ileride döneceğiz.

4.1.2.2. Döviz Kurlarında Yükselme
Döviz kurları değişmesinin, genel kredi talebi patlaması ve dış denge kötülemesindeki rolü nedir ?
Genel olarak döviz kuru yükselmesi (büyük miktarda sermaye iç akışı nedeniyle) rekabet kaybı ve ticaret dengesi kötülemesi getirir, ki bu da cari hesap açıklarını ödeme güçlükleri yaratır. Bu nedenle, gerçek döviz kuru yükselmesinin eşlik ettiği bir cari hesap açığı çok daha zor sürdürülebilir.
Yükselme, asıl olarak seçilen döviz kuru rejiminin, dolara endekslenmesinin sonucudur. İstikrarlı para politikası, büyük sermaye iç akışına yol açmıştır. Bu iç akış, iç enflasyon dünya enflasyonundan yüksek olduğu halde, yalnızca paranın düşmesini engellemekle kalmamış, aynı zamanda değer kazanmasına yol açmıştır. Bunun da cari hesap dengesizliklerine önemli katkısı olmuştur.
Paraların değer kazanmasının nedeni, doların 1995 ortalarından bu yana hızla güçlenmesiydi. 1991-1995 arasında dolar, yen ve mark karşısında inişteydi. Bu dönemde dolara bağlanmış As ya paraları da değer kaybetti. Ama 1995 sonrası dolar hızla yükseldi (yen/dolar oranı 1995’ de 80’ den 1997 yazında 125’ in üstüne çıktı ; % 56 değerlendi). Böylece, dolara bağlı Asya paraları da hızla yükseldi (ihracat mallarının uluslar arası pazarlarda fiyatları göreceli olarak arttı) ve bu büyük bir rekabet kaybı getirdi.
Asya ülkelerinin paralarını dolara bağlamalarının ana nedeni, iç yatırım projelerine finansman bulmaktı. Dolara bağlanınca borçlanmanın maliyeti düşüyordu çünkü finansörler risk bedelini düşürüyorlardı. Böyle bir politika, yüksek büyüme oranları tutturmak için gereken yüksek yatırım oranlarını sürdürme stratejisiyle tutarlıdır.
1990’ ı başlangıç kabul edersek, 1997 baharında döviz kuru Malezya’ da % 19, Filipinler’ de % 23, Tayland’ da % 12, Endonezya’ da % 8, Singapur’ da % 18, Hong-Kong’ da % 30 değerlendi. Bu demektir ki, Kore dışında 1997’ de çöken tüm paralar, önceki yıllarda önemli ölçüde yükselme yaşadılar.
Kore, Tayvan ve Çin gibi esnek döviz kuru rejimi uygulayan ülkeler ise tersine gerçek değer kaybetme yaşadılar.
Özetle bölge paralarının aşırı değer kazanması, dış rekabet sorununu azdıran bir faktör oldu. 1997 geldiğinde bölge paraları olması gerekenden çok fazla değer kazanmışlardı ve cari hesapları düzeltebilmek için gerçek değer kaybetme zorunlu olmuştu.

4.1.2.3. Gayrisafi Yurtiçi Hasılada (GSYİH) Büyüme
Yukarıdaki veriler kriz ülkelerinde cari hesap açıklarının büyük ve büyümekte olduğunu göstermekle birlikte, bu durumun böyle sürüp süremeyeceğinin değerlendirmesini yapmak için başka bazı göstergelerin de incelenmesi gerekir.
Öncelikle ekonomik büyüme ele alınmalıdır. Ekonomik büyüme hızı yüksekse, cari hesaplarda büyük açıklar sürüp gidebilir. Büyüme oranı daha yüksekse, cari hesap açığının GSYİH’ ye oranı, dış borçların GSYİH’ ye oranında daha küçük bir artış getirir ve ülkenin dış borçlarını servis yeteneğini arttırır.
Tablo 4 Asya ülkelerinin 1990’lardaki büyüme verilerini vermektedir.
Tablo 4 : GSYİH Büyüme Yüzdesi
Ülke 1990 1991 1992 1993 1994 1995
Kore 9,13 5,06 5,75 8,58 8,94 7,13
Endonezya 6,95 6,46 6,50 7,54 8,22 7,98
Malezya 8,42 7,80 7,41 9,24 9,46 8,20
Filipinler -0,51 0,34 2,12 4,39 4,76 5,67
Singapur 7,27 6,29 10,44 10,05 8,75 7,32
Tayland 8,41 7,77 8,27 8,85 8,68 6,66
Hong-Kong 4,97 6,21 6,15 5,51 4,40 5,00
Çin 9,19 14,24 13,49 12,66 10,55
Tayvan 7,60 6,80 6,30 6,50 6,00 5,70
Kaynak:International Finansal Statistics(IFS),February 1998
Tüm ülkelerde 1990’ larda GSYİH büyüme oranları çok yüksek olmuş, ortalama GSYH’ nın % 7 sini aşmış, bazen % 10 ‘ unu bulmuş. Bölgedeki ülkelerin çoğu, 1996’ da yavaşlama yaşamışlar ama hızlar çok yüksek olduğu için böyle bir yavaşlama dikkate alınmaya değmez.
Eğer cari hesap açıkları, büyüme hızı yüksekken daha sürdürülebilir oluyorsa, Asyalı ülkeler bu ölçüt açısından bir sürdürebilme sorunu yaşamadılar demektir. Ancak bazı tarihsel örneklerin yukarıda tanımlanan eğilime uymadığının da gözlemlenmesi gerekir. Özellikle 1979-1981 Şili ve 1977-1981 Meksika örnekleri akla geliyor. Her iki durumda da GSYİH’ nin krizden önceki yıllardaki gerçek büyüme oranı % 7’ nin üzerindeydi. 1990’ ların deneyimi (1994’ de Meksika ve 1997’de Çek Cumhuriyeti) daha karmaşık bir manzaranın varlığına yüksek ekonomik büyüme hızının bir dış şok büyüme hızını azalttığında ekonomiye krize daha açık duruma sokabildiğine işaret ediyor.
Yüksek ekonomik büyüme hızı, büyümenin gelecekte de süreceği yönünde aşırı iyimser beklentilere yol açtığı ölçüde, yatırım patlaması ve aşırı sermaye iç akışını beraberinde getiriyor. O zaman, büyümenin yavaşlamasına işaret eden dış şoklar beklentilerde ani değişikliğe ve sermaye akışında ters yöne hızlı bir değişime yol açarak nakit çöküşünün tetiğini çekebiliyor. Likidite krizi yüksek ekonomik büyüme hızıyla tutarsız olmadığı gibi, tam tersine büyüme hızı aşırı yüksekse daha olasıdır.
Bu açıdan Asya’ daki “ekonomik mucize” nin nedenlerini anlamak önemlidir. Sorun üretim artışının ne kadarının toplam faktör verimliliği (TFV) ve ne kadarının da girdilerdeki sermaye ve emekteki artış sonucunda olduğudur. Asya ekonomik “mucizesi” TFV’ nin artışı sonucunda değil, asıl olarak yüksek yatırım ve emek girdilerinin kullanımındaki yüksek büyüme sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bu demektir ki, istihdamın büyüme oranında ve yatırım oranlarında kaçınılmaz bir düşüş beklenmeliydi. Yüksek büyüme oranları uzun vadede sürdürülemeyecekti.
Buraya dek ele aldığımız dengesizliklerin ortaya çıkmasında rol oynayan birkaç faktörün yeniden altını çizelim ;
1. Japon ekonomisinin 1990’ lar boyu süren uzun durgunluk (stagnasyon) dönemi, Asya ülkelerinin Japonya’ ya yaptıkları ihracatta önemli yavaşlama getirdi.
2. ABD dolarının yen ve Avrupa paraları karşısındaki hızlı yükselişi, dolara bağlanmış Asya paralarının rekabet konumlarını bozdu. Çin parasının 1994’ de % 50 devalüe edilmesi de bölgede rekabet basıncını yükseltmişti.
3. Belirli endüstri sektörlerindeki talep daralması (örneğin, 1996’da semi kondüktörlere olan talebin düşmesi) 1996 ve 1997’ de bölgenin çeşitli ülkelerinde ihracatta yavaşlamaya neden oldu.



4.1.2.4. Rekabet Devalüasyonları
1997 yılındaki ilk değer kaybetme dalgasıyla “efektif” gerçek döviz kuru değişti ve nominal döviz kuru dolara bağlanmış ülkelerin rekabet konumları kötüledi. Bu durumda ülke paraları birbiri ardına değer kaybetmeye başladı. Hatta Tayvan ve Singapur gibi cari hesap fazlasına sahip ülkeler bile rekabet konumlarını koruyabilmek için sonunda devalüasyona gitmek zorunda kaldılar.
Grafik 2:Güneydoğu Asya Ülkelerinin Para Birimlerinin Devalüasyonu
Kaynak:International Finacial Statistics, Şubat 1998

4.1.2.5. Enflasyon
Enflasyon oranlarına bakmak da yararlıdır, çünkü para değerlerinin başka bir paraya endekslendiği ya da yarı endekslendiği durumlarda dış endeksin yaşadığından daha yüksek enflasyon oranları paranın gerçek değer artışına, maliyetlerin yükselmesine ve rekabet zorluklarına yol açar. Sonunda da söz konusu endekslenmeyi sürdürülemez kılar.
Tablo 5 Asya’ daki enflasyon oranlarının vermektedir.
Tablo 5 : Enflasyon Oranları
Ülke 1990 - 1991 1992 1993 1994 1995 1996
Kore 9,30 6,22 4,82 6,24 4,49 4,96
Endonezya 9,40 7,59 9,60 8,53 9,43 8,03
Malezya 4,40 4,69 3,57 3,71 5,28 3,56
Filipinler 18,70 8,93 7,58 9,06 8,11 8,41
Singapur 3,40 2,32 2,27 3,05 1,79 1,32
Tayland 5,70 4,07 3,36 5,19 5,69 5,85
Hong-Kong 11,60 9,32 8,52 8,16 8,59 5,98
Tayvan 3,60 4,50 2,90 4,10 3,70 3,10
Kaynak:International Financial Statistics(IFS)
Tüm ülkelerde enflasyon oranları 1990’larda oldukça düşüktür. Yalnızca Filipinler ve Hong-Kong bir ölçüde farklılık göstermektedir.

4.1.3 KRİZİ TÜRKİYE EKONOMİSİNE ETKİLERİ
Güneydoğu Asya’ da oluşan krizin sonucunda yapılan devalüasyonlarla, söz konusu ülkelerin özellikle dokuma, giyim, tekstil gibi hafif sanayi ürünlerinde önemli fiyat avantajları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu ürünler ise Türkiye’ nin ihracat ürünleridir. Kriz bu yolla Uzakdoğu’ dan Türkiye’ ye girmiştir. Rusya’ daki kriz özellikle yurtdışı müteahhitlik sektörünü ve dolayısıyla da inşaat sektörünü etkilemiş bulunmaktadır. Bu kesim ise ekonominin diğer kesimlerine talep yaratan son derece önemli kesimlerden birisidir. Sonuçta ortaya çıkan talep daralması diğer sektörleri de etkileme eğilimine girmiş bulunmaktadır.
Türkiye’ de krizin etkileri 1998 yılında ortaya çıkmaya başladı. Büyüme hızı önemli ölçüde geriledi. 1997’ de yüzde 8 dolayında gerçekleşen büyüme hızının 1998 için % 1’ in biraz üzerinde olacağı tahmin edilmektedir. Aslında bu kriz olmasaydı da Türkiye ‘de her şey çok düzgün değildi. Bir başka deyişle bu kriz Türkiye’ de zaten var olan sorunları biraz daha derinleştirmiş bulunmaktadır. Eğer Türkiye ekonomisi dünya ekonomisi ile daha fazla bütünleşmiş olsa idi, krizin etkileri çok daha fazla hissedilirdi. Gerçekten Türk yatırımcıların Güneydoğu Asya’ da ne anlamlı bir portföy yatırımı, ne de diğer türde yatırım mevcuttur. Aynı şekilde Türk Lirası da yabancı yatırımcıların portföylerinde çok önemli bir yatırım aracı olarak yer almamaktadır. Türkiye’ den kriz nedeni ile çıkan paranın 7-8 milyar dolar dolayında olduğu belirtilmektedir. Türkiye halen yaklaşık 20 milyar dolarlık döviz rezervine sahip bulunmaktadır. Ancak Rusya’ daki kriz Türkiye’ yi hem inşaat sektörü ile, hem de bavul ticaretindeki duraklama ile Güneydoğu Asya krizinden daha fazla etkilemiş bulunmaktadır.
Son anda Türkiye’ de yaşanan ekonomik durgunluk bir ölçüde küresel kriz ile ilgili ise de, belki daha büyük ölçüde kendi krizimiz ile ilgilidir.
Kamu kesiminin neden olduğu yüzde 40-50 dolayındaki reel faizler kanaatimizce ekonomideki durgunluğun en önemli nedenlerinden birisidir. Bu yüksek reel faizler bankacılık kesimini de topladığı fonları devlete aktaran bir yapı içine sokmuştur. Bir başka deyişle finansal kesim temel işlevini yerine getirememektedir.
Türkiye ekonomisindeki büyüme büyük ölçüde dış kaynaklara bağlıdır. Dış kaynak bulma olanaklarının küresel kriz nedeni ile kısıtlanmış olması da Türkiye ekonomisindeki gelişme hızının düşmesine neden olmaktadır. Oysa şu anda dış kaynak ihtiyacı çok yüksek düzeyde bulunmaktadır. Zira 1999 yılındaki yaklaşık 38.5 milyar dolarlık borç servisinin yine yaklaşık 15 milyar dolarlık kısmı 1999 yılının ilk 3 ayında yapılmak zorundadır. Bu da dış kaynak bulunamadığında faizlerin daha da yükselme ihtimalini ortaya koymaktadır.
Türkiye dış ticaretinin % 80’ ini gerçekleştirdiği Avrupa Birliğindeki gelişme hızının % 2,5 dolayında kalacağı tahmin edilmektedir. Bu bölgedeki gelişme hızının % 4-4,5 tan % 2,5’ a düşmesi Türk ihraç ürünlerine olan talebin de çok fazla artamayacağı anlamına gelmektedir. Ancak Türkiye’ nin rekabet gücünü kaybetmemesi açısından Türk Lirasının aşırı değerlendirilmiş konumunda olmaması son derece büyük bir önem taşımaktadır.
Bu ortamda dahi Türkiye eğer kamu kesimi ve finans kesimini normal işleyiş düzenine sokacak önlemleri alabilirse, 1999 yılının yaz aylarından itibaren ekonomi turizm ve tarım kesiminin etkisi ile yavaş yavaş canlanma eğilimine girebilir. Bütün bunların yanı sıra, uluslar arası kuruluşlardan sağlanabilecek dış kaynak, krizin daha hafif atlatılmasını sağlayacaktır.
Türkiye ekonomisi henüz dünya ekonomisi ile arzu edildiği veya gerektiği ölçüde bütünleşebilmiş değildir. Türkiye’ nin küresel krizden çok daha büyük ölçüde etkilenmemesinin nedeni budur. Şu anda Türkiye ekonomisinde yaşanan kriz bir kısmı küresel, diğer kısmı ise tamamen yerli olan, kamu ve finans kesimi kaynaklı reel bir krizdir.
Güneydoğu Asya krizinden çıkarılacak en önemli ders ise, enflasyonu önlemek için döviz kurlarının sabitlenerek çıpa olarak kullanılmasının çok büyük olumsuzluklar doğuran bir uygulama olduğudur.

4.1.3.1 Krizin Türkiye’ deki Etkilerinin Değerlendirilmesi
Yukarıda da açıklanmaya çalışıldığı üzere, Doğu Asya piyasalarında yaşanan ve tüm dünya geneline yayılma eğilimi gösteren krizin bölge ekonomileri üzerindeki etkisi nasıl olursa olsun bundan Türkiye ekonomisi ve ihracatı da doğrudan etkilenmektedir.
Aslında bu durum, Türkiye’ nin 1980 yılından bu yana uygulamakta olduğu ve amaçlarından birisinin de dünya piyasalarıyla entegrasyon olan ekonomi politikalarında önemli aşamalar kaydettiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Doğal olarak dünya ile entegrasyonun derecesi arttıkça dünya piyasalarından etkilenme oranı da artmaktadır. Burada önemli olan nokta Türkiye’ nin ortaya çıkan bu krizlerden ekonomisini en az zararla kurtarmanın hatta bu krizlerden yarar sağlayarak çıkmanın yollarını bulmasıdır.
Dolayısıyla Türkiye’ nin yaşanan bu son krizden etkilenmemesi mümkün değildir. Bölge ülkelerinin devalüasyona bağlı olarak rekabet güçlerini arttırmalarının kısa vadede ülkemiz ihracatını olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Bu etkinin 1998 yılı içerisinde hissedilmesi çok büyük ihtimal dahilindedir. Bu gerçekle birlikte yaşanan bu krizin etkilerinin tek boyutlu olarak incelenmesinin de doğru olmayacağı düşünülmektedir.
Gittikçe daha kompleks bir hal lalan dünya ekonomisi ve ticaretinde yaşanan bu krizin ülkemiz ekonomisi üzerinde yaratacağı etkilerin de karmaşık ve çok boyutlu olması doğaldır. Nitekim, yukarıdaki açıklamalardan da görüleceği üzere, Türkiye açısından hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Burada önemli olan husus Türkiye’ nin ekonomisini ve sanayi yapısını sağlam temellere oturtması ve ihracatını bu sağlam ekonomik yapıya dayandırmasıdır. Bu sağlandığında dünyanın diğer bölgelerinde yaşanacak bir krizin ekonomimiz ve ihracatımız üzerindeki olumsuz etkileri de en aza indirilmiş olacaktır.
Kısa vadede Türkiye’ nin söz konusu kriz sonucunda ortaya çıkan durumdan azami faydayı elde etmesi için 1998 yılında alması gereken tedbirler ise şöyle özetlenebilir ;
1. Türkiye özellikle bölgeden kaçacak olan kısa vadeli yabancı sermayeyi ürkütmeyecek bir kur politikası uygulamalıdır. Bir başka deyişle, izlenecek kur politikası ile faiz oranları arasında var olan hassas denge gözetilmelidir.
2. Ayrıca, hükümetimizin 1998 yılında izlemeyi planladığı ve ekonomik büyümenin belli oranlarda yavaşlamasını hedefleyen ekonomik politikaları, üreticilerin dış pazarlara yönelmelerini sağladığı ölçüde ihracatımızın krizden olumsuz etkilenmesinin önüne geçilebilecektir.
3. Doğu Asya’ da yaşanan krizden en çok AB ve ABD pazarlarına yönelik tekstil-konfeksiyon ve elektrik-elektronik sektörleri ihracatımız olumsuz etkilenecektir. Bu gerçekten hareketle ihracatımızın desteklenmesinde önemli rol oynayan Eximbank’ ın 1998 yılında kullandıracağı kredilerde Pazar ve sektör açısından selektif davranması ve anılan Pazar ve sektörlere öncelik vermesinin yerinde olacağı düşünülmektedir.
4. Ülkemizin bölgeden yaptığı ithalat içinde yer alan ham ve ara girdilerin fiyatlarında yaşanacak düşüş, üreticilerimize belli bir maliyet avantajı sağlayacaktır. Bu nedenle, ham ve ara girdi ithal eden üreticilerimizin bu bakımdan aydınlatılmaları ve ithalatlarında anılan pazarlara yönlendirilmeleri yerinde bir uygulama olacaktır. Bu çerçevede, 1998 yılında bölge ülkelerinden ülkemize getirilecek “Alım Heyetleri” kapsamında iş adamlarımız ile bölge iş adamları arasındaki işbirliği olanaklarının geliştirilmesi, ithal talebinin bölgeye kayması açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır.









BEŞİNCİ BÖLÜM
5.1. RUSYA KRİZİ,TÜRKİYE ve DÜNYA
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
5.1.1 RUSYA KRİZİ,NEDENLERİ,GELİŞİMİ ve ETKİLERİ
1997 yılın Temmuz ayında ortaya çıkan Ekim ayında iyice derinleşerek etkileri belirginleşen ve 1998 yılında da başta G. Kore ve Endonezya’da etkilerini gösteren Asya Krizi’nden hemen hemen tam bir yıl sonra dünya ekonomisi yeni bir krizle karşı karşıya kalmıştır: Rusya Krizi. Uzakdoğu krizi sonrasında ekonomik ve mali krizin nerelere yayılacağı tartışılmaya başlanmıştır ve krizin yayılma ihtimalinin en yüksek olduğu ülkelerden birisinin de Rusya olduğu konusunda bir çok kesim görüş birliğine varmışlardır. Şüphesiz bu düşüncenin çok geçerli nedenleri ve temelleri bulunmaktaydı. Her nekadar dünya ekonomisi ve mali piyasalarla entegrasyon süreci Uzakdoğu ülkelerinden çok farklı olsa da, gelişme yolundaki bir ülke olarak Rusya’nın sözkonusu ülkelerle birçok ortak yönü de bulunmaktadır. Bununla birlikte, çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde belirtilmeye çalışılacağı üzere, Rusya’yı krize sürükleyen kendine özgü, Uzakdoğu krizinden bağımsız çok önemli yapısal sorunları bulunmaktaydı. Rusya Krizinin, Uzakdoğu Krizi ile bağlantılı olan ve olmayan iki ayrı nedeni bulunmaktadır. Mali piyasaların yapısı itibariyle Uzakdoğu ülkeleri ile benzerlik gösteren ve yine anılan ülkeler gibi ekonomik kalkınmasını sağlamak ve ekonomik reformlarını yapabilmek için yabancı sermayeye ihtiyacı olan Rusya, Uzakdoğu Krizi nedeniyle ortaya çıkan kaynak bulma veya en azından var olan uluslararası kaynakların maliyetinin artması sıkıntısından doğrudan etkilenmiştir. Bu bakımdan, Rusya Krizi ile Uzakdoğu Krizi arasında doğrudan bir ilişki olduğu söylenebilir.

5.1.1.1.Krizin Temel Nedenleri:

Enflasyon oranında görülen büyük çaplı düşüş, GSYİH’nın 1991 yılından bu yana ilk kez pozitif bir büyüme göstermesi gibi olumlu makro ekonomik gelişmelere karşın, 1998 yılı başı itibariyle Rusya krize sebep olan çarpıklıkları bünyesinde bulunduruyordu.


Tablo 6: Rusya Federasyonu, Büyüme ve Enflasyon

1994 1995 1996 1997 1998T 1999T
Cari GSYİH, (Milyar US$) 277 357 440 450 434 444
Reel GSYİH % Büyümesi -12.6 -4.0 -2.8 0.8 -1.0 1.0
Enflasyon 224 131 22 11 6.8 5.0
İşsizlik Oranı 7.0 8.8 9.1 9.3 9.0
Kaynak: IMF, Carnegie Endowment for ınternational Peace, Russian and Eurasian
Program: Briefing on the russian Economy by Anders Aslund, June 8, 1998.
T:Tahmin

Rusya’nın karşı karşıya bulunduğu yapısal sorunlardan birisi, G. Kore, Endonezya ve Malezya’da da benzerleri görülen “crony kapitalizm” adı verilen ilişkiler ağından kaynaklanmaktadır. Yine bu ilişkiler ağı ile bağlantılı diğer bir sorun ise, Rusya’da oluşan “kayıt dışı ekonomi” ve buna bağlı olarak gelişen “mafya” olgusudur. Bugün itibariyle Rusya ekonomisinin yaklaşık yüzde 50’sinin kayıt dışı olduğu tahmin edilmektedir.

Rusya’da denetim dışında olan ve bu nedenle önemli bir sorun teşkil eden kurumlardan birisi de “bankacılık sistemi” dir. 1991 yılında yaşanmaya başlanan ekonomik değişim sürecinde, yabancı ve özel sermayenin bankacılık sektörüne girmesine olanak tanınması ile birlikte, Rusya’da çok sayıda banka kurulmaya başlanmıştır. Yüksek getirili kur işlemleri, yüksek faizli devlet borçlanma kağıtları sayesinde yüksek kar marjlarıyla çalışmanın mümkün olduğu Rusya’da banka sayısı IMF’nin rakamlarına göre, 1994 yılında 2.517, 1995 yılında 2.295 ve 1997 yılında 2.030 olmuştur. krediler çoğu zaman geri ödeme kapasitesi düşük olan firmalara verilmekte, bu ise bankaların mali yapısını sağlıksız bir hale sokmaktadır. Ancak, yüksek enflasyon, mevcut muhasebe sisteminin yetersizliği ve denetim alanındaki eksiklikler nedeniyle, mali yapılardaki bu bozukluk bankalarca gizlenebilmektedir. Gelinen bu noktada birçok bankanın batma noktasında olduğu bilinmektedir. Nitekim son kriz sonrasında Rusya’nın en büyük ilk beş bankası, yükümlülüklerini karşılayabilmek için birleşme yönünde bir karar almak zorunda kalmışlardır.

Aslında bu alandaki asıl sorun bankaların sayısı ve hatta teknolojik altyapı ve yönetim alanındaki eksiklik değildir. Banka sayısındaki tüm bu artışa rağmen, bankacılık sisteminin, Rusya’da sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı finanse edebilecek derinlikte ve finansal büyüklükte olmaması asıl sorunu teşkil etmektedir. Zira, Rusya’da bankaların toplam varlıklarının GSYİH içindeki payı yüzde 28 düzeyindedir. Bu oran OECD Ülkelerinde yüzde 80 seviyesine kadar yükselmektedir. Bu ise, Rusya’da mali sistemin zayıflığının ve derin olmadığının bir işareti olarak değerlendirilmektedir.
Rusya’nın karşı karşıya kaldığı sorunlardan bir diğeri ise birçok uzman tarafından krizin en önemli nedenlerinden birisi olarak gösterilen modası geçmiş ve etkin bir şekilde işlemeyen “vergi sistemi”dir.

Tablo 7: Vergi Gelirleri ve Hükümet Harcamalarının GSYİH’ya Oranı:
1992 1993 1994 1995 1996 1997
Vergi Gelirleri 28,4 27,8 25,7 24,8 23,7 -
Federal Gelirler 16,6 13,7 11,8 12,1 11,9 10,8
Bölgesel Gelirler 11,8 14,1 13,9 12,7 11,8 -
Hükümet Harcamaları 67,1 42,1 38,3 30,6 32,2 -
Federal Harcamalar 55,9 27,8 24,3 17,6 19,8 18,3
Bölgesel Harcamalar 13,0 17,0 17,5 14,5 14,7 -









Kaynak:DPT


Yukarıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği üzere, 1992 yılından sonra gerek federal gerek bölgesel düzeyde, yeni ekonomik koşullarını ihtiyaçlarına cevap veremeyen vergi sistemi nedeniyle vergi gelirlerinde belirgin bir azalma göze çarpmaktadır. Bu yıllar içerisinde GSYİH’nın reel anlamda küçüldüğü de dikkate alındığında, yaşanan bu oransal düşüşün boyutlarının daha ciddi olduğu ortaya çıkmaktadır. Mevcut vergi mevzuatı -yukarı da değinildiği üzere hükümet ile bazı büyük firmalar arasındaki ilişkiler ağıyla da bağlantılı olarak- bazı firmalara doğrudan ya da dolaylı olarak önemli muafiyetler ve indirimler sağlamaktadır. Bu muafiyetlerin yanısıra birçok firma yetersiz denetimler nedeniyle, ödemeleri gereken vergileri ödememektedirler. Bazı hesaplamalara göre; Rusya’da ancak tahakkuk eden vergilerin % 50’si toplanabilmektedir. Vergi borçları bulunan firmaların birçoğunun ise devlet kuruluşları olması sorunun bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Aslında vergi sistemindeki sorun, vergi oranlarındaki düşüklük değildir. Rusya’nın acil bir şekilde, vergi oranlarını düşüren, ancak hemen hemen tüm kesimleri kapsayacak yani vergi tabanını genişletecek, tüm mükelleflere tarafsız bir şekilde yaklaşacak ve bu sayede Rus ekonomisine en az yük getirecek yeni bir vergi sistemine ihtiyacı bulunmaktadır.

Rusya’nın vergi gelirlerindeki düşüklüğün diğer nedenleri ise, GSYİH’da görülen reel düşüş ve dış ticaret alanında yapılan liberalleşme çabaları sonucunda düşen gümrük vergileri olmuştur. Tüm bu olumsuz koşullar nedeniyle, 1996 ve 1997 yıllarında makro ekonomik dengelerde elde edilen (özellikle enflasyonun düşürülmesi ve GSYİH artış oranınındaki düzelme) başarılı sonuçlara rağmen hükümet gelirlerinde yeterli artış sağlanamamış ve bütçe açıkları kapatılamamıştır. Vergi gelirlerini artırmakta başarılı olamayan hükümet ise çareyi harcamaları kısmada bulmuştur. Nitekim, yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere, 1992 yılında yüzde 67.1 olan kamu harcamalarının GSYİH oranı 1996 yılında yüzde 32.2’ye kadar gerilemiştir. Bu düşüşte, devletin özelleştirme sonucunda özel sektöre geçen işletmelere yönelik sübvansiyonları kesmesinin, eski SSCB’ne bağlı Cumhuriyetlere gönderilen fonların ve ithalata verilen desteğin 1994 yılından sonra sıfırlanmasının önemli rolü olmuştur.

1998 yılına Rusya yukarıda belirtilen önemli yapısal sorunların yanısıra Uzakdoğu’da ortaya çıkan krizin de olumsuz yansımalarıyla girmiştir. Kasım 1997 yılında Uzakdoğu krizine bağlı olarak diğer dünya borsaları gibi Moskova Borsasında da ciddi düşüşler yaşanmıştır. Şüphesiz, mali açıdan zaten zor durumda olan Rusya, sözkonusu kriz nedeniyle daha yüksek faiz karşılığında borçlanabilir hale gelmiştir. Aslında, Rusya’nın dış borçları ve dış borç servisinin gelişimi incelendiğinde, yaşamış olduğu krizin nedenlerinden biri rahatça görülebilmektedir.

Tablo 8: Rusya’nın Dış Borç ve Dış Borç Servisi: (Milyar $)

1994 1995 1996 1997 1998T 1999T
Dış Borçlar 119,8 120,4 124,1 118,9 118,6 114,2
Dış Borç Servisi 2,3 5,3 8,0 10,5 14,1 20,9
Kaynak: IMF Worl Economic Outlook, May 1998, T: Tahmin

Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere, son dönemde Rusya açısından sorun dış borç miktarındaki artış değildir. Asıl sorun dış borç geri ödemelerinde (ana para +faiz) görülen yükselmedir. Bu ise, hem dış borçların ödeme vadelerinin kısaldığını bir başka deyişle kısa vadeli borçların genel borç içindeki payının yükseldiğini ve borçlanma maliyetlerinin geçmişe göre artmış olduğunu göstermektedir.
Yukarıdaki tablo, Rusya’nın cari işlemler açığının seyri ile birlikte dikkate alındığında daha anlamlı bir hal almaktadır. Son zamanlarda Rusya’nın dış ödemeler dengesinde görülen bozulmada Rusya’yı sıkıntıya sokan bir başka gelişme olmuştur. Aslında geçiş süreci döneminde Rusya’nın en başarılı olduğu alanlardan birisi dış ticaret olmuştur. İthalat rejiminde gerçekleştirilen liberalleşmeye karşılık dış ticareti ve cari işlemler dengesi sürekli olarak fazla veren Rusya’da, tablonun 1997 yılına gelindiğinde değiştiği görülmektedir. 1997 yılında Rusya’nın cari işlemler dengesi açık vermeye başlamıştır. Bu trendin 1998 ve 1999 yıllarında da artarak devam etmesi beklenmektedir.

Tablo 9:Rusya’nın Dış Ticaret ve Cari İşlemler Dengesi (milyar $)

1993 1994 1995 1996 1997 1998T 1999T
İhracat 44,3 66,3 79,1 90,5 88,7 81,3 85,1
İthalat 32,8 50,5 57,9 73,9 74,8 74,1 77,0
Dış Tic. Dengesi 11,5 15,8 21,2 16,6 13,9 7,2 8,1
Cari İş. Dengesi 2,6 10,4 4,5 2,2 -1,2 -6,0 -7,0
Kaynak: IMF Worl Economic Outlook, May 1998, IFS 1996 Yearbook, IMF Survey T: Tahmin

Cari işlemler dengesinde görülen bu açığın en önemli nedeni şüphesiz, Rusya’nın en önemli ihraç kalemleri arasında bulunan başta petrol olmak üzere doğal kaynaklarının fiyatlarında görülen düşüştür. Petrol fiyatlarında yüzde 50’lere varan düşüşler yaşanması, ihracatının % 36’sını petrolün oluşturduğu Rusya’yı olumsuz yönde etkilemiştir, özellikle Uzakdoğu Krizinin yaratmış olduğu talep daralmasının etkisiyle düşen petrol fiyatlarının Rus Hükümetine maliyetinin 35 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Tüm bu gelişmeler, Rusya’yı krize götüren bir yöne sokmuştur. Yukarıdaki tabloyu özetlemek gerekirse, Rusya’nın mali yönden bir çıkmaza girdiği görülmektedir; Cari işlemler dengesinde oluşan açık, dış borç, ana para ve faiz ödemelerinde görülen artış, vergi gelirlerindeki düşme, bankacılık sisteminin içine girmiş olduğu sıkıntılı durum ve mali açıdan Rusya’nın ihtiyaçlarını karşılayamaması, birçok alanda serbest piyasa ekonomisinin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlayacak kurumsal ve yasal altyapı eksikliği ve ortaya çıkan kamu açıkları, ödenemeyen ücret ve maaşlar, bir türlü yapılamayan sosyal güvenlik reformunun bütçeye getirdiği yük. Tüm bunlar arka arkaya sıralandığında Rusya’nın ne kadar zor bir tablo ile karşı karşıya kaldığı anlaşılmaktadır. Rusya Federasyonu içine girmiş olduğu bu finansal krizi aşmak için elindeki araçları da tam olarak kullanamamaktaydı. Zira, tüm bu sıkıntılara paralel olarak, Merkez Bankası’nın başarı ile yürüttüğü enflasyonla mücadele programı çerçevesinde izlediği sıkı para politikası nedeniyle, sözkonusu açıklar para basımı ile finanse edilememekteydi. Bu nedenle tüm bu sorunları aşmak için para basılması yoluna da başvurulamıyordu. Bu durum karşısında Rus Hükümeti, borçlarını, kamu kesiminde çalışan işçilerin ücretlerini ve emekli maaşlarını ödeyebilmek için 1995 yılından itibaren yoğun bir şekilde kısa vadeli borçlanma yoluna gitmiştir. Rusya için sonun başlangıcı olarak değerlendirilen bu süreçte asıl vahim olan, Rus Hükümetinin bu yolla elde ettiği kaynakları, yapısal sorunları çözmek, gerekli yatırımları yapmak için kullanmak yerine, bir türlü düzeltilemeyen sosyal güvenlik sistemi ve maaş ödemeleri gibi karşılıksız transferler için kullanmış olmasıdır. Bu süreç sonucunda Rusya'nın, 118 milyar dolar dış borcunun yanısıra, piyasalarda yaklaşık yüzde 30’u yabancıların elinde olan 70 milyar dolar civarında da hazine bonosu dolaşmaya başlamıştır.

Aslında, kamu borçlarının GSYİH’ya oranı diğer batı Avrupa ülkelerinden çok fazla olmamasına rağmen, asıl sorun izlenen bu politika neticesinde borçların çoğunun kısa vadeli olmasından kaynaklanmaktadır. Bir çoğunun vadesi haftalık olan bu bonoların faizleri zaman zaman yüzde 150’ye kadar çıkmaktadır. Enflasyon oranının yüzde 15’ler düzeyinde olduğu dikkate alındığında, sözkonusu bonoların devlete ne kadar ağır bir yük getirdiği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

5.1.2.RUSYA KRİZİ ve TÜRKİYE

5.1.2.1 Mevcut Ticari ve Ekonomik İlişkiler:

Şüphesiz, ekonomik ve ticari ilişkiler açısından Türkiye’nin en önemli partnerlerinden birisi olan ve aynı zamanda hemen yanı başındaki komşusu konumunda bulunan Rusya’da yaşanan ekonomik ve siyasi kriz tüm dünya ekonomileri gibi Türkiye’yi de yakından etkilemiştir. Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında sözkonusu ülke ile ticari ve ekonomik ilişkilerde çok önemli gelişmeler yaşanmıştır.

Tablo 10: Türkiye’nin Rusya Federasyonu ile Ticari İlişkileri: Milyon$

YILLAR İHRACAT İTHALAT DENGE HACİM İTH./GEN İTH(%) İHR/GEN İHR(%)
1992 438 1.040 -602 1.479 4,55 2,98
1993 499 1.542 -1.043 2.041 5,24 3,25
1994 820 1.045 -225 1.866 4,49 4,53
1995 1.238 2.082 -844 3.321 5,83 5,72
1996 1.512 1.912 -400 3.424 4,38 6,51
1997 2.057 2.174 -117 4.231 4,47 7,84
1997(1-6) 914 1.018 -104 1.933 4,57 7,36
1998(1-6) 776 1.071 -295 1.847 4,64 6,10
Kaynak:IFS,(1-6):Ocak-Haziran

Yukarıdaki rakamlardan da görüleceği üzere, iki ülke arasındaki ticari ilişkiler, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında çok hızlı bir gelişim sürecine girmiştir. 1992 yılında 438 milyon dolar olan ihracatımız 1997 yılına gelindiğinde yüzde 369 oranında artmış ve 2.057 milyon dolar seviyesine yükselmiştir. Bu gelişme neticesinde anılan ülkenin genel ihracatımız içindeki payı da yüzde 2,9'dan yüzde 7,8’e kadar çıkmış ve Rusya birçok geleneksel ihraç pazarımızı geride bırakarak Almanya’nın ardından ikinci sıraya yükselmiştir. Rusya’dan yapılan ithalat ise anılan dönemde yüzde 109 oranında artmış ve 2.175 milyon dolara ulaşmış ve genel ithalatımız içinde 6. sıraya yükselmiştir.
Aslında ticari ilişkilerde görülen bu çarpıcı gelişme, coğrafi yakınlığın yanısıra her iki ülke sanayi ve üretim yapılarının birbirlerini tamamlayıcı özelliğinden kaynaklanmaktadır. Genellikle ağır sanayilere yönelik üretim tesislerinin bulunduğu Rusya’da hafif sanayi ve tüketim malları üretiminde çok ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Genel üretim ve ihraç yapısı daha çok bu türden ürünlere dayanan Türkiye’nin Rusya’nın bu eksikliği tamamlayıcı özelliği, ihracat artışında çok büyük bir rol oynamıştır. Aynı şekilde, Türkiye de Rusya’dan kendisi açısından eksikliğini hissettiği başta petrol olmak üzere ağır sanayi ürünleri ve silah ithalatı yapmaktadır.

Anılan ülke ile ihracatımızın mal gruplarına göre dağılımına bakıldığında, örme ve örülmemiş giyim eşyası, hububat, un, nişasta ve süt müstahzarları, ayakkabılar, motorlu kara taşıtları, sabunlar, plastik ve mamulleri elektrikli makina ve cihazlar, şeker ve mamullerinin ilk sıralarda yer aldığı görülmektedir. Rusya’dan yapılan ithalatın yapısına bakıldığında ise, mineral yakıtlar ve demir-çelik ürünlerinin çok önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Nitekim, 1997 yılı rakamlarına göre mineral yakıtların Rusya’dan yapılan ithalat içindeki payı yüzde 41, demir-çelik ürünlerinin payının ise yüzde 27 olduğu anlaşılmaktadır.Yani yapılan ithalatın yüzde 68’i bu iki ürün grubundan oluşmaktadır.

5.1.2.2 .Rusya Krizinin Türkiye Üzerinde Yarattığı Etkiler:

Diğer tüm ülkeler gibi Rusya Krizi’nden ülkemiz de etkilenmiştir. Zira, iki ülke arasındaki çok büyük boyutlardaki ticari ve ekonomik ilişkiler olmasa dahi, iki ülkenin gelişmekte olan mali piyasalar içerisinde yer alması nedeniyle, küreselleşen dünyada belli bir yer edinmiş ve uluslararası piyasalarla büyük ölçüde entegre olmuş Türkiye’nin sözkonusu krizden etkilenmesi çok doğal bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Zira, uluslararası piyasalarda karlı yatırım alanları arayan sermayenin Rusya’daki gelişmelerden dolayı kısa vade içinde Türkiye’nin de bulunduğu gelişme yolundaki piyasalardan uzak durmayı tercih etmeleri beklenen bir gelişme olmuştur. Zira yabancı yatırımcılar gelişme yolundaki piyasaları bir bütün olarak değerlendirerek bu piyasalarda meydana gelen bir dalgalanmayı tüm diğer piyasalara mal ederek uzak durmuşlardır. Ayrıca, Uzakdoğu Krizi’nde de olduğu gibi bu son kriz uluslararası mali kaynakların maliyetini artırmış, bu ise ülkemizi olumsuz yönde etkilemiştir.
Şüphesiz ki, Türkiye’yi diğer ülkelerden ayrıcalıklı kılan ve dolayısıyla sözkonusu krizden belki de daha fazla etkilenmesini sağlamış unsur ise, yukarıda belirtilen ikili ekonomik ve ticari ilişkilerin boyutudur. Bu kadar yoğun ilişki içinde bulunan iki ülkenin birbirlerinden etkilenmesi çok doğal bir gelişme olacaktır.
Nitekim, Rusya’daki krizin ilk etkileri kendisini doğal olarak İstanbul Menkul Kıymetler Borsa’sında (İMKB) göstermiştir. Krizin ardından, diğer tüm ülke borsalarında olduğu gibi İMKB endeksinde de önemli oranlarda düşüşler yaşanmıştır. Krizin başlangıcı olan 17 Ağustos tarihinde 3473 puan olan İMKB Ulusal 100 Endeksi 3 Eylül 1998 tarihine gelindiğinde yüzde 27 oranında düşmüş ve 2540 puan düzeyine kadar gerilemiştir. Ayrıca, 1998 yılı başından bu yana endekste dolar bazında görülen düşüş yüzde 45.6 düzeyine yükselmiştir. Krizin ilk başlarında yabancı yatırımcılarda oluşan tepkiler, bir başka deyişle Rusya gibi gelişmekte olan pazarların riskinin arttığını düşünen borsadaki yabancı yatırımcıların çıkması sonucunda yaşanan bu gelişme T.Cumhuriyet Merkez Bankası’nın uluslararası rezervlerinde bir düşüşe neden olmuştur. Ayrıca, Temmuz 1998 tarihinde yüzde 47 olan, yabancı sermayenin toplam işlem hacmi içindeki payı, işlem hacminde görülen düşüşe karşın Ağustos 1998 tarihinde yüzde 37 düzeyine gerilemiştir.
5.1.3 ASYA ve RUSYA KRİZİNİN TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ ORTAK ETKİLERİ
Asya ve Rusya krizlerinin Türk ekonomisi Üzerinde doğurduğu etkileri birbirinde bagımsız ele alma imkanımız bulunmamaktadır. Asya'da başlayan finansal kriz Türkiye'yi o aşamada çok fazla etkilemedi. Ancak Rusya krizinin ilerleyen aşamalarında Türkiye krizle karşılaşmaya başladı. Türkiye'nin finansal kriz karşısındaki durumunu soyut bir çerçeveye oturtabilmek amacıyla aşağıdaki şekil ve analiz sunulmaktadır.
Grafik 4:Uluslararası Borç Verilebilir Fonlar Piyasasında Türkiye'nin Durumu




Şekilde Tbvf uluslararası borç verilebilir fonlar piyasasından Türkiye'nin borç talebini, Abvf aynı piyasada borç vermek isteyenlerin Türkiye'ye yönelik borç verilebilir fon arzını göstermektedir. Finansal kriz öncesinde denge X noktasında faiz F1 ve borç verilebilir fon miktarı da b1 noktasındaydı. Krizin ilk aşaması (Doğu Asya krizi) ortaya çıktığında Türkiye'ye yönelik borç verilebilir fonlar arzında bir daralma ortaya çıktı. Şekilde bu daralma Abvf eğrisinin A'bvf'ye ve denge noktasının Y'ye kaymasıyla gösterilmektedir. Bu durumda borç verilebilir fonlar miktarı B1'den B2'ye gerilemiş ve faizler de F1'den F2'ye kayarak yükselmiştir. Yani artık Türkiye daha az miktarı daha yüksek faizle borçlanmak durumundadır. Krizin ikinci aşamasında (Rusya krizi ve sonrası) artık bu piyasada borç vermeye istekli kimse kalmamıştır. Bir başka deyişle faiz ne olursa olsun borç verilebilir bir miktar bulunmamaktadır. Şekilde bu gelişme WZ spiral eğrisiyle gösterilmektedir. Buna "talepten kaçan arz eğrisi" adını veriyoruz.

Talepten kaçan arz eğrisi sürekli bir durum olamaz kuşkusuz. Piyasa koşulları değişmeye başladıkça YZ talepten kaçan arz eğrisi yeniden açılacak, önce A'bvf durumuna bir süre sonra da Abvf konumuna dönecektir.

Hazine'nin sessiz ve derinden başlattığı dış borçlanma operasyonlarıyla bankaların gerçekleştirdikleri sendikasyon faaliyetleri, Türkiye'ye ilginin tazelenmeye başladığı ve uluslararası borç verilebilir fonlar arzı eğrisinin WZ den A'bvf eğrisi konumuna geri dönmüş olduğu anlamına geliyor. Şimdi sıra kriz edebiyatını artık bir kenara bırakıp siyasal istikrarı sağlamak ve gerekli reformları bir an önce tamamlamakta. Bunları gerçekleştirebilirsek Türkiye'ye yönelik uluslararası borç verilebilir fonlar arzı eğrisini tekrar ilk konumuna (Abvf) getirmek mümkün olabilecektir.












SONUÇ

Dünya genelinde henüz globalleşen finansal akımlarla başa çıkabilecek düzenlemeler yapılamamış ve gerekli kontrol mekanizmaları oluşturulamamıştır.Ancak ortaya çıkan gelişmeler karşısında sürekli yeni, çözümler üretilmektedir.

1980’lerin başlarından itibaren giderek artan sayıda ülke finansal serbestleşme politikaları izlemiştir.Bu serbestliğin en önemli sonucu; finansal piyasalardaki sermaye hareketlerinin bir günde ulaştığı parasal boyut,ülkeler arası mal akımlarının 1 yılda ulaştığı parasal boyutu çok daha üzerinde olmasıdır.Uluslar arası fon akımlarının büyüklüğü,finansal piyasalarda zaman zaman derin sarsıntılara yol açmaktadır.Gelişen piyasalar,artan frekanslarla bu sarsıntılara maruz kalmaktadır.Bu sarsıntılara yol açan temel etken,gelişen piyasalara yönelik fon akımlarının aniden kesilmesi ve kendi güvenli limanlarına geri dönmesidir.Bu gelişmeler sonucunda;

• Gelişen piyasalarda faiz hadleri yüksek seviyelere tırmanmakta,
• Ülkelerin kur politikaları çökmekte,
• Merkez bankalarının döviz rezervleri erimekte,
• Daha da kötüsü ,ekonomiler küçülmekte ve işsizlik artmaktadır.

Mevcut kur politikası ile uyumsuz politikalar, özellikle bütçe açıkları ve parasal genişleme krizlere yol açan unsurların başında gelmektedir.Ancak,1990’lı yıllarda krizle karşılaşan ülkelerin çoğunda bu tür sorunların mevcut olması bozuk bankacılık sistemini ön plana çıkarmaktadır.

Nitekim bankacılık sektöründeki bozukluklar ekonomilerin temel zaafiyet kaynağını oluşturmakta ve spekülatörleri harekete geçirmektedir.Spekülatörler dövize yüksek talep yaratarak mevcut düşük kurdan ellerindeki yerli parayı yada yerli para cinsinden mali varlıkları dövize çevirdiklerinde, mevcut kur düzeyinin sürdürülemeyeceği düşünülmektedir.Çünkü, mevcut politikaların sürdürülebilmesi için faizlerin önemli oranda yükseltilmesi gerekmektedir.Faizlerin yükselmesi ise bankacılık sektörünü ciddi oranda, olumsuz etkileyeceğinden otoritelerin, devalüasyona yönelecekleri öngörülmektedir.Öngörülerin gerçekleşmesi ve devalüasyon olması durumunda ise büyük karlar elde edilmektedir.Ancak bu davranışlar her zaman spekülasyon amacıyla ortaya çıkmamaktadır.Döviz borcu olup döviz geliri olmayanlar devalüasyon olasılığı karşısında, kendini korumak amacıyla dövize yönele bilmektedir.Dövize yönelim zamanını kestirmek güç olduğundan krizlerle karşılaşma riskinin nasıl azaltılabileceği önem kazanmaktadır.

Kamu açıklarının kapatılması, bankacılık sektörünün güçlendirilmesi, gerekli kurumsal düzenlemelerin hayata geçirilmesi ve bağımsız bir merkez bankasının oluşturulması, alınması gereken önlemlerin başında gelmektedir.

Diğer ülkelerin deneyimlerini göz önünde tutarak ve gereken tedbirleri alarak uygulaya bilen bir siyasi irade olduğundan, 1-2 yıllık bir süreçte daha güçlü bir finansal sektöre ve daha da yüksek bir büyüme hızına ulaşıla bildiği görülmektedir.

Ancak siyasi iradenin gerekli önlemleri alırken, toplumsal mutabakati sağlaması büyük önem taşımaktadır.Toplumsal mutabakatin sağlanması ise şeffaflığın sağlanması ile mümkün olacaktır.

TARİH,TEKERRÜR VE EKONOMİK KRİZLER

1. BÖLÜM: KÜKREYEN 20'LER
Tarih her zaman tekerrür edecek diye bir şey yok, hayır. Ancak, ekonomi, siyaset gibi bazı sahalar var ki, buralarda gelişen olayların başlangıç durumlarındaki benzerlikler, sonuçlarını da benzer kılıyor. Bu nedenledir ki, çoğu kez hatalarımızdan ders alabiliyor, hatalarımızı tekrarlamama yoluna gidebiliyoruz.
Örneğin, Amerikalılar: Amerikalılar, 1929 krizinden ders almamış, gerekli önlemleri geliştirmemiş olsalardı, 1987 krizini meselâ, atlatamazlardı. Ki, 1987 krizi, 1929 krizinden çok daha vahimdi. ’29 felâketinde borsa %12.8 puan düşmüştü, 1987’de %22.6 puan! Buna rağmen, tarihe Büyük Çöküntü olarak geçen ve on yılı aşkın bir süreyle Amerikanlıları inim inim inleten ekonomik felâket, ‘87de yaşanmadı. Neden, çünkü, hatalarından ders almayı başardılar...
Evet... ekonomik krizler ve ekonomik krizlerden çıkarılan dersler... Bu ve izleyen bölümlerde dünya tarihinin sarsıcı krizlerini gözden geçireceğiz. Farklı ülkelerde farklı zamanlarda yaşanan krizler, kendi ülkemizde, Türkiye’mizde başımıza gelenleri anlamamıza yardımcı olacaktır... Diye umuyoruz!
JENERİK
Hacmi, kapsama alanı ve süreci itibariyle modern dünyanın en ağır ekonomik buhranı 1929 Krizidir. Mali piyasalarda başgösteren bir büyük panik, haftalar içinde reel sektöre yansıdı. Zengin, fakir, yaşlı, genç demeden herkesi ama herkesi on yılı aşkın bir süreyle perişan eden ekonomik çöküntüyü tetikledi. Amerikanın çehresi değişti.
Oysa, ekonomi çok iyi gidiyordu. Amerikalılar, Birinci Dünya Savaşının acılarını geride bırakmışlar, yeniden yapılanmaya girişmişlerdi. Başdöndürücü bir teknoloji ve üretim patlaması yaşıyorlardı. Otomotivden, enerjiye kadar akla gelebilecek her sektörden her gün yeni bir buluşun haberi geliyordu. Sanayiciler kazançlarını yeni fabrikalara, yeni makinalara, yeni işçilere yatırıyorlardı. Ücretler artıyordu, tüketim artıyordu. Borsa devamlı yükseliyordu. İyimser olmamak, geleceğe güven duymamak için hiçbir neden yoktu.
1920li yıllar tarihe Amerikalıların en yaratıcı yılları olarak geçti. “Kükreyen Yirmiler” diye bir de isim takmışlardı. “Kükreme” sadece müthiş bir hızla büyüyen ekonomilerini değil, radikal bir biçimde değişen yaşam biçimlerini de anlatıyordu.
Elektriğin evlere girmesi, başlıbaşına bir devrimdi. Elektrik gelince, radyo, başköşeye kuruldu. Caz müziği “Kükreyen Yirmiler”in sesi oldu. Caz müziği, borsa ve naylon çoraplar! Tarihte ilk kez, işçi kızlarla “asil leydiler” aynı ürünü kullanmaya başlamışlardı: naylon çoraplar. Naylon çoraplar, Amerikanın “demokratikleşiyor” olmasının işaretlerinden birisi sayıldı. Kadın hak ve özgürlük hareketleriyle naylonlar arasında bağlantı olduğunu iddia edenler bile çıktı. Biz o kadarını bilemiyoruz ama ‘20li yıllardaki en büyük dönüşümün Amerikan kadınlarında görüldüğü bir vakıadır.
Kadınlar iş hayatına girdiler. Kısa sürede, çalışan kesimin beşte biri kadın oldu. Etekler, saçlar kısaldı. Hanım hanımcık kadınların yerini umuma açık yerlerde sigara içen, argo sözcükler kullanmaktan kaçınmayan kadınlar aldı. Boşanmalar arttı. Doğum kontrol yöntemlerinin uluorta konuşuluyor olması, geleneksel Amerikan ailesinin dağıldığının kanıtı olarak algılandı.
Ve seri üretim. “Kükreyen Yirmiler”in en önemli buluşlarından birisi de seri üretimdi. Ünlü otomobil sanayicisi Henry Ford’un bu müthiş buluşu sayesinde üretim katladı. Ülkedeki otomobil sayısı kısa sürede altı milyondan yirmiyedi milyona yükseldi. Otomobil fiyatları düştü. Henry Ford, devrim niteliğinde bir çıkış daha yaptı, işçi ücretlerini günde beş dolar gibi görülmedik seviyeye çıkardı. Ve tarihte ilk kez işçiler kendi ürettikleri otomobilleri satın alacak parayı kazanır oldular! Yine tarihte ilk kez “yıllık izin” kavramı gündeme geldi. O zamana kadar zenginlere özgü bir ayrıcalık olan seyahat de “demokratikleşti.” Amerikalılar ülkelerinin tatil cennetlerine akmaya başlayınca bu defa turizm sektörü ihya oldu. Arsa fiyatları fırladı, özellikle de Florida’da gayri menkûl spekülasyonu görülmedik boyutlara ulaştı. Bataklıklar bile müşteri buluyordu.
Borsa iyi kazandırıyordu, insanların ceplerinde paraları vardı, kendilerini eğlenceye vurdular. İçki yasağına rağmen gece kulüpleri adam almıyor, dönemin en sevilen dansı Çarliston maratonları sabahlara kadar sürüyordu.
Dans etmeyen Amerikalılar, sinemadaydılar. Bir istatistiğe göre 125 milyon Amerikalıdan 100 milyonu haftada en az bir kez sinemaya gidiyordu. Holywood, dünya devi olma yolundaydı, yılda iki bin film üretiyordu. Charlie Chaplin, Rudolf Valentino ve erotizm. Bugün bildiğimiz şekliyle mayo da yeni bir icattı. Yarı çıplak starlar muhafazakâr Amerikalıları dehşete düşürürken, Charles Lindbergh, iki motorlu uçağı ile Atlantik Okyanusunu ilk kez ve tek başına geçti! Onu kadın haliyle Amelia Earhart izledi.
Willa Carter, Gerald Fitzgerald, Ernest Hemingway Amerika’nın en iyi edebiyat ürünlerini verdiler. Time ve Readers’ Digest dergileri tiraj patlamaları yaptılar. New York Times Amerika’nın en saygın gazetesi olma onuruna erişti. Yaşam ortalaması 55’den 60’a çıktı. Lise mezunlarının sayısı ikiye katladı. Dünyada ilk kez yemek karın doyurma kavramını aştı, “sanat” telâkki edilmeye başladı. Yemek kitaplarını, ilk rejim reçetelerini bu yıllarda görüyoruz. Köşebaşı bakkallarının yerini alan süpermarketleri de öyle.
Albert Einstein’ın sayesinde Kâinat’ın tanımı bile değişti!
Al Jolson, zamanın ünlü şarkıcısı, “You ain’t heard nothing yet!” diyordu, “Bu daha hiçbir şey değil!” Daha neler göreceksin!
Çöküş öngörülebilir miydi?! Bugün olsa, belki. Ama Yirmili Yılların hakim ekonomi anlayışı, “laissez-faire” anlayışıydı.
“Laissez-faire,” devletin elini ekonomiden tamamen çekmesini öğütleyen bir ekonomi terimi. Onsekizinci yüzyıldan kalma. “Müdahale etmeyin, rahat bırakın!” anlamına geliyor. Bu anlayışa göre, ekonominin kendisine has iç-dinamikleri vardır. Bu iç-dinamikler, “gizli bir el” gibi hareket eder, ekonomiyi düzenlerler. Devlet müdahalesi iç-dinamikleri altüst edeceğinden, siyasiler ekonomiden uzak durmalı, ekonomik aktörleri rahat bırakmalıdır ki, işlerini görebilsinler.
Başkan Calvin Coolridge’in - sadece onun da değil, o dönem dünya liderlerinin hemen tümünün – yönetim anlayışı ekonomiyi rahat bırakmak şeklindeydi. Aslında politikacılar olsun, ekonomi bürokratları olsun birşeylerin iyi gitmediğinin farkındaydılar. Örneğin, 1923-29 yılları arasında, günde iki banka batıyordu. Borsadaki yükselişin anormal olduğunu, kağıt fiyatlarının aşırı yükseldiğini iddia edenler vardı. Hatta, kredili kağıt alımlarının paniğe yol açmadan kısıtlanması gereği üzerinde konuşulduğu oldu. Ama ne Başkan ne de Amerikan Merkez Bankacılık Sistemi’nin ekonomistleri müdahaleye cesaret edebildiler. Borsa çöker de kabahat başlarına kalırsa diye ürküyorlardı. “İnşallah iyi olur,” diyerekten, seyretmeyi sürdürdüler.
İyi olmadı. Amerikalılar, çabuk ve kolay para yapmanın esrikliği içinde, başını sonunu pek fazla düşünmek istemeden spekülasyonu sürdürdüler. Bizim Kastelli olayında yaşadıklarımızı anımsatır bir biçimde, neleri var neleri yok borsaya yatıranlar oldu. Kimileri evlerini ipotek etti, kâğıda yatırdı. Kimileri banka mevduatlarını çekti, kağıda yatırdı. Parası yetmeyen, kredi ile kâğıt aldı. Küçük bir avans, yüzde on kadar, veriyorlar, taksitle ödemek kaydıyla kâğıt alıyorlardı. Dahası, aldıkları bu kâğıtları teminat gösterip, yeniden borçlanabiliyorlardı. Öyle ki, borsa, spekülâtif bir piramide dönüştü. Borsaya yatırılmış gibi duran para, aslında orada değildi.
Dow-Jones Sanayi Ortalaması, bir düzine sanayi kuruluşunun New York Borsasında eldeğiştiren hisse senetlerinin ağırlıklı ortalama değeridir. Borsa hareketleri, 1896 yılında Charles Dow adlı bir adamın geliştirdiği bu yöntemle saptanır. 1928 yılının başlarında Dow-Jones Ortalaması 191’di, 1929 Eylül’ünde 382. Tam iki katı. 1928 Haziran’ında kredi ile alınan hisse senetlerinin değeri 5 milyon dolardı, 1929 Eylül’ünde 850 milyon dolar oldu. Aynı aylarda, fiyat/kazanç oranı 10’dan 20’ye fırladı ve daha da yükselmesi bekleniyordu.
John Kenneth Galbraith, 1929 Krizini anlattığı mükemmel kitabında 2 Eylül 1929, Cumartesi gününün cehennem kadar sıcak bir gün olduğunu kaydediyor. O akşamüstü denizden dönenler yolları tıkamışlar, New York şehri istikametinde kilometrelerce kuyruk oluşmuş. Bir dolu insan otomobillerini olduğu yerde bırakmak, şehre trenle dönmek zorunda kalmış. Pazar günü, hava daha da sıcakmış, insanlar evlerine kapanmış, radyodan beyzbol maçlarını dinlemişler. Sonra ne olmuşsa olmuş, o sakin, tembel hafta sonu tatilinin ardından borsadaki kükreme durmuş. Tarih 3 Ekim 1929 Pazartesi. Salı kayda değer bir gelişme olmamış. Çarşamba, sadece birkaç büyük şirketin hisse senetleri düşmüş.
5 Eylül Perşembe günü Yıllık Ulusal İş Konferansının yapıldığı günmüş, Roger W. Babson kürsüye çıkmış,
“Borsanın çökmesi kaçınılmaz,” demiş, “Ve sonuçları çok kötü olabilir!”
Roger W. Babson, kim? Roger W. Babson, MIT mezunu bir inşaat mühendisi. Massachusetts eyaletinde gerçekleştirdiği çok sayıda otoban projeleri var. 1898’de meslek değiştirmeye karar veriyor. Aynı yıl Boston’da bir yatırım şirketine giriyor. Menkul kıymetler, sermaye hisseleri, bonolar derken kendi işini kuruyor. Buradan tüm yatırımcılara hizmet veren iş istatistikleri toplama ve yayınlama işine girişiyor. 1904’de o ve eşi, Babson’un İstatistik Organizasyon’u adlı bir şirket kuruyorlar. Şirket, bugün halen Babson Birleşik Yatırım Raporlama adı altında hizmet veriyor. Kenneth Galbraith’e göre, adam eğitimci, felsefeci, istatistikçi, iktisatçı, fizikçi, eğitimci. Müthiş bir öngörüsü olduğu belli zira, 1929 Krizini ve onu izleyen Büyük Çöküşü ilk tahmin eden finans uzmanı o.
Babson, sözlerine devamla “Fabrikalar kapanacak, insanlar işten atılacaklar,” diyor, “Bir kısır döngü oluşacak ve ciddi bir çöküntüyle sonuçlanacak.”
Sözleri soğuk duş etkisi yapmakla beraber, yeterince önemsenmediği gibi, New York Borsası yetkilileri hemen onu yalanlayan ve “Wellesley kâhini” diye alay eden bir yazı yayınlıyorlar. Ciddiye alınmaması gerektiğini, bir adam keyfi bir tahminde bulundu diye insanların kağıtlarını ellerinden çıkarmalarının akıl kârı olmadığını söylüyorlar. Yetkili ağızlardan gelen bu güvence yatırımcıları rahatlatıyor. Sükûnet avdet ediyor. Ama fırtınadan önceki sükûnet gibi bir sükûnet bu ve sadece bir iki hafta sürüyor. Sonra insanlar önceleri yavaş yavaş, sonra daha hızlı satmaya başlıyorlar.
21 Ekim 1929 Pazartesi günü sabahı yabancı yatırımcıların, Hollandalıların ve Almanların, kağıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla başladı. İzleyen üç gün içinde Dow Jones Sanayi Ortalaması 382’den 299’a düştü.
“Kükreyen ‘20li Yılların” sonu, Büyük Çöküşün başlangıcı, Kara Perşembe. New York Borsası 24 Ekim 1929 Perşembe günü dibe vurdu. İnsanlar kağıtlarını satmaya çalıştıkça fiyatlar düştü. Günün sonunda borsa 4 milyar dolar kaybetmişti – yetmiş yıl öncesinin dört milyarı!
Borsa çalışanları o gece sabahladılar, araya hafta sonu tatili girdi. Olup bitenin ciddiyeti ancak pazartesi sabahı anlaşılmaya başladı. 29 Ekim Pazartesi sabahı borsa açıldığından birkaç saat sonra fiyatlar bir yıl öncesinin kârını sıfırlayacak kadar düştü. Dow Jones Sanayi Ortalaması 230’a indi.
Panik malûm insandan insana sirayet eden çok güçlü korkuyu ifade eder. New York Borsasının çöküşü insanları paniğe sürükledi. Binlerce insan, büyük spekülatörler değil, küçük tasarruf sahipleri, sıradan insanlar, perişan oldular. Daha da kötüsü, topladıkları mevduatla borsa oynayan bankalar da ardarda batmaya başladılar. 4000 banka, mudiler veznedara yaklaşıp paralarını kurtarmak için birbirlerini çiğnerlerken battı.
Bugün buradan baktığımızda bankaların mudilerinin parası ile borsada spekülasyona kalkışmış olmalarını anlamak güç. Ama öyle oldu çünkü o yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde bankacılık yasaları geliştirilmemişti. Meselâ, bir bankanın kaç dolar sermaye ile açılabileceği ya da rezervlerinin ne kadarını kredi olarak verebileceğini belirleyen yasalar yoktu. Günümüzün kıstaslarına göre değerlendirdiğimizde çoğu bankaların daha kuruldukları gün müflis olduklarını görebiliyoruz. Ne ki, zamanın yöneticilerinin gerekli önlemleri alabilecek tecrübeleri yoktu.
Bankalar, aracı kurumlar, fabrikalar, ticarethaneler, derken batış bir girdapa dönüştü. O yılın sonunda Amerikan ekonomisinden 30 milyar dolar buharlaştı. Kimsenin cebine girmedi –kimseyi zengin etmedi, sadece buharlaştı!
2. BÖLÜM: BÜYÜK ÇÖKÜŞ
Tek başına alındığında borsanın çöküşü ekonomiyi çökertmeye yetmemeliydi. Ancak, borsa Amerikan ekonomisinin sağlığının en iyi işareti olarak algılanıyordu. Çöküşü insanları derin bir güvensizliğe, derin bir öfkeye sürükledi. Kimi hükümeti, kimi, Amerikan Merkez Bankacılık Sistemini beceriksizlikle suçladı. Kimi, başta Başkan Hoover olmak üzere, devlet yetkililerinin yerli yersiz konuşmalarının piyasaları altüst ettiğini iddia etti. Diğerleri Amerika’ya hakim olan genel kanunsuzluk havasının borsaya da bulaştığını söyledi. Olanlara finans çevreleri ile işbirliği yapan ahlâksız politikacıların başta içerden haber alarak gerçekleştirdikleri işlemler olmak üzere, bir dolu kanunsuz icraatlarının neden olduğu iddia edildi. Kimi de olan bitenden kredili satışları sorumlu tuttu. Suçun tek başına şunda ya da bunda olmadığı ancak zaman içinde anlaşıldı.
Ortalık yatıştıktan yıllar sonra yapılan araştırmalar gösterdi ki, meselâ, yolsuzluk ve yasa dışı işler var olmasına vardılar, ama sanıldıkları kadar çok ve belirleyici değildiler. Aynı şekilde kredili satışlar da olayın nedenini açıklayacak boyutlarda değildi. Buna karşın, yatırımcıları sahtekarlıktan koruyacak yasaların olmadığı da bir vakıaydı. Meselâ, şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar olmadığı için, yatırımcı senedini aldığı firmanın iddia ettiği kadar sağlam olup olmadığını bilemezdi. Kısaca SEC diye bilinen Menkul Kıymetler Alımsatım Komisyonu, Kriz’den sonra kuruldu. Ticari bankaları, yatırım bankalarından ayıran Glass-Steagall yasası da Kriz’den sonra geldi. Ama Badel harab-ül Basra. Basra harab olduktan sonra.
1929 Krizi Amerikan halkını fiziksel ve ruhsal olarak yaraladı. İşten atılma korkusu derin tedirginliğe neden olurken, işlerini kaybeden erkekler – bir tahmine göre 17 milyon aile reisi - deprasyona girdi. 1929-1939 yılları arasında çok sayıda intihar girişimi oldu. Binlerce insan düpedüz aç kaldı. Bulabildikleri arsalarda sebze yetiştirmeye, kırsal alanda toplandıkları böğürtlen, kuş üzümü gibi meyvelerle beslenmeye çalıştılar. Arazileri olanlar, “yardım bahçesi”/relief garden” diye isim taktıkları bostanlar ektiler. Kimsede para olmadığı için ürünlerini başka ihtiyaç maddeleriyle takas ederek hayatta kalmaya çalıştılar. New York, tezgâhlarında elma, ayva gibi meyvalar satan yoksul işportacılarla doldu. Çocuklar kötü beslenmenin, ilaç eksikliğinin sonuçlarını ömürleri boyunca çektiler. Birden fazla ailenin birlikte oturmak zorunda kaldıkları evler gettoya döndü. Evlilikler azaldı – ama boşanmalar da öyle, çünkü insanların gidip oturabilecekleri ev yoktu. On yıl içinde Amerika’nın çehresi değişti.
Büyük Çöküntü’yü ve izleyen trajediyi kimse John Steinbeck kadar iyi nakletmedi. Steinbeck’in 1939’da çıkan Gazap Üzümleri adlı romanı yürek burkan bir sosyal protestoydu. Büyük yazar, Kaliforniyalı arazi sahiplerinin ve bankaların göçmen işçilerin açlıktan kırılmalarına neden olan tutumlarını hikâye ediyor, birşeyler yapılması için adeta yakarıyordu.
Büyük Çöküntü’nün nedenleri hakkında, yüzbinlerce tez, tebliğ, kitap yazıldı. Dönemin psikolojisi, sosyolojisi, ekonomisi, hukuk sistemi araştırıldı. Çöküntünün nedenleri, alınabilmesi mümkün iken alınamayan önlemler tartışıldı. Kütüphaneler dolusu bu çalışmaların üzerinde birleştiği beş-altı ortak nokta var: 1) gelir dağılımı dengesizliği, 2) şirketlerin mali durumları arasındaki dengesizlik, 3) bankaların yapılanmalarındaki bozukluk, 4)dış ödemeler dengesindeki bozukluk, 5)ekonomi yönetiminde tecrübesizlik, 6) parada altın standardında ısrar.
Görüldü ki, ücretlerdeki artışa karşın, Kükreyen Yirmilerde gelir dağılımı adamakıllı bozuktu: Ulusal geliri bir piramit gibi düşünürsek, en yukardaki %1, en aşağıdaki %11’in kazandığının tam 650 katı para kazanıyordu. Bu ülke servetinin az sayıda kişinin elinde toplanması demek. Bu durumun ülke ekonomisi açısından anlamı, iktisadi faaliyetin az sayıdaki zenginlerin lüks tüketimi ve yatırımları üzerine kurulmuş olup, her an değişebilir olmasıdır. Lüks tüketim ve geleceğe dönük yatırım, gıda gibi, barınak gibi olmazsa olmaz yaşam unsurları değildir insanın. En ufak bir provokasyonda lüks harcamalardan da yatırımlardan da kolayca vazgeçilir. Nitekim, New York Borsası çökünce sadece lüks tüketim değil, yatırımlar harcamaları ve bunların üzerine bina edilen ulusal ekonomi durdu.
İkincisi, Amerika’nın en zenginleriyle en yoksulları arasında 650 misli gibi bir fark olduğu gibi, Amerikan şirketlerinin mali güçleri arasında da büyük farklılıklar vardı. 1870li yıllardan itibaren holdingler ve karteller halinde birleşen küçük şirketler, Birinci Dünya Savaşı sıralarında tekeller oluşturmuşlardı. 1929’a gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50sini 200 holding kontrol ediyordu. Bunun anlamı, tek birinin iflâsı halinde koca bir ekonominin sarsılmasıydı.
Bankalar kötü yapılanmışlardı. ‘20li yıllarda Amerika’da günde 4-5 banka açılıyordu. Bunların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. 1923-1929 arasın günde iki bankanın batıyor olmasının endişeye neden olmamasının başlıca nedeni ekonominin iyi gitmesiydi. Ne zaman ki işler bozuldu, banka iflaslarının vakayı adiye olarak görülmemesi gereği ortaya çıktı.
Dördüncüsü, Birinci Dünya Savaşına kadar Amerika, Avrupa’ya borçlu bir ülkeydi. Birinci Dünya Savaşından sonra, savaşın hem galiplerinden, hem de mağluplarından alacaklarını tahsil etmeye çalışan, “alacaklı” ülke oldu. Herbert Hoover başkanlığındaki Amerikan hükümeti, borçlarını altın olarak tahsil etmek konusunda ısrarlıydılar. Ancak, hem dünya altın stoğu yetersizdi, hem de bu yetersiz altın stoğunu kontrol eden Amerikan’ın kendisiydi! Baştaki Cumhuriyetçi Hükümet, yabancı malların Amerikan piyasasını işgal edecekleri endişesiyle, Avrupa devletlerinin borçlarını mal ya da hizmet olarak ödemelerini de kabul etmedi. Amerikan sanayini gümrük duvarları ile koruma yolunu seçti ama dış ticareti küçülttü. Böylece, Amerika ne borçlarını tahsil edebildi, ne de borçlu ülkelere mal satabildi.
Beşincisi, ekonomi yönetiminde tecrübesizlik. ’20 yıllarda Amerikan politikacılarının ve ekonomistlerinin büyük çoğunluğu, liberal ekonominin, en iyi ekonomik sistem olduğuna inanırlardı. “Laissez-faire”/ “Müdahale etmeyin, rahat bırakın!” politikasını benimsemişlerdi. ’29 Krizi, ekonominin kendi yolunu bulmasını beklemenin toplumsal maliyetinin kaldıralımayacak büyük olabileceğini gösterdi.
Başkan Hoover, müdahale etmesi gerektiğine karar verdiğinde hem çok geçti, hem de nereye nasıl müdahale edeceği konusunda tecrübesizdi. Örneğin, ekonomiyi ayağa kaldırmanın yolunun devlet bütçesinin dengelenmesinden geçtiğine karar verdi. Devlet harcamalarını kıstı, vergileri arttırdı. Bu defa da işsizlik büsbütün yükseldi. İşsizlik yükselince, insanların satın alma gücü azaldı. Fiyatlar düşmeye başladı. Hoover, işadamlarından işçi çıkarmamalarını, daha az kâra razı olup, üretime devam etmelerini istedi. Bu da mümkün olmadı, çünkü adamlar mallarını satamaz hale gelmişlerdi.
Amerikan hükümetinin ekonomi yönetimindeki tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi, altın esasında kalma ısrarıydı. Altın esası dediğimiz, kağıt paranın değerini belirli bir miktar altına bağlamak, insanların kağıt paralarını istedikleri anda altınla takas edebileceklerini garanti etmek demektir. Ulusal ekonomi bağlamında, bu uygulama hazinede ne kadar altın varsa, tedavülde de o kadar para olacak anlamındadır. Sıkı para politikası. Hükümet, altına bağlı olmayan para basmayı, paranın değerini düşürmeyi reddetti. Piyasada para olmayınca ekonomik faaliyet mümkün olmadı. Sıkı para politikası ve izleyen faiz artışı reel sektörün daha da küçülmesine neden oldu. 1929-1933 arası üretim yarı yarıya düştü, işsizlik daha da arttı. Gelir hızla azalırken, fiyatlar yüzde otuz düştü.
Bugün buradan bakınca görülüyor ki, Başkan Hoover yapacağı en iyi şey, altın esasından vazgeçip, para arzını arttırmak, piyasaları rahatlatmakmış. Para arzını arttırsaymış, ekonomi canlanma yoluna girebilirmiş. Ama bilemedi. Dediğimiz gibi ne politikacıların ne de ekonomistlerin bu işlerde yeterli deneyimi vardı. Krizin Amerikan ekonomisinin yapılanma biçiminden doğduğunu göremediler. Meselâ, işsizliği yenmek için Amerikan sanayinin korunması gerektiğini düşünüyorlardı. Bunun için gümrük duvarlarını yükselten bir yasa çıkarttılar. Avrupalılar anında aynen karşılık verince, iç piyasada satamayan Amerikan sanayicileri ihracaat da yapamaz oldular.
Hoover’dan sonra başa gelen Franklin D. Roosevelt, farklı bir kişilikti. Dindar bir adamdı. Zenginle fakirin arasındaki uçurumdan içtenlikle rahatsızdı. Birşeylerin mutlaka değişmesi gerektiğine inanıyordu. Pragmatikti. Değişimden, çözümler denemekten korkmadı. Çok yaratıcı bir adam olmadığı, bunun kendisi tarafından da bilindiği söylenir. Eksiğini telafi etmek için, etrafına nitelikli entellektüelleri ve birinci sınıf iş adamlarını topladı. “Beyin Tröstü” denilen bir grup oluşturdu. İcraatın içinden diye bildiğimiz programlarının mucidi Başkan Roosevelt’tir. Her hafta radyoya çıkar, yapılanları anlatır, halkın güven tazelemeye çalışırdı.
Roosevelt, 1932’de oyların yüzde 57.4’ünü alarak başa geldi. İlk 100 günde ekonomiyi canlandıracak, istihdamı arttıracak bir dizi programı uygulamaya koydu. Bu program paketine “New Deal” denildi – “Kartları yeniden dağıtmak” anlamında. İyi bir isimdi, çünkü ekonomide kartlar yeniden dağılacaktı, Amerika’nın buna ihtiyacı vardı.
Roosevelt iktidarı, birincisi, işsizlik sorununun acil çözümüne ilişkin önlemlerin uygulamaya konulduğu 1933-1935 yılları, ikincisi yapısal reformların yapıldığı 1935-1937 yılları olmak üzere, iki etapta değerlendirilir. Bunların ilkine, İlk 100 gün, ikincisine de İkinci 100 gün denir.
İlk 100 günün, ilk icraatı icraatı, Hükümete bankaları denetleme hakkı tanıyan Acil Bankacılık Yasası’nın çıkarılması oldu. Yasayı “ulusal banka bayramı”nın ilânı izledi. On gün süren bu sözde bayramda, ülkedeki tüm bankalar tatile çıktılar. Federal hesap uzmanları kapalı bankalara daldılar, hesaplarını teker teker incelediler. Bayram sona erdiğinde, bankaların üçte biri açılmadı. Sağlıksız olduklarına karar verilmişti.
Aynı günlerde kurulan Mevduat Sigorta Şirketi, 5000 dolara kadar mevduatı devlet güvencesi altına aldı. Böylece bankalara duyulan güvensizlik ortadan kalktı.
Daha sonra 1933 ve 1934 yıllarında çıkarılan iki yasa ile borsaya ayrıntılı kurallar getirildi. Federal Menkul Kıymetler Yasası ve Federal Menkul Kıymetler Alımsatım Komisyonu, satışa sunulan hisse senetlerine ilişkin tüm bilgilerin açıklanması gerekliliğini dayattı. Borsa zaptırapt altına alınırken, kredi ile hisse senedi almaya kısıtlamalar getirildi.
3. BÖLÜM: KARTLAR YENİDEN DAĞITILIYOR
Bundan sonra alınan kararların tümü ekonomiyi canlandırmak, üretimi teşvik etmek amacını güttü. Örneğin, Federal İskan İdaresi, çiftçilerin ve ev sahiplerinin ipotek borçlarına kefil olurken, Federal Acil Yardım İdaresi yardım fonlarını yerel idarelere devretti. Sivil Çevre Koruma Birlikleri adındaki kuruluş 2,5 milyon Amerikan gencini askeri bir disiplin altında topladı, ülkenin ormanlarını, parklarını düzenlemek üzere istihdam etti. Günde bir dolara.
Tennessee Vadisi İdaresi, Roosevelt’in en parlak fikirlerinden birisiydi. Başkan, Kongre’den, ‘Hükümetin tüm yetkilerini haiz ancak özel şirketlerin esnekliğini ve girişimciliğini taşıyacak bir şirket’ kurulmasını istedi. Amerikanın en yoksul eyaletlerinden Tennessee nehri üzerine inşa edilen bir dizi hidroelektrik santralı bölgenin yoksul köylülerine iş imkânı sağladı ayrıca selleri kontrol altında aldı. Bu proje uzun yıllar devam etti.
Çiftçilerin tarlada kalan ürünlerinden doğan zararlarını karşılamak, tarım ürünlerinin fiyatını yükseltmek için Tarım Yeniden Ayarlama Yasası diye bilinen bir yasa çıkarıldı. Ekicilere ekonomik olmayan ürünleri ekmemeleri , ekonomik hayvanları beslememeleri için ödeme yapma imkanı sağladı. Fakat bu uygulama tam bir rezalete dönüştü – çünkü çiftçiler hayvanlarını öldürmeye, ekinlerini yakmaya koyuldular. Amaç, ürün fiyatlarını yükseltmek, çiftçiyi ayağa kaldırmaktı ama onca açlık içinde tam bir fiyasko oldu. Daha sonraları anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırıldı.
New Deal’in aldığı önlemlerin en yaratıcılarından bir diğeri de Ulusal Sanayii Kurtarma Yasası’dır. Kısaca NİRA diye bilinen bu yasa iki dev proje içeriyordu. Birincisi, devasa bir altyapı inşaatı girişimi, ikincisi Amerikan iş hayatına kurallar getiren, haksız rekabeti önleyen karmaşık bir program. Programı Ulusal Kurtarma İdaresi yürürlüğe koydu. Her bir sektör için rekabeti mümkün kılacak kurallar getirdi.
Büyük bir gayretle çalışılıyor olmasına karşın, ekonominin kısa sürede düze çıkmasının bir hayal olduğu ortaya çıktı. Daha da kötüsü, ironik olanı diyelim, can havliyle çıkarılan yasaların çoğunu Amerikan Yüksek Mahkemesi anayasaya aykırı bularak iptal etti. İnsanların bir kez daha nevri döndü. Roosevelt’in popüleritesi azalmaya başladı.
Durumu kurtarmak isteyen hükümet tekrar atağa kalktı, liberalizmi şiar edinmiş bir ulusun yöneticileri için hayli şaşırtıcı “sosyal adalet” söylemiyle, işçi sınıfını arkasına aldı. İkinci New Deal denilen bir dizi program daha önerdi!
1935’den itibaren yürürlüğe konulan yeni programlar, hemen tümüyle işçi sınıfının koşullarının iyileştirilmeye yönelikti. O kadar ki, Başkan Roosevelt, sınıf ayırımcılığını körüklemekle itham edildi.
Varlık Vergisi (Wealth Tax Act) vergilerini arttırdığı için zenginleri, su-elektrik gibi kamu hizmetleri üreticilerine sıkı düzenlemeler getiren yasa sanayicileri küstürdü. İşverenler toplu sözleşmelerin devlet gözetimi altına yapılmasını sağlayan Ulusal İşçi İlişkileri Yasası’nın –Wagner Kanunu - kendilerini haksız yere cezalandırdığını söyleyerek, İkinci New Deal’e destek vermeyeceklerini ifade ettiler. Amerika’nın sosyalizmi anımsatan bu yeni resminden hiç hoşlanmamışlardı.
Asgari ücret ve azami çalışma saatlerini saptayan, çocukların çalışmasını yasaklayan Adil İşçi Standartları Yasası buna rağmen yürürlüğe girdi. Onu emeklilik, iş kazası tazminatı, işsizlik sigortası, ölüm halinde çocuklara ve eşlere, sakatlara yardım öngören Sosyal Güvenlik Yasası izledi.
Eski başkan Hoover’in sıkı para politikasına karşın, Roosevelt’in danışmanları devlet harcamalarının arttırılmasından yanaydılar. Böylece talebin artacağını, ekonominin canlanacağını hesaplıyorlardı. 1935 itibaren, 5 milyar dolar gibi bir para ortaya kondu, bununla iş yaratmaya yönelik programlar düzenlendi. Works Progress Administration (WPA).
Roosevelt’in bu bağlamdaki en şaşırtıcı girişimlerinden birisi Kültürel Programlardır. Bunlar Amerikan Hükümetinin kültürel gelişmeye yaptığı ilk doğrudan yatırımlardı. Federal Proje Numara Bir, sonraları kısaca Federal 1 diye bilinen proje, beş bölümden oluştu; Federat Sanat Projesi, Federal Resim Projesi, Federal Tiyatro Projesi, Federal Edebiyat Projesi ve Tarihi Kayıtlar Araştırması Projesi. Bunların başına birer ulusal direktör getirildi. Böylece devlet kendisinden hiç umulmayan bir sahaya girmiş oldu.
Gramofon, radyo ve sinemanın işlerinden ettiği müzisyenlere – meselâ, canlı müzik yapan 30,000 müzisyen, bir o kadar da tiyatrocu işsizdi – iş yarattı. Kısaca PWAP diye bilinen kuruluş, ressamlara okullar, kütüphaneler, bakanlıklar gibi kamu binalarında kullanılmak üzere tablolar sipariş etti. Her bir Kongre üyesi için bir resim yapıldı. Sergiler açıldı. Amerikanın en ünlü ressamlarından bazıları Philip Guston, Moses Soyer, Jackson Pollock, Mark Rothko, Jacob Laurence, Ivan Albright, Marsden Hartley, Philip Evergood, Mark Tobey buradan çıktılar.
1936 yılında Federal Edebiyat Projesi kapsamında 6,686 vardı. Bu yazarlar, toplam 3.5 milyon satan 800 eser ürettiler. Ralph Ellison, Richard Wright, Studs Terkel, John Cheever, Saul Bellow, Margaret Walker, Arna Bontemps and Zora Neale Hurston bugün bile tanınan isimlerdir Bir süre sonra sanatçılar devletin yaratıcılıklarını kısıtladığından, sansürden şikayet etmeye başladılar. Bu da işin başka bir yönü.
Bütün bu programlar bugün sosyaldemokrat diyebileceğimiz, refah devleti diyebileceğimiz yönetim modeliyle örtüşüyordu. Amerikanın liberalizme gönül vermiş insanlarının itiraz etmeleri uzun sürmedi. 1937’den itibaren sesler yükselmeye başladı, Roosevelt’in sağcı mı, solcu mu olduğu konusu gündeme geldi. İşverenler İkinci 100 günün icraatını beyenmemişlerdi. Başkanı, kendi sınıfına ihanet etmekle suçluyorlardı. Öyle ki, Roosevelt yönetimi işveren-karşıtı bir yönetim olarak damgalandı. Oysa bugün buradan bakıldığında, Başkan’ın icraatının aslında liberal kapitalizmin yaşamasını sağladığı görülüyor. Bankacılığı, borsayı, sosyal güvenliği düzenleyen yasalar son tahlilde işverenin yararına oldu.
1936 yılına gelinceye kadar, Karaderili Amerikalılar, Lincoln’in hatırına Cumhuriyetçilere oy verirlerdi. Bu gelenek ‘36’da yıkıldı, o yıl Amerikanın en büyük 12 şehri Demokratlara yani Roosevelt’e oy verdi.
O yıl işler iyi gitti, ancak bir yıl sonra 1937 ekonomi bir kez daha çöktü, Amerika İkinci Dünya Savaşına girinceye kadar da toparlanamadı.
Ekonominin çökme nedeni olarak, eski bir anlayış, bütçenin her koşulda denk olması gerektiği inancı gösterildi. Denk bütçe isteyen Roosevelt, kendi New Deal programlarını yarı yarıya kısmış, işsizliğin 1,5 milyon artmasıyla sonuçlanan yeni bir durgunluk dönemini başlatmıştı. Tarıma ödenen destek de kesilince, ürün fiyatları yeniden dibe vurdu, 4 milyon Amerikalı daha işsiz kaldı. Bu durum Başkan’ın sözüne sadık kalmaktansa, ödün vermeyi tercih ettiği şeklinde yorumlandı. Zaten ekonomiden anlamıyordu diyenler de çıktı.
Ekonomiden anlamıyordu diyenler sözlerine kanıt olarak Başkan’ın Keynes’in önerilerine kulak asmamış olmasını gösterdiler.
Keynes kim? Keynes, 1883-1946 yılları arasında yaşamış olan, İngiliz asıllı bir iktisatçı. Önemi, klasik iktisatın serbest piyasa ekonomisine dair teorilerini reddetmiş olmasından ileri gelir. Devlet harcamaları ile özel sektörün refahı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu savunan ilk iktisatçıdır. Bu bağlamda, ekonominin durgun olduğu dönemlerde, Keynes, bütçenin dengesini bozmak pahasına da olsa devlet harcamalarının arttırılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre, durgunluk, ekonomide daralma uzun-vadeli bir sorun değil, kısa vadeli bir talep daralmasıdır. Özel sektörün talebi arttırmaya muktedir olmadığı zamanlarda devlet devreye girmeli, bütçe açığı pahasına da olsa harcama yapmalıdır. Ne zaman ki, ekonomi rayına oturur, devlet o zaman harcamalarını kısar. Devlet bütçesi orta vadede denk olmalıdır, kısa vadede değil, diyordu Keynes. Kısa vadeli ekonomik politikaların yararını anlatan bir de ünlü sözü vardır: “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.”
Günümüzde kapitalist ekonomiler Keynes’in önerileri doğrultusunda yönetilir. Ama ‘30lı yıllarda, hayır. Roosevelt, ekonominin çöküntüye gittiği zamanlarda devlet harcalamarının arttırılması gereğine inanmadı. Keynes’in haklı olduğunu teslim etmesi için İkinci Dünya Savaşına girmesi gerekti.
Şimdi buradan geriye baktığımızda, Roosevelt’in New Deal’ının bir ekonomik devrim olmadığını, radikal değişiklikler getirmediğini görüyoruz. Büyük Çöküntü’yü sona erdirmediğini de görüyoruz. Ancak, Amerikan toplumu üzerinde önemli bir etkisi oldu: hükümet ve işadamı/sanayiciler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenledi.
New Deal’e kadar, Amerikan halkı geleceğini özel sektörde görür, ulusal meseleri özel sektörün düzenleyeceğine inanırdı. New Deal’den sonra yüzünü Washington D.C.’ye çevirdi. Federal hükümetin ekonomiye müdahale etmesini bekler oldu.
Yine New Deal’a kadar, sanayici ve işadamlarının gerek politikacılar gerekse hükümet üzerindeki etkileri tartışılmazdı. Hatta, siyasi gücün sanayici ve işadamlarının tekelinde olduğu söylenebilirdi. Ancak, Roosevelt’in iş hayatını tanzim eden yasalarından sonra durum değişti. Sahneye işverenlerin dışında iki aktör daha çıktı: hükümet ve işçi sendikaları. Hükümet, Merkez Bankası Sistemi aracılığı ile para yönetimini üstlendi. Vergi, harcama, borçlanma politikalarının nelere kadir olduğunu, ne gibi sonuçlar doğuracağını öğrendi. İşçi sendikaları, ekonominin bütününü görmeyi ona göre tavır almayı öğrendiler.
Nihayetinde, işverenler, işçi sendikaları ve hükümetin oluşturduğu sacayağı İkinci Dünya Savaşında bir bütün olarak hareket etti. İşçiler istikrarlı bir işgücü garanti ederlerken, hükümet yalpalamayan, iniş çıkışların hırpalamadığı istikrarlı bir piyasayı garanti etti. İşverenlere gelince, onlar hem hükümetle hem de işçilerle uzlaşmak yoluna gittiler.
1939’a gelindiğinde New Deal dönemi kapanmış, Amerikalılar dış politika ve savunma stratejileri üzerinde konuşur olmuşlardı.
Büyük Çöküntü’nün ekonomi tarihinin en önemli hadiselerinden olmasının bir nedeni de Amerika’da başlamış olmasına rağmen, kısa sürede Avrupa’ya atlamış olmasıdır. Mağlup ya da galip, Birinci Dünya Savaşından bitkin çıkan Avrupa ülkelerinin Amerika’ya olan borçları bellerini büsbütün büktü. Amerikan ekonomisinin krize girmesi, Avrupa’ya açtığı kredilerin durması tuz biber ekti. Almanya ve İngiltere Büyük Çöküntü’den en çok etkilenen iki Avrupa devleti oldu.
Almanya’da işsizlik 1929 yılının sonunda itibaren arttı, 1932’de altı milyonu buldu. Bu rakam toplam işgücünün %25’iydi. İngiltere’de durum biraz daha iyiydi ama o ülke de, İkinci Dünya Savaşına kadar kendisini toparlayamadı. Ve bu arada hemen herkes aynı yanlışı yaptı: ulusal sanayilerini korumak için gümrük duvarlarını yükselttiler. Bunun sonucu olarak uluslar arası ticaret yarı yarıya azaldı. İç talepin kısıtlı olması nedeniyle malları ellerinde kalan sanayiciler, dışarıya da satamaz oldular.
Büyük Çöküntü liberal demokrasinin itibarını zedeledi. Özellikle de Avrupa’da kapitalizm karşıtı akımları güçlendirdi. Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesine doğrudan neden olduğu söylendi. 1933’de şansölye olan Hitler, bir yandan altyapı yatırımları, öte yandan silâhlanma harcamalarıyla New Deal’in senelerce yapamadığını üç yılda yaptı. 1936’ya gelindiğinde Almanya’da Çöküntü bitmişti.
Şimdi bu söyleyeceğim korkunç bir şey: ama ne yazık ki, İkinci Dünya Savaşı ilaç gibi geldi. Savaşla birlikte Amerikan fabrikaları yurtdışından gelen silâh ve malzeme talepleriyle doldu taştı. Birdenbire üç vardiya çalışır oldular. İşsizlik ortadan kalktı. Ekonomi canlandı. Amerika’nın 1941’de savaşa girmesiyle birlikte Büyük Çöküntü sona erdi.
Altmış bir ülkede yaşayan bir milyar, yedi yüz milyon insanı doğrudan ya da dolaylı bir biçimde etkiyen İkinci Dünya Savaşında en büyük harcamayı Amerika Birleşik Devletleri yaptı. 341 milyar dolar! Diğer bir deyişle, Amerikalılar Büyük Çöküntü’den sakındıkları paralarını savaşa harcadılar. Savaşan ülkelerin toplam harcamalarına gelince, o, 1 trilyon dolardı!
Yıkıntı da ona göre oldu. Avrupa baştan aşağı haraptı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği servetinin %20’sini kaybettiğini açıkladı. Almanya %30’unu. Kuzey Fransa’yı İtalyan ve Alman bombardımanı mahvetti. Nükleer bombalar Japonya’yı.
Dünya Bankası ve Uluslarararası Para Fonu, böylesine ağır şartlar altında kuruldular. Avrupanın yeniden yapılanması için büyük yardıma ihtiyaç vardı. Dünya Bankası 25 Haziran 1946’da, sekiz milyar dolar sermaye ile işe girişti. IMF daha eskiydi. Uluslararası Para Fonu gibi bir teşkilâtın şart olduğu daha ’30 yıllarda, altın esasından vazgeçilmesi ile belli olmuştu.
4. BÖLÜM: 1929 KRİZİNİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ
Mali Kaos
Ardı ardına kapanan fabrikalar, işsizlik, imaretlerin önünde bir tas çorba için kuyruğa giren insanlar, limanlarda gelmeyen kargolarını bekleyen şilepler, umutsuzluk... Bunlar 1929-1939 Büyük Çöküntü’nün gözle görünür unsurlarıydı. Ama ekonominin bir de dıştan görünmeyen cephesi vardı: uluslararası finans ve para piyasaları.
Uluslararası para piyasaları da çöktü.
1815-1914 arası, Altın Standardının Klasik dönemi olarak bilinir.
Nedir altın standardı? Altın Standardı, dolar, mark, sterlin, frank, lira gibi ulusal para birimlerinin belirli bir miktar altının isminden ibaret olduğu durumdur. Yani meselâ “dolar” kelimesi, aslında bir ons altının – bir ons yaklaşık 28 gram - yirmide birinin adıdır. Sterlin kelimesi bir ons altının dörtte birinin adı. Böylece bir Sterlin, bir dolardan daha çok altın miktarını temsil eder. Onun için daha pahalıdır.
Birinci dünya Savaşından önce ülkelerin para birimlerinin birbirine göre değerleri, kimin parasının ne ağırlıkta altının karşılığı olduğu ile ölçülürdü. Herkes aynı ağırlık ölçüsünü kullandığı için –bu durumda bir libre eşittir onaltı ons – döviz kuru karmaşası söz konusu değildi. Hükümetlerin para değerine müdahale etmeleri, para birimlerinin temsil ettiği altın miktarıyla oynamaları anlamına gelirdi.
Hükümet para biriminin temsil ettiği altın miktarını yükseltirse, aynı para birimi ile daha çok meta satın alınabileceği için, fiyatlar düşerdi. Tersine, hükümet para biriminin temsil ettiği altın miktarını azaltırsa, para birimi daha az meta satın alır, fiyatlar yükselirdi.
Üretim ve tüketim, para biriminin temsil ettiği altın miktarına göre fiyatlandırırlardı, kağıdın üzerinde yazılı rakamlara göre değil. Bu arada ekleyelim: bugün kullandığımız “para” kelimesi Farsça “altın” anlamındadır. Düşünün para ile altın nasıl özdeşleşmişti.
Ancak, altın kolay taşınabilir bir şey değil. Kağıt para da bu nedenle çıktı. Bir kağıt dolar bir ons altının yirmide birini simgelediği, o miktarda altınla her an değiştirilebildiği sürece insanın cebinde altın sikke olmuş, kağıt para olmuş farketmiyordu. Hatta dediğim gibi ikincisi daha hafif olduğundan tercih edilebilirdi. Ama tabii hükümetler sözlerine sadık kaldıkları, hazinelerinde altın karşılığı olmayan para basmadıkları sürece. Doğrusu, bu da pek görünen bir şey değildi.
Bilinen tek istisnası İngiltere. İngiliz hükümetleri sözlerinde durmaları, hazinelerinde altın karşılığı olmayan para basmamalarıyla ünlüdürler. Sterlinin günümüzde bile “sağlam para” olarak bilinmesi buradan gelir.
Altın Standardı teorik olarak dış-ticareti de dengeler. 18.Yüzyıl klasik ekonomistlerinden David Hume, bunu Fransa’yı örnek vererek anlatır. Diyelim ki Fransız hükümeti, frank arzını arttırdı. Ne olur, Fransa’da fiyatlar artar. Artan fiyatlar, ithalatı körükler. Neden çünkü fiyatlar hem Fransa dışında göreli olarak daha düşüktür, hem de ücretleri yükselen Fransızlar ithal mallara yönelirler.
Altın standardında bildiğimiz anlamda “döviz” kavramı yoktur. Her ülke ithalat bedelini kendi para birimiyle öder. Fransa, yabancı diyarlardan ithal ettiği mallar için şu kadar frank öder, yabancı satıcılar da aldıkları frankları altına çevirirler, olur biter. Ama tabii, bu Fransa’dan altın çıkışı demektir. Fransa, altın çıkışının ilânihaye sürmesini istemeyeceği için, bu defa frank arzını kısar. Aynı şekilde, Fransız bankaları da kredileri keseler ki, paralar ithalata yani yurt dışına gitmesin. Para arzı daralınca, insanlar alamaz olurlar, mallar ortada kalır, fiyatlar düşer. Yurt içinde düşen fiyatlar bu defa da ihracatı kolaylaştırır. Böylece altının akışı ters döner, Fransa’ya akar. Sonuçta, fiyatlar yurt içinde ve yurt dışında dengelenir.
Klasik iktisatçıların, “aman devlet ekonomiye müdahale etmesin! Devlet müdahale etmezse, ekonominin iç dinamikleri kendi dengesini bulur” derlerken söylemek istediklerinden birisi de budur. Onlara göre devlet paranın altın standardını bozmadığı, pazarın işleyişini rahat bıraktığı sürece büyük dalgalanmalar, krizler olmaz. Uluslararası ticaret ve alımsatım da kolaylaşır.
Yine derler ki, Ondokuzuncu Yüzyılda, 1800li yıllarda yani, altın standardının işleyişi bozan hükümetlerdir. Nasıl bozmuşlardır? Bir kere, altın madenlerini tekelleri altına alarak ve altın üretimiyle oynayarak bozmuşlardır. İkincisi, altın karşılığı olmayan kağıt para çıkartarak bozmuşlardır. Üçüncüsü, bankalar gibi kredi vermek suretiyle alım gücünü arttıran dolayısıyla enflasyonist ortam yaratan kuruluşlara izin vermek suretiyle bozmuşlardır. Bu oluşumlar altın standardının işleyişini geciktiren unsurlardır. Altın Standardının çökmesinde “Kabahat altında değil, kabahat hükümetlerin sözlerine güvenenlerde”dir.
Yine klasik iktisatçılara göre bir ülkenin altın standardından vazgeçmesi “iflas” etmesi anlamına gelir. Çünkü onlara göre altın tek istikrarlı değerdir. Altın standardından vazgeçilmemiş olsaydı, dalgalanmaya bırakılan kurlar, paranın değerinin bilerek düşürülmesi gibi oyunlar, para birimlerinin rakip kamplara bölünmesi, alımsatım kontrolları, gümrük tarifeleri, kotalar gibi uluslararası ticareti ve yatırımı zorlaştıran uygulamalara gerek kalmayacaktı – inancındadırlar.
Altın Standardının sonunu Birinci Dünya Savaşı getirdi. Neden, çünkü savaşın maliyeti çok yüksekti, Avrupalıların altın stokları silahlanma harcamalarını karşılamaya yetmedi. Amerika Birleşik Devletleri için durum farklıydı. Amerika, 1850’lerde kendi topraklarında altın bulmuş, dev gibi bir yığınak yapmıştı.
Avrupa devletleri, bir süre para birimlerinin tekabül ettiği altın miktarını azaltarak idare ettiler. İdare edemeyecek duruma geldiklerinde altın standardından çıktılar.
Örneğin, İngiltere. Birinci Dünya Savaşı öncesi, bir sterlin bir ons altının dörtte biri anlamına geliyordu. Bir Amerikan doları ise yirmide biri. Bir başka anlatımla, bir sterlin alabilmek için 4 dolar 86 sent vermek durumundaydınız. Ancak, İngilizlerin altın stokları savaş harcamalarını finanse etmeye yetmeyince, sterlinin temsil ettiği altın miktarını azaltmaları gerekti. Böylece Savaş sonunda sterlinin değeri 4 dolar 86 centten, 3 dolar 50 sente düştü. Paranın değerinin düşmesi enflasyon demekti ki, o da işin başka bir yönü.
Şimdi bazı iktisatçılara göre, İngilizler 3 dolar 50 sente razı olup, paralarının değerini orada tutmalıydılar. Ama ulusal gurur diye bir şey var. İngilizlerin ulusal gururları paralarının pul olmasına izin vermedi. Ne yapıp edip sterlini savaştan önceki değerine yani 4 dolar 86 sente çıkarmaya karar verdiler. Londra’ya savaş öncesi perestijini iade etmek, başkentlerini bir kez daha sıkı-para merkezi yapmak istiyorlardı.
Anlaşılan hadlerini aşan bir karardı bu, çünkü onlar sterlinin değerini arttırınca İngiliz malları pahallandı, yurt dışında rekabet edemedi. İhracaat durma noktasına geldi. Öte yandan, hükümetin hatasından geri dönmesi, sterlinin değerini düşürmesi de siyasi intihar anlamına geliyordu. Neden, çünkü İngiliz işçi sendikaları çok güçlüydü. Paranın değerinin –dolayısıyla işçi ücretlerinin - düşmesine izin vermeyeceklerdi. Ama ne pahasına? Üretimin düşmesi, işsizliğin artması pahasına.
‘20li yıllarda Amerika kükrer, Fransa hemen her imal ettiğini ihraç ederken, İngiliz ekonomisi işsizlikle uğraşıyordu.
Buna karşın İngilizler, hem paralarının değerini yüksek tutmak, hem de ihracatı arttırmak gibi ekonomide görülmemiş bir şey istiyorlardı. Ünlü İngiliz siyaseti bir kez daha çalıştı, İngilizler diğer ülkeleri de paralarının değerini yükseltmeye zorlayacak bir manevra düşündüler. Diğer ülkeleri paralarının değerini yükseltmeye ikna etmeyi başardıkları takdirde, onlar da ihracat yapmakta zorlanacak, ayrıca İngiltere’den mal ithaline fiilen yardımcı olmuş olacaklardı. İnanması zor ama aynen böyle oldu!
İngilizler ne yaptılar, ettiler, 1922’de Cenova Konferansının toplanmasını sağladılar. Ve konferansta klasik Altın Standardı gitti, onu yerine Altın Alımsatım Standardı diye bilinen yeni bir uluslararası para düzeni geldi. Bu yeni düzenlemeye göre, bir tek altın zengini Amerika Birleşik Devletleri Altın Standardında kalacak, İngiltere ve diğer batılı ülkeler “sözde-altın standardı”na geçeceklerdi.
“Sözde-altın standardı” demek , aklına esenin gidip cebindeki parasını altına çevirememesi demek. Sterlin ya da başka bir para biriminin karşılığında altın sikke alınamaması demek. Ancak burada şöyle bir incelik var: İsteyen altın sikke alamayacaktı ama külçe altın alabilecekti.
Şimdi, külçe altın sıradan vatandaşların alabilecekleri bir şey olmadığına göre, günlük hayatta bundan böyle altın kullanımı ortadan kalkmış demekti. Külçe altına gelince, külçe altın bir tek uluslararası ödemelerde kullanılacaktı. Böylece altın standardından büsbütün çıkılmamış oluyordu. Altın Alımsatım Standardına “sözde-altın standardı” denmesinin nedeni bu.
Bu arada İngilizler bir cinlik daha yaptılar: sterlin karşılığı olarak sadece ellerindeki külçe altını değil, altına bağlı Amerikan dolarını da teminat gösterebilecekleri bir düzen kurdurdular. Tuhaf bir şeydi, bir başka ülkenin altınına yamanmak gibi bir şeydi, ama oldu. Dahası, dolara bağlı düzen sadece İngiltere için geçerliydi. İngiltere haricindeki ülkeler, ulusal paralarının karşılığı olarak dolar değil, sterlin kullanacaklardı.
Böylece Amerikan dolarının altına, İngiliz sterlininin Amerikan dolarına, diğer para birimlerinin İngiliz sterlinine dayandığını bir sistem oluştu: Doların ve sterlinin iki “temel para birimi” olduğu bir sistem.
Altın Alımsatım Standardı neye yaradı? Bir kere, İngiltere’nin istediği oldu. Sterlinin değeri düşmedi, çünkü para birimlerinin teminatı olarak sterlini kabul eden ülkeler, altın yerine sterlin stokladılar, sterlin stoklarını karşılık gösterip, onlar da kendi paralarının değerini yüksek tuttular. Böylece ihracaattaki rekabet güçlerini İngiltere lehine azalttılar ki, zaten istenilen buydu. Bu arada İngiltere, Amerika’yı da doların değerini arttırmaya ikna etti. İngiltere’deki dolar stoklarının erimesini ya da altının Amerikaya kaçmasını da böylece önlemiş oldu.
Altın alımsatım standardının çökmesi 1931’de.
1931, Fransa’nın ihracatının 52 milyar franktan 20 milyar franka düştüğü, fabrikaların kapanma noktasına geldiği yıl. Fransa’nın başında Sosyalistler, Radikaller ve Komünistlerden oluşan Popüler Cephe Hükümeti vardı. Popüler Cephe hükümeti ülkesinin içine düştüğü durumdan haklı olarak ürktü, sterlin stokunu altına tahvil etmeye karar verdi. Ne ki, İngiltere’nin Fransa’nın talebini karşılayacak altını yoktu, onlar da altın alımsatım standardından toptan vazgeçtiklerini ilan ettiler. İngiltere altından vazgeçince, diğer ülkeler de İngiltere’yi izlediler. Birleşik Amerika Devletleri iki yıl daha dayandı.
1933-34 yılları Amerikalıların Büyük Çöküntü’den kurtulmanın yolunun para arzını arttırmaktan geçtiğini düşünmeye başladıkları yıllar. İngilizlerin hareketi bir bakıma denk geldi, Başkan Roosevelt de klasik altın standardından vazgeçtiklerini ilan etti.
Bundan böyle Amerikalılar kağıt dolarlarını altınla değiştiremeyeceklerdi. Dahası, altın sahibi olamayacaklardı – ne kendi ülkelerinde, ne de yurt dışında. Bu Amerikan vatandaşları için bu böyleydi ama Amerika, yine de altın standardıyla tamamen ipleri kopartmadı. Dolar stoklayan yabancı devletlerin talep etmeleri halinde, altın verme taahhütünü sürdürdü. Şu farkla ki, eskiden olduğu gibi bir dolara karşı bir onsun yirmide biri miktarında değil, otuzbeşte biri miktarında. Bu tabii, doların devaluasyon demekti. Yine ABD’nin doların arkasında altınla duruyor olması olumlu bir hava yarattı. Amerika Avrupalıların altın stoklarını saklamayı tercih ettiği ülke oldu.
Beşinci Bölüm
1929 Krizinin Görünmeyen Yüzü
Mali Kaos ve IMF (1)
Birinci Dünya Savaşından önce dolar, mark, sterlin gibi ulusal para birimlerinin değerlerini simgeledikleri altın miktarı belirlerdi. Bir sterlin bir ons altının dörtte biri demektir, bir dolar bir ons altının yirmide biri anlamına gelir, gibi. Ve dileyen herkes, elindeki kağıt parayı bankaya götürüp, karşılığında altın sikke talep edebilirdi.
“Klasik Altın Standardı” dediğimiz bu uygulama 1914’de sonra erdi. Neden çünkü Amerika Birleşik devletinin haricinde hiçbir ülkenin elinde, Birinci Dünya Savaşı harcamalarını karşılayacak kadar altın yoktu. Avrupa devletleri, bir süre para birimlerinin altın miktarını azaltarak idare ettiler. İdare edemeyecek duruma geldiklerinde klasik altın standardından çıktılar.
Mesela, Almanya. Birinci Dünya Savaşındaki kötü yenilgisi, ardından imzalamak zorunda kaldığı Versailles antlaşması, çok ağır savaş tazminatları derken, 1922’den itibaren ağır bir ekonomik krizin içinde buldu kendini. Alman Markına olan güven tamamen kayboldu.
Fiyatların saat başı arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Alman ekonomisi tamamen çöktü.
Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı. Böyle bir durumda, altın ne kelime, Almanlar “çavdar” bitkisinin değerini esas alan yeni bir para birimi, “çavdar-parası” çıkardılar. Ağustos 1923’de. Olmadı, üç ay sonra Rentenmark’a döndüler.
“Renten” irad demek, “Rentenmark”ı, irad-parası şeklinde çevirebiliriz. Rentenmark’ın karşılığı ülkedeki tüm mülklerin ve sanayi kaynaklarının üzerine konulan ipotekti.
Adı da zaten buradan geliyor. Rettenmark, yalnızca iç ödemelerde kullanılıyordu. Bir Rentenmark bir trilyon kağıtmarka tekabül ediyordu! Düşünün enflasyon ne boyutlardaydı!
Almanya’daki kadar değil ama enflasyon İngiltere ve Fransa’yı da sarsıyordu. Klasik Altın Standard’ından vazgeçildi. Onun yerini “Altın Alımsatım Standardı” denilen uygulama aldı. 1922 Cenova Konferansı.
“Altın Alımsatım Standardı”nın bir adı da “sözde altın standardı”dır. “Sözde” çünkü bu yeni düzenleme, altın sikkeyi tedavülden kaldırdı. Avrupa devletlerinin vatandaşları eskiden olduğu gibi bankalara gidip ceplerindeki kağıt paraları altın sikkelerle değiştiremeyeceklerdi. Altın, sadece uluslararası ödemelerde kullanılacaktı.
Ulusal para birimleri, sterlin, frank, yine bir ons altının muhtelif kesirlerinin karşılığı olarak ifade ediliyordu, ama yeni uygulamayla birlikte “altın” para birimlerinin dayandığı tek değer olmaktan çıktı.
Amerikan doları hariç. Dolar, “altın”a dayanan tek para birimi olarak kaldı. İngilizler, sterlini hem altın hem de dolara dayandırdıkları bir sistem geliştirdiler. Diğer Avrupa ülkeleri ise paralarının teminatı olarak sterlini göstereceklerdi.
Böylece, doların altına, sterlinin dolar ve altına, diğer tüm para birimlerinin de sterline dayandığı bir sistem oluştu. Bu durum 1931 yılına kadar böyle devam etti.
1931 Fransa’nın ihracatının 52 milyar franktan 20 milyar franka düştüğü, fabrikaların kapanma noktasına geldiği yıl. Ülkesinin içine düştüğü durumdan haklı olarak ürken Popüler Cephe hükümeti, elindeki sterlin stokunu altına tahvil etmeye karar verdi. Ne ki, İngiltere’nin Fransa’nın talebini karşılayacak altını yoktu, altın alımsatım standardından toptan vazgeçtiklerini ilan ettiler. İngiltere altından vazgeçince, diğer ülkeler de İngiltere’yi izlediler.
1931-1945 yılları tarihe mali kaos yılları olarak geçti. Altın standardından çıkan ülkeler, paralarının karşılığında altın verme taahüttünden kurtulmuşlardı. Hükümetler, bu durumu istismar etmekten geri kalmadılar.
Burada istismar etmekten kastım, paralarının değerini ekonomik değil siyasi mülahazalara göre belirlemeleridir. Örneğin, rakip ulusun mal satmasını önlemek için yapılan devaluasyon gibi. Rakip ulus da aynı şekilde karşılık verince para ile değerin, bir ulusun parası ile öteki ulusun parasının arasındaki ilişkinin saptanamadığı kaotik bir durum ortaya çıktı. Kimin ne yaptığı belli olmayan bu yıllarda dünya ticareti %63 azaldı. Fiyatlar yarı yarıya %48 düştü.
Altın standardına geri dönmek gibi bir umut da kalmamıştı. Uluslarası ticaret ve yatırım hemen tümüyle durdu. Ülkeler, kendi aralarında takas antlaşmaları yaparak birbirlerine mal satmaya çalıştılar. Amerikan Dış İşleri Bakanı Cordell Hall’a göre, Avrupa’da yaşanan bu mali kaos, İkinci Dünya Savaşı’nın asıl çıkış nedenidir.
Cordell Hall öyle diye dursun, Altın Standardının aslında hiç de istenir bir şey olmadığını savunanlar da vardı: Friedmancılar. Milton Friedman, Chicago Üniversitesinden. Mali konularda Friedman ekolü olarak bilinen düşünce sisteminin yaratıcısı olarak geçer. Friedmancılara göre, paranın altınla ifade edilmesi gerektiği düşüncesinden toptan vazgeçilmeli, ulusal paraların değerlerini serbest piyasa ekonomisinin arz-talep dinamiği uyarınca bulmasına izin verilmeliydi.
Çünkü “altın” netice itibariyle bir madendi. Önemsenmesi Midas’tan bu yana süregelen bir alışkanlıktan ibaretti. Altına atfedilen değer rasyonel değildi. Hatta insanlığın “barbar” yıllarından kalan “bir kalıntı”dan ibaretti altın - bu son söylediğim Maynard Keynes’den bir alıntı.
Oysa, yaşayan bilirdi krizleri iyileştirmek için neye ihtiyaç olduğunu. Ekonomiyi canlandırmak için para gerekiyorsa, hükümetler stokta altın vardı yoktu aldırmayıp, insanların alımsatım yapabilmelerini mümkün kılacak bir ortak araç, değeri üzerinde mutabakata varabilecekleri bir araç/para geliştirmeliydiler.
Paranın başlangıç değerinin ne olacağına hükümetler karar verecekler, ancak para sahici değerini serbest piyasada dalgalanmak suretiyle bulacaktı.
Altın esasına dayanmayan paralara “fiat-para” adı verildi. Bildiğimiz “eder” anlamında “fiyat” değil, f-i-a-t “Fiat.” Amerikan İngilizcesi bir kelime. Değeri yalnızca hükümet kararına dayanan para demek.
Fiat paranın hakiki değeri uluslararası para piyasasında belli olacaktı. Hükümetler gereğinden fazla değer biçmişlerse paralarına, serbest piyasa onlara yanıldıklarını gösterecekti.
Teorik olarak Chicago okulunun yaklaşımının da bir sakıncası görünmüyordu. Hatta, serbest piyasa ekonomisine inanlara iyi bile geldi. Ancak, mesele “serbest” piyasanın ne kadar serbest olabileceği meselesiydi. Ve olmadı.
Az önce işaret ettiğim gibi, Hükümetler durumu istismar etmekten geri kalmadılar... dalgalanmaya bırakılan kurlar, paranın değerinin bilerek düşürülmesi gibi oyunlar, para birimlerinin rakip kamplara bölünmesi, alımsatım kontrolları, gümrük tarifeleri, kotalar...
Bu karmaşaya son verecek uluslararası bir örgüt, yani Uluslararası Para Fonu, IMF, fikri daha o yıllarda, ‘30lı yıllarda doğmuştu. Bu amaçla epeyce bir toplantı yapıldı ama görüldü ki, para sorunu parça başı tedbirlerle çözülemeyecek kadar büyüktür. Yapılması gereken yeryüzünün hemen tüm uluslarının katıldığı ve onayladıkları bir sistem geliştirmek ve geliştirilen bu sistemin yürümesini sağlayacak, sürekliliği olan uluslararası bir örgüt kurmaktır.
Amerika Birleşik Devletleri, savaş süresince bu örgütün nasıl bir örgüt olması gerektiğini araştırdı.
Şimşekleri üstlerine çekmekten korkmayan iki cesur adam, Amerikalı Harry Dexter White ve İngiliz John Maynard Keynes, okyanusun iki yakasından yaklaşık aynı günlerde yazdıkları yazılarda paranın uluslararası dengeye kavuşmasının öyle arasıra yapılan toplantılarla mümkün olmayacağını, meselenin sürekliliği olan ortak bir kuruma emanet edilmesi gerektiğini anlatıyorlardı.
Ancak sürekliliği olan bir kurum zamanla değişen ihtiyaçlara cevap verebilir, bir yandan ulusal para birimlerinin birbirlerine hiçbir kısıtlama olmaksızın tahvil edilmesini sağlarken, öte yandan da her bir para biriminin değerini açık ve tartışmaz bir şekilde belirleyebilirdi.
1944 Haziran’ında ABD’nin New Hampshire Eyaletinin Bretton Woods isimli kasabasında 44 ülkeden delegelerin katıldığı bir toplantı düzenledi.
Savaşın içindeydiler, türlü zorluklar vardı, aylarca konuşuldu ama sonunda delegeler yeni uluslar arası para sistemini ve onu kollayacak uluslar arası örgütü, yani Uluslararası Para Fonu, IMF’yi hepbirlikte kurmayı kabul ettiler.
Antlaşmayı 1946 Mart’ında 29 ülke imzaladı - bugün itibariyle IMF’nin üye sayısı 182. Buna Doğu Avrupa ülkeleri ve eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri dahil. IMF antlaşması imzalandıktan üç ay kadar sonra ilk İcracı Direktör seçildi, Fon’un Washington’daki merkezinde çalışmaya başladı.
IMF Kuruluş Sözleşmesinin birinci bölümü, örgütün amaçlarını altı maddede özetler. Okuyorum:
1. Danışma ve birlikte çalışma ortamı sağlayacak devamlı bir kurum aracılığı ile parasal konularda uluslararası işbirliğini ilerletmek,
2. Uluslarası ticaretin yayılmasını ve dengeli büyümesini kolaylaştırmak ve bu amaçla tüm ortakların ekonomik politikalarının temel hedefleri olan istihdam, reel gelir ve üretim kaynaklarının yaratılmasına, geliştirilmesine ve idame ettirilmesine katkıda bulunmak.
3. Para alımsatımında istikrarı sağlamak, üyeler arasında düzenli alımsatım usulleri geliştirmek, rekabete dönük karşılıklı devaluasyonları önlemek.
4. Çok-taraflı ödemeler sisteminin kurulmasına ve dünya ticaretini engelleyen döviz kısıtlamalarının bertaraf edilmesine yardımcı olmak.
5. Fon kaynaklarını üyelere geçici süreyle ve yeterli garantiler altında tahsis etmek suretiyle üyelerin güvenlerini arttırmak ve dış ödemeler dengelerindeki aksaklıklarını ulusal ya da uluslararası refaha zarar vermeden düzeltmelerine fırsat tanımak.
6. Bu suretle üyelerin uluslararası dış ödemeler dengesizliklerinin süresini ve etkisini azaltmak.
IMF’nin yeni sistemi esas itibariyle Altın Alımsatım Standardıydı, şu farkla ki sterlinin yerini bu defa IMF’nin mimarı Amerika Birleşik Devletlerinin para birimi, dolar, almıştı. Dolar bundan böyle dünyanın temel para birimi olacaktı.
Altıncı Bölüm:
1929 Krizinin Görünmeyen Yüzü
Mali Kaos ve IMF (2)
1931-1945 yılları tarihe mali kaos yılları olarak geçti. Altın standardından çıkan ülkeler, paralarının karşılığında altın verme taahüttünden kurtulmuşlardı. Bu durumu istismar etmekten geri kalmadılar.
Burada istismar etmekten kastım, paralarının değerini ekonomik değil siyasi mülahazalara göre belirlemeleridir. Örneğin, rakip ulusun mal satmasını önlemek için yapılan devaluasyon gibi. Rakip ulus da aynı şekilde karşılık verince, para ile değerin, bir ulusun parası ile öteki ulusun parasının arasındaki ilişkinin saptanamadığı kaotik bir durum ortaya çıktı. Kimin ne yaptığı belli olmayan bu yıllarda dünya ticareti %63 azaldı. Fiyatlar yarı yarıya %48 düştü.
Bu karmaşaya son verecek uluslararası bir örgüte, yani Uluslararası Para Fonu’na ihtiyaç olduğu fikri daha o yıllarda doğmuştu. Ancak sürekliliği olan bir kurum zamanla değişen ihtiyaçlara cevap verebilir, bir yandan ulusal para birimlerinin birbirlerine hiçbir kısıtlama olmaksızın tahvil edilmesini sağlarken, öte yandan da her bir para biriminin değerini açık ve tartışmaz bir şekilde belirleyebilirdi.
1944 Haziran’ında ABD’nin New Hampshire Eyaletinin Bretton Woods isimli kasabasında 44 ülkeden delegelerin katıldığı bir toplantı düzenlendi.
Savaşın içindeydiler, türlü zorluklar vardı, aylarca konuşuldu ama sonunda delegeler yeni uluslararası para sistemini ve onu kollayacak uluslararası örgütü, yani IMF’yi, hepbirlikte kurmayı kabul ettiler.
IMF Kuruluş Sözleşmesinin birinci bölümü, örgütün amaçlarını altı maddede özetler:
1. Danışma ve birlikte çalışma ortamı sağlayacak devamlı bir kurum aracılığı ile parasal konularda uluslararası işbirliğini ilerletmek,
2. Uluslarası ticaretin yayılmasını ve dengeli büyümesini kolaylaştırmak ve bu amaçla tüm ortakların ekonomik politikalarının temel hedefleri olan istihdam, reel gelir ve üretim kaynaklarının yaratılmasına, geliştirilmesine ve idame ettirilmesine katkıda bulunmak.
3. Para alımsatımında istikrarı sağlamak, üyeler arasında düzenli alımsatım usulleri geliştirmek, rekabete dönük karşılıklı devaluasyonları önlemek.
4. Çok-taraflı ödemeler sisteminin kurulmasına ve dünya ticaretini engelleyen döviz kısıtlamalarının bertaraf edilmesine yardımcı olmak.
5. Fon kaynaklarını üyelere geçici süreyle ve yeterli garantiler altında tahsis etmek suretiyle üyelerin güvenlerini arttırmak ve dış ödemeler dengelerindeki aksaklıklarını ulusal ya da uluslararası refaha zarar vermeden düzeltmelerine fırsat tanımak.
6. Bu suretle üyelerin uluslararası dış ödemeler dengesizliklerinin süresini ve etkisini azaltmak.
IMF’nin yeni sistemi esas itibariyle Altın Alımsatım Standardıydı, şu farkla ki sterlinin yerini bu defa IMF’nin mimarı Amerika Birleşik Devletlerinin para birimi, dolar, almıştı. Dolar bundan böyle dünyanın temel para birimi olacaktı. Ancak, devalue edilmişti dolar. Eskisi gibi, bir dolar eşittir bir ons altının yirmide biri değil, otuzbeşte biri.
Amerikan vatandaşları kağıt paralarını dolara tahvil edemeyeceklerdi. Sadece yabancı devletler ve onların merkez bankaları dolarlarını altına çevirebileceklerdi.
Böylece Amerikanın altına, diğer ülkelerin de Amerikan dolarına dayandıkları para sistemi yürürlüğe girdi. Yıl 1946.
Peki, oldu mu bari? Hayır, olmadı.
IMF’nin kurulmasından beş yıl kadar sonra, 1950li yılların başında, işler tekrar ters döndü.
Şöyle: Amerika’da altın çoktu -25 milyar doların karşılığı kadar altın vardı. Amerika, istenilen her durumda, dolar ibraz eden yabancı ülkelerin taleplerini yerine getiriyordu. Bu, tabii, ülkeden altın çıkışı demek.
Dahası, yabancı ülkelerin büyük çoğunluğu paralarına Savaş öncesinin değerlerini biçmişlerdi. Örneğin, İngiltere, halâ bir sterlinin 4.85 Amerikan dolarına eşit olduğu iddiasındaydı. Oysa sterlinin alım gücü bunun çok altındaydı. Bunun anlamı, Amerikan dolarının olması gerekenden daha ucuza gidiyor olması.
Dolar ucuz, diğer paralar göreli olarak pahalı olunca, dolara talep arttı. Dünya çapında bir dolar kıtlığıdır başladı. Bir yandan kıtlık, öte yandan da ucuz doların Amerika’da enflasyona neden oluyor olması durumu.
IMF’nin kurulmasından beş yıl kadar sonra, 1950li yılların başlarında, altın stoğuna güvenen Amerika’nın parasını saçtığı şeklinde bir manzara ortaya çıktı: Marshall yardımı türünden dış-yardımlar, krediler ve değeri her gün biraz daha düşen mebzul miktarda dolar.
Ürkütücü bir manzaraydı, önde gelen Avrupa ülkeleri, Batı Almanya, İsviçre, Fransa ve İtalya, sıkı-para politikasına dönmeye karar verdiler. Sıkı para politikası, gerçekçi para politikası. Nitekim, İngiltere, sterlinin 4.85 dolar olduğu iddiasını bıraktı, değerini yarıyarıya, 2.40 dolara kadar düşürdü.
Gerçekçi para politikasına geri dönüş, buna ilaveten Avrupa ve Japonya ekonomilerinin yeniden üretir olmaları, giderek Amerikan dış ödemeler dengesinin açık vermesini getirdi. Amerika, ihraç ettiğinden çok ithal eden bir ülke konumuna girdi. ‘60lı yıllarda enflasyon gözardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bu defa, doları kendi paralarına temel alan ülkeler tedirgin olmaya başladılar. Değeri düşük dolar, istenmeyen para oldu. IMF’nin doları dünya ekonomisinin temel para birimi olarak kabul eden sisteminden homurdanmaların başlaması ilk bu zaman.
Homurtular, özellikle de De Gaulle Fransa’sından geldi. De Gaulle’in danışmanı Jacques Rueff, klasik bir altın-standardı ekonomistiydi. “Batı’nın Mali Günahı” isimli ünlü kitabın yazarı. Rueff, IMF’nin denetlediği sistemin giderek bir kâbusa dönüştüğünü söylüyordu.
Amerikalılar önceleri aldırmadılar. IMF’nin dayattığı sistemin keyfi değil kaçınılmaz olduğunu söylüyorlardı. Bunun üzerine, Avrupa devletlerinin hükümetleri, ellerindeki doları altına tahvil etme haklarını kullanmaya başladılar. Amerikan’ın bitmez tükenmez gibi duran altın stoğu erimeye durdu. Öyle ki, 1946’da 25 milyar değerindeki stok, ‘70’lerin başında 9 milyar dolara düşmüştü.
Eurodolar, Avrupa’nın istemediği dolar demek. ‘70’li yılların başında Avrupanın istemediği dolarlar 80 milyarı buldu. Baktı olmuyor, Amerika, Avrupa devletlerine ellerindeki doları altına çevirmemeleri için siyasi baskı uygulamaya girişti. Tıpkı, 1931’de İngiltere’nin Fransa’ya elindeki sterlini altına çevirmemesi için uygumaya çalıştığı gibi bir baskıydı bu.
Ama ekonomi emirle yürümez, bu da yürümedi. Amerika, 35 dolar karşılığında bir ons altın vermeyi sürdüremeyince, bu defa Avrupalılar, serbest altın pazarına döndüler. Serbest altın pazarı diye bir şey vardı çünkü. Ellerindeki dolarlarla oradan altın satın almaya başladılar. Doların değerini düşürmek istemeyen Amerikan hükümeti, Londra ve Zürih altın piyasasını el altından doyurmak zorunda kaldı.
Değişmez ve su geçirmez olduğu düşünülen Bretton Woods sisteminin yürümediği gün geçtikçe daha netleşiyordu. Amerikalıların duruma buldukları çare, doların serbest altın piyasasındaki değeri ile hükümetler ve merkez bankaları nezdindeki değerini birbirinden ayırmak oldu.
Dolar serbest altın piyasasında kaça giderse gitsin, IMF üyeleri doların değerinin bir ons altının 35’de biri olduğunu ebediyyen kabul edecekler, kendi aralarındaki işlemleri ebediyyen bu değer üzerinden sürdüreceklerdi.
Hiçbir merkez bankası, serbest altın piyasasında dolar bozduramayacak, serbest altın piyasasından altın satın alamayacaktı.
Böylece altın piyasası, dünya para sisteminden tamamen tecrit edildi. Altın, herhangi bir başka meta gibi, arz ve talep durumlarına göre kendi fiyatını bulacaktı. Devletlerin elindeki altın stokuna gelince, o külçeler de bir merkez bankasından diğerinin kasasına taşınıp duracaktı.
Klasik ekonomistler serbest altın piyasasının bir türlü, merkez bankalarının başka türlü işlemeleri şeklindeki bu düzenlemeyi öfkeyle karşıladılar. IMF sistemini kurtarmak için yapılan bir hareket olarak yorumladılar, karşı çıktılar.
Kağıt para taraftarları, Keynesciler ve Friedmancılar, ise altının dünya para sisteminden geri dönmemek üzere çıkacağından emindiler. Hatta, onlar altının değerini doların tayin ettiğini düşünüyorlardı. Dolar desteği çekildiğinde bir ons altının değerinin düşeceğini iddia ettiler.
Ama öyle olmadı. Tersine, altının fiyatı arttı. 1973’de bir ons altın 125 dolara fırladı. Amerika’da enflasyonun devam ediyor, Eurodolarların birikiyor olması, dolara duyulan güvenin kaybolmaya yüz tuttuğunu gösteriyordu. Baktı olmuyor, Başkan Richard Nixon fiyatları dondurdu. Bu, Bretton Woods sisteminin kesin sonu demekti.
Avrupa Merkez Bankaları ayağa kalktı. Başkanı ellerindeki dolarları serbest altın piyasasında bozdurmakla tehdit ettiler. Bu defa, Nixon altından toptan vazgeçti. Amerikan tarihinde ilk kez dolar az ya da çok altın karşılığı olmayan fiat-paraya dönüştü. Fiat-parayı hatırlatayım: fiat para değerini hükümetlerin kararlaştırdığı para.
Altın esasına dayanmayan paralara “fiat-para” adı verildi. Bildiğimiz “eder” anlamında “fiyat” değil, f-i-a-t “Fiat.” Amerikan İngilizcesi bir kelime. Değeri yalnızca hükümet kararına dayanan para demek.
Fiat paranın hakiki değeri uluslararası para piyasasında belli olacaktı. Hükümetler gereğinden fazla değer biçmişlerse paralarına, serbest piyasa onlara yanıldıklarını gösterecekti.
Amerika ile beraber dünya da öyle yaptı. Hep beraber IMF öncesine, 1933’lerin fiat-para düzenine dönüldü. O yıllarda hiç değilse Amerikan dolarının arkasında altın vardı, bu defa o da kalktı. Öte yandan fiat-paranın telmihi ekonomik savaş, rakip para birimleri, devaluasyonlar, uluslar arası ticaret ve yatırımın durması, 1929-39 Büyük Çöküntü’nün tekrarıydı.
Başkan Nixon, bu defa da “Smithsonian Mutabakatı” denilen düzenlemeyi getirdi. “Dünya tarihinin en büyük parasal mutabakatı” dediği bu düzenleme uyarınca hükümetler, paralarına, önceden kararlaştırılmış artı-eksi değerleri aşmayacak yeni ve kesin değerler biçtiler. Ulusal paralarını para piyasalarında dalgalanmaya bıraktılar. Amerikan doları İsviçre frankı, Japon yeni ile rekabete girdi. Kurlar her gün ve hatta her saat değişir oldu.
Klasik Amerikan iktisatçılara göre “Friedman’ın ütopyası” diye isim taktıkları bu sistemin çökmesi de kaçınılmazdı. Altına bağlı olmayan dolar ister istemez değeri düşük dolardı. Bu durum Amerikan mallarının ihracını kolaylaştırıyordu ama bedelini Amerikalı tüketiciler ödüyorlardı.
Enflasyon sürüyordu. Daha da kötüsü, dünyanın tüm ülkeleri Amerikan enflasyonunu ithal etmek zorunda kalıyorlardı, çünkü dolar uluslar arası finans sisteminin rezerve parasıydı. Böyle olunca, dünya devletleri ürün ve hizmetlerinin karşılığı olarak Amerikanın kağıt parasını kabul etmek durumundaydılar. Global para sistemi açıkça işlemiyordu.
Bu görüşleri savunanlar, Güney Asya krizini Amerikan dolarını baş aşağı getirecek oluşumun ilk perdesi olduğunu savunuyorlar. Onlara göre 1995’de Meksika’da başlayan, 1997’de Güney Asya’yı, 1998’de Rusya ve Brezilya’yı vuran krizlerin nedeni de global para sistemindeki bozukluktur.
Yine onlara göre dünya enflasyondan da, her an değişen kurlardan da, kurların ne olacağını tahmin edememekten de bıkmış usanmış durumdadır. Dahası, uluslar arası para piyasalarındaki bu hareketlilik ve bilinmezlik siyasi istikrarsızlığın baş nedenidir. Friedman’ın rüyası küle dönüşmüştür.
Bu noktada yapılacak iş, bir dünya-parası çıkarmaktır, deniyor. Bu para, fiat para olacak, değeri Dünya Rezerv Bankası ismiyle kurulacak yeni bir örgüt tarafından belirlenecektir. “Dünya-parası”nın şimdiden olası birkaç adı da var. Keynes’in dünya-parasına taktığı isim “Bankor,” İkinci dünya Savaşı sırasında Amerikan Hazine Bakanı olan Harry Dexter White’ın taktığı isim “unita,” ünlü Ekonomist dergisinin taktığı isim “Phoenix.”
Son bir not: altın standardı taraftarları bütün bunlardan hayli rahatsız. Onlar, dünya para piyasalarının dinginliğe kavuşmasının tek yolunun klasik altın standardına geri dönüş olduğunda ısrar ediyorlar
7. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'YA ATLIYOR
Almanya
‘20li yılların “kükreyen” Amerika’sını dize getiren, Amerika’nın çehresini değiştiren 1929 Krizi ve onu izleyen Büyük Çöküntü gezegenimizin en büyük ekonomik buhranı olmakla kalmadı, bir de “faşizm” namındaki uğursuz uygulamayı sardı dünyanın başına. Büyük Çöküntü’den olmasaydı, Almanlar Hitler’e mahkûm kalmayabilirlerdi.
(Deutschland, Deutschland über alles!!!)
Almanya, Amerika’dan çok farklı bir ülkeydi. Amerika, dünyanın demokratik bir anayasa ile kurulan ilk devleti, Almanya ise 1918’e kadar bir imparatorluk. II. Wilhelm ve onun ünlü şansölyesi mutlakiyetçi-muhafazakâr Bismarck tarafından özenle yönetilen bir imparatorluk.
İki ülke arasında ciddi anlayış ve görenek farkları vardı. Örneğin, Başkan Roosevelt’in 1933-37 yılları arasında uyguladığı New Deal programına kadar Amerika’da siyasi güç, özel sektörün tekelindeydi; hükümeti sanayiciler ve işadamları yönlendirirdi. Washington’un ekonomi yönetimine ağırlığını koyması Büyük Çöküntü’den sonra. Oysa Berlin... Berlin, başkent olduğu 1871’den itibaren, II. Reich’ın siyasi ve iktisadi merkezi. Alman ticaret ve bankacılığının beşiği. Ayrıca, Alman milliyetçiliğinin, Alman aydınlarının en önemli entelektüel kalesi.
Amerikan halkı başından beri liberal kapitalizme, “laissez faire”e, yani “devlet ekonomiye müdahale etmesin” öğretisine inanmış bir halktı. Eğitimden, emniyete kadar ne yapılacaksa biz kendimiz yaparız diyen bir halk. Almanlar ise, liberalizmden komünizme kadar hemen her ekonomik sistemi tartışan, hemen her ekonomik sistemi benimsemeye hazır kesimlere bölünmüş bir halk. Büyük düşünürler ülkesi. Karl Marx’ın vatanı Almanya. Friedrich Engels’inki de öyle.
1916-1922 yılları arasında sanatta ve edebiyatta hakim olan “Dadaist” akım o kuşağın imparatorluk kültürüne duyduğu nefreti simgeler. Dadaistler, “burjuva” dedikleri sanata duydukları nefreti eserlerinde geleneksel kuralları çiğneyerek belirtmeye çalıştılar. Deyiş yerindeyse putları kırıyorlardı. Teorik akıl hocaları Karl Korsch’tı. Yirmili yılların önde gelen Alman marksisti, Karl Korsch. Aynı yıllarda Amerikalılar caz dinliyorlar, borsa ile yatıp borsa ile kalkıyorlardı.
Alman geleneği ekonominin merkezden yönetilmesine yatkındı. Farklı ölçülerde olmakla birlikte bu, Bismarck’ın 2. Reich’ında da böyle olmuştu, onu izleyen Weimar Cumhuriyetinde de, Hitlerin nazi rejiminde de. Yine Amerika’dan farklı olarak, Almanya’da demiryolları, posta, telefon-telegraf ve enerji kuruluşları devlete aitti. Gaz, su gibi kamu hizmetleri gören şirketler de öyle. “Belediye sosyalizmi” denilen bir sistem yaygındı. Bir şehir ya da eyalet yönetimi reel üretime katılabiliyor, meselâ madencilik yapabiliyordu. Meselâ, Alman ulusal bankası Reischbank, şahıs malıydı ancak başkanı ve yönetim kurulu üyelerini imparatorun bizzat kendisi atıyordu. Şirket sahiplerinin yönetimde söz hakkı yoktu.
Öte yandan, ekonominin merkezden yönetilmesinin yararları da var, zararları da. Yararlarından birisi kriz dönemlerinde kaynakların hızla harekete geçirilebilmesini mümkün kılması, ikincisi, dev yatırım projelerini devreye sokarak işsizliği kısa zamanda önleyebilmesi. Zararları ise merkezden verilen kararların çoğu kez politik mülahazalarla, ekonomik olmayan kriterlere göre verilmesi, kaynakların doğru kullanılmaması, ziyan edilmesi.
Alman geleneği ekonomik kaynakların ulusal çıkarları koruyacak şekilde yönlendirilmesi şeklindeydi. Almanya, dünyanın en büyüğü, en güçlüsü olmak hususunda ta 1.Reich’tan yani Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ndan itibaren iddialıydı. Oysa, Amerika’nın dünya liderliğine soyunması adeta kerhendir. O yıllarda Amerikalılar iki büyük okyanus tarafından korunan ülkelerinde “Eski Dünya”ya, Avrupa’ya yani, bulaşmadan yaşamak isteyen bir halktılar. Çocuklarını deniz aşırı ülkelere savaşmaya yollamaları gereğine çok zor ikna edilen bir halk. Almanya ise herzaman “Eski Dünya”nın şefi olmak istedi. Ancak bu iddiasını fiiliyata dökmesi 1870lerden sonra.
1871 Almanya için çok önemli bir tarih. Kayzer Wilhelm, bu tarihte tahta çıktı. Berlin, bu tarihte başkent ilân edildi. Konumuzla doğrudan bağlantısı yok gibi görünmekle birlikte Charles Darwin’in “The Descent of Man” İnsanın Alçalışı isimli kitabı 1871’de yayınlandı. İlerki yıllarda bu kitap Alman ırkçılığının gerekçesi olarak kullanıldı. “Aryan” halklarının doğal üstünlüğü, sarı-saçlı mavi gözlü kuzeyli kahramanların Batı medeniyetinin yenilmez bekçileri olarak sunulması, vs.vs... Bu sapkınlığa Yirminci Yüzyılın ilk yıllarında aklı başında bilinen pek çok yazar revaç verdi. Count Gobineau, Houston Chamberlain, Hans Gunther, hatta Yahudi Alfred Rosenberg. Irkçılığın halk arasında yaygınlaşması 1910-1920 arasındaki on yılda. Esas itibariyle etnik bir mozaikten oluşan Almanya’nın keskin milliyetçiliği böylece “bilimselleştirilmiş” oldu.
Almanya sanayileşmeye İngiltere’den çok daha sonra, 1870’lerde başladı. Buna karşın, II.Wilhem’in ve Bismarck’ın idaresinde hızla yol aldı. 1910 yılına geldiğinde İngiltere’nin iki katı çelik üretiyordu. İngiliz-Alman teknolojik rekabetinin kökenleri de o yıllara uzanır. Hatta, ortada dolaşan bir fıkraya göre, Almanlara marifetlerini göstermek isteyen İngilizler saç teli inceliğinde bir çelik parçası gönderirler. Almanlar’ın İngilizler’e cevabı saç inceliğindeki bu tele bir delik açmaktır!
Çelik demiryolları yapımında kullanıldı... demiryolları, güçlü bir ticaret filosu, makinalar... ve tabii silah ve cephane. Almanya kısa sürede dünyanın en iyisi olarak anılmaya başladı.
Mükemmel bir yüksek öğretim sistemi, Alman bilim ve teknolojisinin sırrı buydu. Üniversiteler, teknik okullar araştırdı, sanayi uyguladı. Elektrik ve kimya endüstrisi Almanya’nın en çok gurur duyduğu iki sektördü. Werner von Siemens ve Emil Rathenau ikilisi ülkeyi bir baştan bir başa aydınlattılar. Geniş bir tramvay ağı kuruldu. I.G. Farben kimya endüstrisinin en önde gelen ismi oldu.
Almanya’nın ekonomik kalkınmasının çok önemli bir diğer unsuru Alman bankacılık sistemi. Amerikan ve hatta İngiliz bankalarından farklı olarak, Alman bankalarının kuruluş amaçları endüstriye finansman sağlamaktı, kamuya kredi açmak değil. Bankalar sahip oldukları hisse senetleri ve bonolar aracılığı ile sanayi kuruluşlarına ortaktılar. Birbirlerinin yönetim kurullarına katıldıklarından, işletmede de söz sahibiydiler. Günümüzdeki holdingler gibi. Ancak o yıllarda bu durum, Almanya’ya özgü bir işleyişti.
Yine Amerika’dan farklı olarak, Alman bankaları yasalara tabidiler. Amerika’da Büyük Krizle sonuçlanan yolda günde iki banka batıyordu. Almanya’da böyle bir şey yaşanmadı. Tersine, Alman bankaları birleşerek büyüdüler. “D” bankaları olarak bilinen iki ünlü banka, Deutsche Bank ile Disconto Gesellschaft 1929 birleşti. 1931’de Dresdner Bank, Darmstadter Bankasını satın aldı. Böylece sadece yarım düzine bankadan oluşan bir tekel oluştu. Bunu endüstri kuruluşlarının yatay ve dikey birleşmeleri izledi. Sosyalizmin ünlü “finans kapital” kavramı, Alman bankacılığında ve endüstrisinde görünen bu uygulamadan gelir.
Alman bankaları , ticaretin, özellikle de ihracaatın gelişmesinde büyük rol oynadılar. Yirminci yüzyılın başında, Almanya ihracaatta dünya ikincisiydi. Alman sanayi ürünleri toplam ihracaatın yüzde 63’ünü teşkil ediyordu. Alman bankları Avrupa, İngiltere ve Amerika’da açtıkları şubelerle o ülkelerdeki demiryollarını finanse ettiler. Alman sermayesi ayrıca Latin Amerika, Orta ve Uzak Doğu Asya, Balkanlar – özellikle de Romanya ve Türkiye - ile Kuzey Afrika’ya yayıldı. Almanya, sermaye ihraç eden bir ülke oldu.
1912 itibariyle Almanya’nın dış ülkelere yaptığı yatırım 30 milyar mark! Bu meblağın sadece %2’si Alman sömürgelerindeydi. Bu bağlamda Alman kolonileri Alman endüstrisinin kuruluşunda önemli bir kaynak teşkil etmedi.Korumacılık politikası güdülüyordu ama Alman İmparatorluğunun gözalıcı kalkınmasını gümrük duvarlarına bağlamak yanlış olur. Öte yandan, batı ülkelerinde rastladığımız kartelleşme Almanya’da da vardı. Karteller gümrük duvarlarından yararlanarak fiyatları iç pazarda yüksek tutuyorlar, yabancı pazarlarını ele geçirmek için ihrac mallarını ucuzlatıyorlardı.
Ekonomideki büyük gelişme yaşamın diğer alanlarına sıçramakta gecikmedi. Örneğin, sinema. 1920-1932 yılları Alman sinemasının Altın Yılları olarak geçti. “Metropolis,” “Nosferatu,” “Das Cabinet des Dr. Caligari,” gibi sessiz filmler geleceğin yapıtlarının öncüsü sayıldılar. Holywood’un, ses tekniğini, ışıklandırmayı, set düzenini hatta senaryo uslübunu Almanlardan aldığı ve geliştirdiği söylenir. Ernst Lubitsch, Billy Wilder gibi ünlü yönetmenler Alman asıllıydılar.
Dünya çapında büyük dört romancının yazı hayatına katılışları da bu döneme rastlar. Heinrich ve Thomas Mann kardeşler. Herman Hesse ve J. Wasserman. Heinrich Mann’ın “Profesör Unrat”ı sonraki yıllarda “Mavi Melek” filmine konu olan roman. Efsane kadın Marlene Dietrich’in oynadığı Mavi Melek 1930 Nisanında Berlin’de gösterime girdiğinde yer yerinden oynamıştı.
Heinrich’in kardeşi 1875 doğumlu Thomas Mann, 20.yüzyılın en büyük Alman yazarı olarak bilinir. 1929 Nobel ödülü sahibidir. Nasyonel sosyalizm karşıtı. ‘33’de ülkesini terketmek zorunda kaldı, 1944’de Amerikan vatandaşı oldu. Doktor Faust gibi en iyi bilinen eserlerinden bazılarını Los Angeles de yazdı... Sonra 1895 doğumlu bir kült yazar ve şair: Hermann Hesse. Olağanüstü romanları, Rosshalde, Siddhartha, Steppenwolf, 1914-1922 yılları arasında geldi. 1946 nobel ödülü aldı. Hesse’nin psikolojiye ve tasavvufi konulara duyduğu derin ilgi, Carl Jung’un dikkatini çekti. Jung ile Hesse psikoanaliz seanslarında bir araya geldiler. Simund Freud ve Carl Jung malûm dönemin en ünlü psikologları... Sonra 1898 doğumlu Berthold Brecht var. Brecht, tiyatroyu sosyalist amaçlar doğrultusunda toplumsal ve ideolojik forum gibi kullanmayı başaran ünlü epik tiyatro yazarı. Ayrıca şair. Cesaret Ana ve Çocukları, Kafkas Tebeşir Dairesi Brech’in ülkemizde en iyi bilinen eserlerinden ikisi... Sonra bir başka 1875 doğumlu, Rainer Maria Rilke, modern Almanya’nın en büyük lirik şairi. Heykeltraş Rodin’in dostu ve sekreteri. Rusya’nın geniş topraklarına aşıktı.
Büyük düşünürler, büyük yazarlar, büyük filozoflar, müzisyenler, sanatçılar...Bünyesinde bunca dehayı barındıran Almanya’nın toplumsal ve siyasi sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözebilmeleri beklenirdi. Ama olmadı. Ülkenin Birinci Dünya Savaşı’nda uğradıkları ağır yenilgi izin vermedi.
Birinci Dünya Savaşının neredeyse bir tesadüf sayılabilecek dış sebebi malum arşidük Ferdinant’ın Saraybosna’da öldürülmesi ve bunun üzerine Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesidir. Avusturya-Macaristan Almanya’nın, Sırbistan Rusya’nın kadim müttefikleridirler. Olay, iki büyük devleti karşı karşıya getirir. Almanya, hem Rusya’ya hem de Fransa’ya savaş açar.
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD savaşı başlangıçta destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Savaş yayıldıkça yayıldı, uzadıkça, uzadı. İşçilerin, özellikle de maden işçilerinin silâh altına alınmak zorunda kalınılması üretimin düşmesine neden oldu. Ambargo durumu daha da zorlaştırdı. 1917’de ciddi bir yiyecek sıkıntısı başgösterdi. Aynı yılın sonlarında Berlin’de grevler başladı. Muhalifler, fetih hırsının hükümetin gözlerini kör, kulaklarını sağır ettiğini söyleyerek harekete geçtiler. Cephe gerisindeki askerler, özellikle de denizciler, işçilerle birlikte isyan ettiler. Kiel’de, Hamburg’da, Berlin’de, Orta Almanya’da hatta Münich’te Rus sovyetlerini örnek alan komiteler kurdular. Hükümet tüm gücüyle yüklenmesine karşın, sonuç alamadı.
1918 sonbaharındaki askeri bozgunlar, ülkenin istilasının çok yaklaşması İmparator’un tahtını bırakmasıyla sonuçlandı. William, Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar başa geçtiler. İktidarı bulan sosyal demokratlar Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs birliğini Kanlı Hafta diye bilinen 6-11 Ocak, 1919’da tasfiye etti. Aynı günlerde kadınların da katıldığı geniş kütle tarafından seçilen ve çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını seçti. Aynı yıl tek meclisli –Reichstag- bir parlamento rejimi kuran anayasa oylandı. Bu anayasaya göre cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçiliyordu ve geniş yetkileri haizdi.
Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamında gerçekleşti. 28 Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin %26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü kaybetti. Alsas Loren ve Yukarı Silesyada kurulu iletişim sistemleri gitti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.
1919 yılında Mark, savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı. Sanayiciler savaş tazminaları ödemelerinden yan çizilmesi konusunda Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.
Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu.
Almanya’nın savaş tazminatı ödemekten kaçınmasıyla durum ağırlaştı, sonuçta Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde çalışan işçiler greve giderek direndiler. Ancak, bu direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.
Fiyatların saat başı – sahiden saat baş! - arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı.
Alman ekonomisi tamamen çökmüştü.
8. BÖLÜM: 1929 KRİZİNİN BİR BAŞKA SONUCU
Hitler
Almanların büyük çoğunluğu, hatta SPD, ülkelerinin Birinci Dünya Savaşına girmesini destekledi. Hızlı ve kesin bir zafer bekliyorlardı ama öyle olmadı. Ağır ve kesin bir yenilgiye uğradılar. 1918 sonbaharında İmparator tahtını bıraktı, Hollanda’ya sürgüne gitti, Sosyal Demokratlar iktidara geçtiler. İktidarı bulan sosyal demokratların ilk icraatlarından biri, Partinin ihtilalci sol kanadı Spartaküs birliğini tasfiye etmek oldu. Ocak, 1919’da çoğunluğu sosyalist olan Kurucu Meclis Weimar’da toplanarak cumhurbaşkanını seçti.
Almanya’nın demokrasi ile tanışması bir yenilgi ve sefalet ortamındadır. Haziran 1919 Versailles Antlaşmasının ekonomik şartları çok çok ağırdı. Almanya, topraklarının %13’ünü, nüfusunun %10’nu, tarım arazisinin %15’ini, demir madenlerinin %75’ini, kömür madenlerinin %26’sını ve Alsas’taki potasyum ve tekstil endüstrilerinin tümünü kaybetti. Müttefikler yüzlerce gemiye, lokomotife ve vagona el koydular. Bunlara ilâveten Almanya çok ağır savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in bir araştırmasına göre 1921’de Almanya’ya yüklenen tazminat ödeyebileceğinin tam üç katıydı.
Alman Markı savaş öncesi değerinin %20 altındaydı. 1920’den itibaren değer kaybı daha da hızlandı. Buna karşın, Weimar hükümetleri enflasyonu önleyecek ciddi tedbirler almakta ağır davrandılar. Bunun bir nedeni Alman sanayicilerinin ve büyük toprak sahiplerinin “enflasyondan kâr ettikleri” bir sistem geliştirmiş olmalarıdır. Merkez bankasından aldıkları borçları, değeri-düşük-para ile geri ödüyorlardı ve bu kârlı durumdan vazgeçmeye niyetleri yoktu. Öte yandan enflasyonun hükümetlerin de işlerine gelen bir tarafı vardı: savaş tazminatı ödemelerinden kurtulmak için bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.
Sanayiciler savaş tazminatlarını ödememesi konusunda Hükümete tam destek halindeydiler, çünkü, dış borçların ödenebilmesi için yapılması şart olan reformlar ve yapısal değişiklikler işlerine gelmiyordu.
Ne ki, Müttefiklerin de Almanya’nın borçlarını silmeye niyetleri yoktu. Baktı olmuyor,
Fransa Ocak 1923’de Ruhr havzasını işgal etti. Ruhr madenlerinde çalışan işçiler işgale greve gitmek suretiyle direndiler. Ancak, bu direniş enflasyonun daha da artmasına neden oldu. 1922’den itibaren ağırlaşan buhran, Marka olan güvenin tamamen kaybolmasıyla sonuçlandı.
Fiyatların saat başı arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı. Alman ekonomisi tamamen çökmüştü. Sosyalist Maliye Bakanı Hilferding Ağustos 1923’de “çavdar” bitkisinin değerini esas alan yeni bir para birimi, çavdar-parası, çıkardı. Üç ay sonra çavdar-parasının yerini Rentenmark aldı.
“Renten” irad demek, “Rentenmark”ı, irad-parası şeklinde çevirebiliriz. Rentenmark’ın karşılığı olarak ülkenin mülk ve sanayi kaynakları üzerine yapılan ipotek gösteriliyordu. Adı da zaten buradan geliyor. Rettenmark, yalnızca iç ödemelerde kullanılıyordu. Bir Rentenmark bir trilyon kağıtmarka tekabül ediyordu! Düşünün enflasyon ne boyutlardaydı!
Ama durdurmayı başardılar. Almanya’nın en yetenekli politikacılarından birisi olan Gustav Stressman, maliye bakanı ve merkez bankası başkanı ile elele verdi. Enflasyon düştü, 1924’de altın esasına dayalı Reichsmark çıktı. Alman markı bundan böyle çavdarı değil altını esas alacaktı.
Stressman, Almanya’nın batılı ülkelerle ilişkilerini iyileştirmeye çalıştı. Kapanan kredi musluklarını açtı. Savaş tazminatı ödemelerinin daha makul bir düzeylere çekilmesini sağladı. Alman ekonomisi nefes almış, dengesini bulmak üzereymiş gibi dururken, buyurun, Kara Perşembe! Hiç beklenmedik bir şey oldu, New York Borsası çöktü!
1929 Krizi Almanya’ya anında sıçradı – çünkü, Alman sanayi ihracatla ayakta duruyordu ve ihracat kesilince, sanayi durdu.
Büyük Çöküntü, sakinleşmiş gibi duran Alman siyasetini yeniden radikalleştirdi. Almanya’da o kadar çok siyasi parti ortaya çıktı ki, parlamenter bir hükümet kurmak düpedüz imkansızlaştı. Koalisyon şöyle dursun, Reichstag’da, yani Alman parlamentosunda, iki kişi bir araya gelip tek bir ortak karar alamıyor gibiydi. 1930’dan itibaren hükümet ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yürütmek durumunda kaldı.
Siyasi kaos bir süre komünistlerin işine yarar gibi göründü, ama kargaşadan esas faydalanan Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi oldu. Şansölye Brünning ekonomik krizle, işsizlikle uğraşadursun Naziler, bir yandan olmadık radikal çözümler önerirlerken, öte yandan da Almanların milli duygularına hitap eden söylemler geliştiriyorlardı. Savaş mağlubiyetinin ve ekonomik krizin faturasını “çözülmüş” gruplar dedikleri, komünistlere, yahudilere, hatta çingenelere çıkartan - “milliyetçi” demeye dilim varmıyor, çünkü biz Türkler “milliyetçilik”in böylesini hiç bilmeyiz - “ırkçı” söylemler. Öyle abarttılar ki, müziğin bile Almanya’ya uygun olanı, olmayanı oraya çıktı!
Hitler’e ve ikinci adamı Goebbels’e göre “iyi” Alman müziğini üç adam yapardı: Ludwig van Beethoven, Richard Wagner, and Anton Bruckner. Beethoven yaşasaydı ne derdi bilinmez ama Hitler’e göre “ruhu itibariyle kahraman bir Alman”olan Beethoven, kendisinin manevi yoldaşıydı. Ama Richard Wagner kadar olmasın! Wagner’in müziğini – özellikle Tristan’ı - notlarını savaşta sırtçantasında taşıyacak kadar yüceltmişti. Nitekim sonraki yıllarda Wagner nazi toplantılarının fon müziği oldu. Bunda bestekârın “Müzikte Yahudilik” isimli risalesinin katkısı olduğu muhakkak. O risalesinde Wagner, Yahudilerin Almanların müzik zevkini nasıl zehirlediklerini anlatıyordu. Sonra iyi tanıdığımız bir isim: ünlü orkestra şefi Herbert von Karajan. Von Karajan, Nazi partisi üyesiydi. Daha iyi mevkilere gelmek için olduğu söylenir. Ve tabii, Reichsmusikkammer - Reisch Müzik Odası - başkanı da Richard Strauss!
Şansölye Brünning krizden kurtulabilmek için çırpınıyordu. Yeni vergiler ihdas etti, buna rağmen hazine gelirleri %30 düştü. Bütçe açığı dört milyar markı bulunca, devlet harcamalarında tasarrufa gidildi, memurlarının maaşları ve emekli ödemeleri azaltıldı. Bu arada kendi işsizlik sorunlarıyla uğraşan Amerika, yanlış bir kararla sanayini gümrük duvarları ile koruma yolunu seçip, Alman mallarına kapanınca, Brünning’in kemer sıkma politikaları da boşa gitmiş oldu.
Şimdi buradan bakınca... Brünning sıkı para politikasını terketmeli, radikal çözümlere yönelmeliymiş. Ancak, Amerikan başkanları Hoover ve Roosevelt gibi Şansölye Brünning de kriz yönetiminde deneyimsizdi. Klasik iktisat teorilerini uyguluyordu, oysa Keynes’in ileri sürdüğü gibi klasik iktisat teorileri ekonomik çöküntü durumlarında işlemiyordu.
Keynes kim? Keynes, 1883-1946 yılları arasında yaşamış olan, İngiliz asıllı bir iktisatçı. Önemi, klasik iktisatın serbest piyasa ekonomisine dair teorilerini reddetmiş olmasından ileri gelir. Devlet harcamaları ile özel sektörün refahı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu savunan ilk iktisatçıdır. Bu bağlamda, ekonominin durgun olduğu dönemlerde, Keynes, bütçenin dengesini bozmak pahasına da olsa devlet harcamalarının arttırılması gerektiğini savunmuştur. Ona göre, durgunluk, ekonomide daralma uzun-vadeli bir sorun değil, kısa vadeli bir talep daralmasıdır. Özel sektörün talebi arttırmaya muktedir olmadığı zamanlarda devlet devreye girmeli, bütçe açığı pahasına da olsa harcama yapmalıdır. Ne zaman ki, ekonomi rayına oturur, devlet o zaman harcamalarını kısar. Devlet bütçesi orta vadede denk olmalıdır, kısa vadede değil, diyordu Keynes.
Günümüzde kapitalist ekonomiler Keynes’in önerileri doğrultusunda yönetilir. Ama ‘30lı yıllarda, hayır. Roosevelt, ekonominin çöküntüye gittiği zamanlarda devlet harcalamarının arttırılması gereğine inanmamıştı, Brünning de öyle. Ve tabii Almanlar 1923’de yaşadıkları korkunç enflasyonu unutamıyordı. Sıkı para politikasına razı olmalarının bir nedeni de buydu. Ama sıkı para politikası işsizliği azaltmıyordu. Roosevelt’in Keynes’in haklı olduğunu teslim etmesi için İkinci Dünya Savaşına girmesi gerekmişti. Brünning’in sandalyesini Hitler’e bırakması gerekti.
1932’de parlamentodaki en çok koltuk nazilerindi. Gerek generaller gerekse sağcı politikacılar, düzeni bir tek Nazilerin sağlayacağını söylüyorlardı. Sonunda, 1933’de Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ikna edildi. Brünning’i gönderildi, yerine Hitler’i şansölyeliğe getirdi.
Şimdi... Kapitalizm ile ekonominin bürokratikleştirilmesinin özde çakışmayacağı, bir arada yürümeyeceği yaygın bir kanıdır. Ama derler ki, bu doğru olsaydı, Hitler rejiminin kapitalizmin sonunu getirmesi gerekirdi. Ama öyle olmadı. Tersine, 1933 sonrası meydana gelen gelişmeler kapitalizmle bürokrasinin birbirlerini pek güzel tamamladıklarını gösterdi. Hitler Almanyasında özel mülkiyete dokunulmadı ancak kullanım kesin olarak yönlendirildi. Diğer bir deyişle, özel mülkiyet kaldı, serbest piyasa ortadan kalktı.
Ağır sanayinin hareket alanı Nazi rejimin iç ve dış politikalarını etkileyemeyecek şekilde kısıtlandı. Endüstri çok daha küçük ve birbirlerine bağlı bir grup tarafından yönetildi.
Bu bağlamda Nazi ekonomisinin siyasi iradeyle uzlaşan bir takım tekelci sanayicilerin hakimiyetine geçtiğini söyleyebiliriz. Hitler kapitalistleri, kapitalistler Hitler’i kullandılar.
Hitler benzeri bir ilişkiyi Junker’lerle de geliştirdi. Junker’ler dediğim, Alman toprak ağaları.
Naziler güvenebilecekleri yeni bir ağa sınıfı yaratmaya giriştiler. 700,000 çiftçiden oluşan güçlü bir ordu kurdular. Junkerlerin arazilerine ipotek konamıyordu. Arazilerini istedikleri kadar büyütme hakkına sahiptiler. Ayrıca, ürünlerinin fiyatları devlet koruması altındaydı. Bütün bu uygulamalar küçük çiftçilerin aleyhineydi, onların sırtından yürütülüyordu ama ne gam?!
Franklin Roosevelt’in Amerika’da yürürlüğe koyduğu altı-yapı inşaatı atağını Hitler’in daha etkili bir biçimde gerçekleştirdiğini görüyoruz. Öyle ki, 1933’de işsizlik sorunu hemen tümüyle çözülmüştü. Buna karşın Hitler enflasyonun başgöstermesini önleyemedi. Baktı olmuyor, 1936’da fiyatları dondurdu. Hemen ardından sıkı bir plânlama ve denetim mekanizması yürürlüğe koydu. Meselâ, deri sanayinde, bir Deri Kontrol Ofisi kuruldu. Deri Kontrol Ofisi bir yandan deri fabrikalarına ham deri sağladı, öte yandan işledikleri derinin kime nasıl satılacağına karar verdi. Bu tabii kontrol memurlarıyla fabrika sahipleri arasında sürekli pazarlık demekti. Fabrika sahipleri kotalarını arttırmak için tanıdıkları siyasileri araya soktular, rüşvet verdiler vs. vs.
Ham madde Hükümetin düzenlediği öncelik listesine göre taksim edildi. Listenin başında ulusal güvenliğe yönelik faaliyetlerin gerektirdiği hammaddeler vardı, en sonunda da tüketim malları. İlk bakışta makul gibi görünen bu durumun hiç de öyle olmadığı zamanla ortaya çıktı. Benzin meselâ öncelikle Alman ordusuna tahsis edildiği için, fabrikalara hammadde nakledilemez oldu. Fabrikalar birbiri ardına kapanmaya başladılar. Hükümetin öncelik listesini değiştirmesi de işe yaramadı. Sonunda savaşın ortasında Hükümet listeyi iptal etmek zorunda kaldı.
Ekonominin merkezden belirli amaçlara dönük olarak idare edildiği durumlarda verimlilik hesaplarının gözardı edilmesi adettendir. Böyle durumlarda fiyatlar ekonomik anlamlarını kaybederler. Kârlılık bir malın üretilip üretilmemesinin kıstası olmaktan çıkar, fiktif bir kavram haline gelir. Almanya’da da öyle oldu. Zarar eden fabrikaların kapanmasına izin verilmedi. İşçiler her halukârda günlük tayınlarını almayı sürdürdüler. Hitler daha da ileri gitti, işçi sendikalarını kapattı. İşçileri ayrı bir askeri kuruluş olan Çalışma Cephesinde birleştirdi. Gençliğe yılda altı ay çalışma mecburiyeti getirdi, kamplarda sıkı bir disiplin altında topladı.
Silâhlanma, özellikle hava silânması, 1933’den beri sürüyordu. Hitler, süregelen ekonomik kaosa bir açıklama daha getirdi: ülke toprakları Almanya’ya dar geliyordu. Alman ulusunun daha fazla yaşam alanına (lebensraum) ihtiyacı vardı. Lebensraum için en müsait topraklar da Polonya ve Rusya’daydı.
1936’da bir manevra ile Versailles antlaşmasının silâhsızlandırdığı Rhineland’a asker yığdılar. 1938’de döndüler, kadim müttefekleri Avusturya’yı Almanya’ya kattılar. Aynı yıl, Çekostovakya’yı parçaladılar.
Avrupa devletlerinin müdahalesi 1939’da Polonya’nın işgalinden sonra geldi. Hitler kendisini bir çok cephede savaşır buldu. 1941’de Amerika savaşa girince işler iyice çığrından çıktı. Üç sene sonra 1944 Almanya çözülmeye başladı. Nisan 1945’de Hitler intihar ettiğinde Almanya bir baştan öteki başa viraneye dönmüştü.
Müttefikler doğu Almanya’nın çoğunu Polonya ve Sovyet Rusya’ya verdiler. Geri kalan Alman toprakları İngiliz, Fransız, Sovyet ve Amerikan olmak üzere dört bölgeye bölündü. Sovyet bölgesinde Alman Komünistlerinin oluşturduğu rejime Doğu Almanya dendi. Amerikan, İngiliz ve Fransızların bölgeleri birleşti, Demokratik Alman Cumhuriyeti böyle kuruldu.
“Kondrad Adenauer’den olmasaydı, Sovyetler Birliği iki Almanya’nın birleşmesine daha 1950’lerde izin verirdi” diyenler, bu savlarını Rusların Avusturya’nın bütünleşmesine o yıllarda müsaade etmiş olması keyfiyetine bağlarlar. Ancak, 1949 Batı Almanya’nın şansölyeliğine getirilen – ve bu makamı 1963’e kadar elinde tutan, Adenaur, Hıristiyan Demokratların başı olarak koyu bir şüphecidir: şüphelendiği Sovyetlerin Almanya üzerindeki emelleri. Bu nedenle, Batı Avrupa ile sıkı bağlar geliştirir, hatta Almanya’yı NATO üyesi yapar, 1955’de. 1958’de sonunda Avrupa Birliği olacak oluşumun içinde yer almasını sağlar.
Adenauer, Almanların gerçek isteklerini Batı Almanya’nın temsil ettiği iddiasında ısrarcıdır. Hür teşebbüs kapitalizmi Almanların istedikleri düzendir.
Şansölye, Alman ekonomisini diriltir, gözalıcı bir ilerlemenin mimarı olurken, kurallarıyla biraz oynanmış, duruma uyarlanmış kapitalist yöntemleri kullandı. Ticaret ve sanayi büyük ölçüde özel teşebbüsün elinde olmasına karşın, vergiler adamakıllı yüksekti ve elde edilen gelir geniş bir sosyal hizmetler ağı geliştirmekte kullanıldı. İşçilere çalıştıkları şirketlerin yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlayan 1951 kanunu da kapitalist bir uygulama sayılmazdı ama olsun. Alman ekonomisi ayrıca Batı Almanya’ya Polonya, Çekostavakya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde yaşamakta olup da geri dönen 10 milyonu aşkın Alman mültecisini de barındırdı.
Konrad Adenauer’a 1963’te yol verilmiş olmasını, özellikle de birlikte çalıştıklarına karşı, sert mizacına bağlarlar. Muhafazakar ekonomi politikaları kendisinden sonra gelen iki Hıristiyan Demokrat şansöyle, Ludwig Erhard ve Kurt Georg Kiesinger, tarafından başarıyla sürdürüldü.
9. BÖLÜM: 1929 KRİZİ AVRUPA'DA
İngiltere
Avrupa, çok farklı bir iklimdi. Şöyle ki, ABD’nin kurulduğu günden beri liberal bir anayasa ile korunan demokrasi. “Eski Dünya” ise - Avrupa’ya böyle denirdi - eski dünya, İngiltere’si, Fransa’sı, İtalya’sı, İspanya’sı, Portekiz’i, Hollanda’sı, Belçika’sı, Avusturya-Macaristan’ı ile ayakta kalmaya çalışan bir imparatorluklar manzumesi.
Avrupa imparatorlukları denince ilk akla gelen emperyalizmdir. Nitekim, Yirminci Yüzyılın başlarında, Asya ve Afrika kıtalarının %85’i Avrupa imparatorluklarının hakimiyeti altında.
Çin’den, Mısır’a, Sudan’a, Avusturalya’da, Güney Afrika’ya kadar; Uganda, Kenya, Gambia, Sierra Leone, Gana, İngilizler hemen her yeri tutmuşlardır.
Onları Fransızlar izler: 1840’dan itibaren Cezayir’dedirler. Tunus, Madagaskar, Fildişi Sahili, Gine, Senegal, Dahomey, Gabon, Vietnam, Fransız sömürgeleridir.
Almanya, sömürgeleştirme işinde nispeten geç kalmış, en gözde yerleri rakiplerine kaptırmıştır ama Pasifik Okyanusu’ndaki Caroline ve Marshall adaları onundur. Batı Samoa onundur. Çin’in Shandong yarımadası onun sayılır. Afrika’da, Tanzanya, Togolan, Kamerun ve Güneybatı Afrika onundur.
Portekiz, Angola ve Mozambik’i, Macao’yı yutmuştur. Hollandalılar Java’yı, Sumarta’yı ve Borneo’nun çoğunu. Belçikalılar ise Afrika’nın Belçika Kongo’su denen bölümünü.
Sömürge sahibi olmak güçlü olmayı gerektirir. Bu güç çelik endüstrisinin, modern gemilerin, demiryollarının, silâhların sağladığı türden güçtür. Avrupa’da bu güç 1870’den itibaren hızla artmaktaydı. Dahası, Avrupalılar, emperyalizmi haklı ve doğru kılan söylemler geliştirmişlerdi.
Ne gibi? Meselâ, Darwin’den yola çıkarak, güçlü ülkelerin zayıf ülkeleri boyunduruk altına alıyor olmalarının doğal olduğunu düşünmek gibi. Kimi bu yolla Tanrı’nın dinini – Hıristiyanlığı yani – yayarak sevap kazanmaktadır. Kimileri barbar uluslara beyaz adamın üstün medeniyetini taşıdıkları için gurur duyarlar. Kimileri de ticaret yapabildikleri, fabrikalarına ucuz ham madde, ucuz işgücü sağlayabildikleri için mutludurlar. Orta sınıf, yani öğretmenler, profesörler, memurlar bir ülkenin diğerini sömürmesini gayri ahlâki bir tutum olarak görmezler. Ne orta sınıf, ne de Avrupanın belli başlı kiliseleri. Katolik olsun, Protestan ya da Ortodoks olsun, din adamları ülkelerinin emperyalist politikalarını ya desteklemektedirler ya da ve en kötü ihtimalle, hoş görürler. Hal böyle olunca, silâhlanmaya kimsenin itirazı yoktur. Tersine, herkesin maddi ya da manevi çıkarı orduların güçlenmesinden geçer.
Öte yandan kapitalizm karşıtları, sosyalistler, imparatorluk kavramını kârlarını arttırmaya çabalayan kapitalistlerin bir düzenlemesinden ibaret görüyorlardı. Örneğin, Vladimir Lenin’e göre, emperyalizm, kapitalizmin vardığı en üst noktadır.
Bütün bunların konumuzla ilgisi de şöyle: Ondokuzuncu Yüzyıl emperyalizmi ve dünya lideri olmak hırsı – müdahalecilik - Yirminci Yüzyılın başlarında Avrupa’yı sağ ve sol kamplara böldü. Sağda, yurtseverlikten- ırkçı faşizme uzanan fraksiyonlar. Solda, demokrasiden-komünizme uzanan düzen muhalifi pasifistler. Çok çeşitli dünya görüşleri. Bu bölünmelerden çoğu kez birbirine düşman, sayısız siyasi parti oluştu. Sayısız siyasi parti, sayısız çözüm önerisi demek. 1929 Krizi ve izleyen Büyük Çöküntü Avrupa’yı vurduğunda, her grup kendi çözüm reçetesi ile ortaya çıktı. Ortaya çıkmanın ötesinde kendi çözüm önerisini dayattı. Amerika’da, çöküntünün tüm ağırlığına karşın, karşıt görüşlü grupların ölesiye çatışmaları diye bir durum söz konusu olmamıştı. Oysa özellikle de kıta Avrupa’sında solcuların muhtelif fraksiyonları ile sağcıların muhtelif fraksiyonları birbirleriyle ve kendi aralarında kıyasıya çatıştılar.
Almanya’daki çatışmalardan Naziler kârlı çıktılar, İngiltere’de 1929 Krizin çözümü Sosyalist İşçi Partisinin başına kaldı.
Bizde “İngiltere” deyip geçmek adet olmuş. Oysa ülkenin resmi adı Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kırallığı. İngiltere, Büyük Britanya adasındaki ülkelerden birisi, diğer ikisi İskoçya ve Gal.
Onbeşinci Yüzyıl’da başlayan Sanayi Devriminin beşiği, Büyük Britanya. Fabrika sisteminin yaratıcısı. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Amerika devreye girinceye kadar, gerek miktar gerekse değer olarak dünyanın en büyük sanayi mamulleri üreticisi. Aynı zamanda dünya ticaretinin lideri. İyi bir iklim, zengin madenler, gelişmiş deniz ticareti- buna bağlı olarak dünya denizlerinin kontrolu. Deniz aşırı fetihler, sömürge pazarları Büyük Britanya’nın ekonomisini güçlendiren unsurlar arasında sayılır. Bunlar kadar önemli bir başka husus da, Büyük Britanya’lıların kıta Avrupasını sarsan dini savaşlara bulaşmamış olmaları. Daha hoşgörülü, daha özgür bir ortamda yaşamış, işlerine bakabilmiş olmalarıdır. Sınıf çatışması var, ancak çözümler kıta Avrupası ülkelerine kıyasla daha hızlı.
İngiltere, 1929 Krizinin bir benzerini 1720’de yaşamış olan bir ülke. Meşhur South Sea Bubble/ Güney Pasifik Balonu hikayesi. Bu kriz de İngiliz devlet adamı Robert Harley’in başının altından çıkıyor. Dönem devletin iç borçlarının neredeyse ödenemeyecek kadar arttığı bir dönem, 1720’nin parasıyla 150 milyon dolar. Harley, bir plân yapıyor. Plâna göre, tüccarlar bu borcu üstlenecek, bunun karşılığında da Devlet onlara Güney Pasifik ve Güney Amerika ticaretini tahsis edecek. Tekel olarak. Tüccarlar, öneriyi kabul ediyorlar ve Güney Pasifik Şirketi adı altında bir şirket kuruyorlar. Şirket kurulduktan sonra Güney Pasifik’in ve Güney Amerika’nın zenginliklerini abarttıkça abartan bir hikayeler zinciridir oluşuyor. Hikayeler dilden dile dolaşıyor. Her anlatan birşeyler ilâve ediyor. Sonunda Güney Pasifik Şirketinin hisseleri kapış kapış gitmeye başlıyor. Fiyatlar bir iken on oluyor. Sonra, bir gün, Şirketin direktörü kendi hissesini en yüksek fiyattan satıveriyor. Birkaç şirket yöneticisi de aynı şeyi yapınca, panik! Herkes satmaya başlıyor. Hisse senetlerinin fiyatları çakılıyor. Güney Pasifik Balonu patlıyor. Binlerce insan perişan oluyor. Parlamento bir araştırma başlatıyor. Ortaya çıkıyor ki, şirket yöneticileri sahtekâr. Meğer, hisse senedinin fiyatlarını yükseltmek için balonu uçuran onlarmış.
“Merkantalizm,” Onyedinci ve Onsekizinci yüzyılların baskın ekonomik teorisi. Bu teoriye göre, bir ulusun bütün olarak çıkarları o ulusu oluşturan bireylerin ya da zümrelerin çıkarlarından önde gelir. Endüstri, tarım ve ticaret, ulusun çıkarları doğrultusunda yönlendirilir ve desteklenir. İthalat kısıtlanırken, ihracat teşvik edilir. Dış ticaret fazlası devletin altın stoğunun artması demektir. Büyük Britanya Devleti, denizciliğin ve ticaretin gelişmesi için ne mümkünse yapar. East India Co., Hudson Bay Company gibi dev ticaret şirketleri geliştirirler. Sömürgelerde büyük çapta hayvancılık yapılır. Yün, anavatana ihraç edilir, tekstil, Büyük Britanya’nın önde gelen endüstrisi olur. İki büyük keşif, 1765’de İngiliz James Watt’ın buharla çalışan maden çıkartma makinası, 1815’de George Stephenson’un buharlı lokomotifi, Büyük Britanya’yı tekstile ilâveten demir-çelik üretiminde de dünya lideri yapar. Ülke demir ağlarla örülür.
Kapitalizmde adet kalkınmanın yükünü işçi sınıfının çekmesidir. İngiltere bu olguyu gelişimine paralel olarak en ağır yaşayan ülkelerin başında gelir. Çocuk işçiler, çok uzun saatler, çok düşük ücretler, sefil yaşam koşulları. Richard Llewellyn’in romanı “Vadim O kadar Yeşildi ki!” Galler'deki madencilerin yaşamını anlatır – 1941’deki çekilen bir de film vardır.
19. yüzyılda görkem ve sefalet bir arada yürür. Büyük Britanya’da gelir dağılımının en kötü olduğu bir yüzyıldır. İngiliz sermayesi iyi gelir getiren Amerika’ya aktığından, işsizlik zaten yüksektir. Buna bir de kuraklık eklenip, yiyecek fiyatları yükselince işçi sınıfı perişan olur. 1836-38 yılları arasında İngiltere’de tam 63 banka batar. Binlerce kişiyi işsiz bırakır, “fakir evleri” denilen nefret edilesi barınaklarda yaşamaya zorlar.
Bu yıllar aynı zamanda “patates kıtlığı”nın yaşandığı yıllardır. Patates, Amerikan kıtasının bir hediyesidir. İrlanda toprağında kolayca yetişen bu mükemmel gıda kaynağı kısa zamanda İrlandalıların kurtarıcısı olur. Hatta, nüfusları artar, sekiz milyonu bulur. Sonra bir hastalık gelir, 1845’de mahsul tek bir patates kalmamacasına telef olur. Görülmedik bir kıtlık başlar, bir milyon İrlandalı açlıktan ölür. Diğer bir milyon balıkçı gemisi, kuru yük şilebi, ne bulabiliyorlarsa artık, Amerika’ya göç ederler. O zamanlardan kalma bir söz vardır: Derler ki, İrlandalıların en büyük talihsizliği, İngiltere gibi zalim bir yayılmacı ülkeye komşu olmalarıdır. İngiliz Hükümeti gerçekten de yardım etmek için parmağını kıpırdatmamıştır. Ne İngiliz hükümeti ne de toprak ağaları. Patates kıtlığı İrlanda’nın İngiltere’den kopmasına neden olur, iki ulus arasında bugün halen süren husumeti doğurur.
Charles Dickens, “Oliver Twist” isimli romanını 1837’de yazar. Sonradan İngiltere başbakanı olacak olan Benjamin Disraili’nin “İki Ulus” adlı romanı varsıllar ile yoksullar arasındaki uçurumu anlatır. Friedrich Engels’in “İngiliz İşçi Sınıfının Koşulları” Manchester’de izlediği sefaletin üstüne kuruludur. Karl Marks’ın “Das Capital”i, Engels’in bu kitabını temel almıştır.
İlk örgütlü işçi hareketlerinin başladığı yıllar da bu yıllar. Chartristler. Chartrisler, işçi sınıfına seçme ve seçilme hakkı tanınmasını isterler. Milyonlarca imza toplarla, Parlemento’ya dilekçe üzerine dilekçe verirler. Ama işe yaramaz. Kraliçe Victoria’nın askerleri ateş açarlar. 24 ölü, yüzlerce yaralı.
İşçi Partisi, 1900’de, işçi sendikalarının siyasi kolu olarak kurulur. Ancak, görülmedik bir entelektüel desteği vardır: Fabian Cemiyeti. Fabian Cemiyeti, Marx’ın sınıf çatışması teorisini reddeden bir grup entelektüelin 1884 kurduğu bir cemiyettir. Ulusun üretim kaynaklarının ve araçların ortak sahipliğine ve kullanımının demokratikleşmesine inanırlar. Barışçıl ve evrimsel değişimden yanadırlar. İsimlerini de ünlü Roma Generali Fabius’tan alırlar. Fabius, düşmanla doğrudan karşılaşmaktansa, yorarak yenmekten yana olan bir askerdi. Ekonomist Sidney Webb ve eşi sosyolog Beatrice Webb, ünlü tiyatro yazarı George Bernard Show, romancı H.G. Wells, İngiliz sosyalizmin kuruları. Bir de James Ramsay MacDonald.
James Ramsay MacDonald, 1929 Krizi patladığında başbakan olan adam! MacDonald, İskoç kökenli, İşçi Partisinin kurucularından. Ayrıca İşçi Partisinin ilk iktidarının ilk başbakanı. 1924’de on-onbir ay süreyle başbakanlık yapmışlığı var. Başta işsizlik olmak üzere, ekonomik sorunları çözemediği gerekçesiyle ilk başbakanlığında istifaya zorlanıyor. Bir de, dönemin Sovyet Rusya liderleriyle fazla sıkıfıkı olmakla suçlanması var. Oysa, MacDonald, 1925 kongresinde İngiliz İşçi Partisinin komünizmi reddetmesini sağlayan adam. İngiliz İşçi Partisinin ikinci iktidarı, adamakıllı şansız. MacDonald kendisini her kafadan bir sesin çıktığı ekonomik hercümercin ortasında buluyor.
İngiltere’de zaten yüksek olan işsizlik, 1929-33 yılları arasında ikiye katlamıştı. Sanayi üretimi %25 düşmüştü, ürün fiyatları da öyle. İngiltere ekonomisinin bel kemiği gemi inşa endüstrisi tamamen çökmüştü. Herkes gibi, İşçi Partisinin de çözüm önerileri vardı. Ancak, MacDonald, ilginç bir adam. Belki de Fabian üyesi olduğu için böyle. Başkanı olduğu Partinin çözüm önerilerine itibar etmektense, istifa etmeyi, Muhafazakar Stanley Baldwin’in başkanlığında Liberal, Muhafazakâr ve İşçi Partisi’nden oluşacak bir koalisyonda görev almayı tercih etti. Sınıfına ihanetle suçlandı, parti başkanlığından atıldı ama hükümette kalmaya devam etti.
Yeni başbakan Stanley Baldwin, Muhafazakâr Partidendi. Hemen hiç resmi eğitim görmemiş olan MacDonald’dan farklı olarak Trinity College, Cambridge Üniversitesi gibi İngiliz aristokrasinin gözde okullarının gözde öğrencilerinden. Onun da 1924-1929 arasında bir başkanlığı var. MacDonald’la halef selef olmuşlar. Baldwin, ilk başbakanlığı sırasında, 1926’da, genel greve giden işçilerin taleplerine kulak tıkamasıyla tanınıyor. Dahası, 1927’de sendikaların gücünü budamak üzere önlemler almaya da kalkışmış.
Koalisyon hükümetinin ilk icraatlarından birisi, sterlinde altın esasını lağvetmek oluyor. Ve bu bir muhafazakar için gerçekten de ilerici bir atılım sayılıyor! Neden, çünkü klasik iktisatçılara göre bir ülkenin altın standardından vazgeçmesi “iflas” etmesi anlamına gelir. Tartışmalı bir konudur, ilerki sohbetlerde üzerinde durmamız gerekecek.
Peki, nedir altın standardı? Altın Standardı, dolar, mark, sterlin, frank, lira gibi ulusal para birimlerinin belirli bir miktar altının isminden ibaret olduğu durumdur. Yani meselâ “dolar” kelimesi, aslında bir ons altının – bir ons yaklaşık 28 gram - yirmide birinin adıdır. Sterlin kelimesi bir ons altının dörtte birinin adı. Böylece bir Sterlin, bir dolardan daha çok altın miktarını temsil eder. Onun için daha pahalıdır.
Para arzını böylece arttıran hükümet, gümrük duvarlarını yükseltiyor, inşaat sektörünü destekliyor. Bu tedbirler, başta inşaat, otomobil ve elektrik sektörlerinde iyileşme getiriyor. Bu sektörler lokomotif oluyor, ekonomi 1933-1937 yılları arasında düzelmeye yoluna giriyor. İşsizlik, İskoçya ve Kuzey İngiltere’de ciddiyetini muhafaza etmekle birlikte, Birleşik Krallık halkı çöküntüden kıta Avrupa'sı kadar etkilenmedi. Almanya’da görünen kanlı ideolojik çatışmalar İngiltere’de görülmedi. Kanada ve Avustralya’ya eşit hakların verilmesi hariç, İmparatorluk’a dokunulmadı. Kıral Beşinci George’un itibarı yerindeydi. Her ne kadar oğlu Yedinci Edward iki kez boşanmış bir Amerikalı kadınla, Mrs. Simpson’la, evlenmeye kalkıştığında tahtından olduysa da, İngiltere, eski İngiltere olarak kaldı.
10. BÖLÜM:1929 KRİZİ AVRUPA'DA..
Fransa, İtalya ve IBRD
1929 Krizi patladığında, Fransa çok sayıdaki “cumhuriyet”lerinden Üçüncüsünü yaşıyordu. Üçüncü Cumhuriyet dedikleri 1870’de Almanya yenilgisinden sonra Adolf Thiers’in (ADOLF TİE) cumhurbaşkanlığında kurulan cumhuriyet.
Thiers, 1871’de Paris komününü acımasızca dağıtmasıyla ünlüdür. Paris Komünü, malum, dünyanın ilk işçi hükümeti. Fransa’daki sınıf çatışmasının sonucunda, alternatif bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkmıştı. Komünist Manifesto’da “proletaryanın siyasi gücü iki ay süreyle elinde tuttuğu” dönem olarak geçer.
Kanlı başlayan Üçüncü Cumhuriyet yine de Fransa’nın en dayanıklı cumhuriyetlerinden birisidir, 1940’a kadar sürer. Birinci Dünya Savaşı, ülkenin doğu ve kuzey bölgelerini yerle bir etmiş, hazinesini boşaltmış, daha da kötüsü 1,5 milyon gencini yok etmiştir. Nüfus artışı korkutucu bir şekilde azalmaktadır. Buna karşın savaş, siyasi partileri “Union Sacree,” (ÜNYO/N SAKRE) Kutsal Birlik altında bir araya getirmiştir. Kutsal Birlik’in kutsal ismi ünlü George Clemenceau. (JORJ KLEMENSO) Fransa’nın “Zaferin Babası” dedikleri başbakanları. Bir diğer adı da “Kaplan.” Clemenceau, (KLEMENSO) ayrıca Versailes antlaşmasının baş mimarı. Almanya’nın bir daha asla ve asla Avrupa’yı tehdit eden bir güç olmaması için uğraşan “kindar” adam. O kadar ki, Clemenceau’nın Almanya’yı tam anlamıyla cendereye sokan intikamcı tutumundan olmasaydı, enflasyon o hale gelmez, Hitler doğmazdı denir. 1929 Krizi patladığında Fransız başbakanı olan 1876 doğumlu Andre Tardieu, (ANDRE TARDİYÖ) Versailles’da bu (KLEMENSO’nun) Clemenceau’nun danışmanı.Tardieu başkanlığındaki Fransa’nın kriz deneyimi Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha farklı. Büyük Çöküntü Fransa’ya diğer ülkelere nazaran daha geç bulaştı. Nispeten daha az ama daha uzun süreli etkili oldu.
Sanayi Fransa’da da Yirmili yıllarda büyümüştü. Ancak, Amerika’dan farklı olarak, Fransız sanayisinin motoru ihracattı. Sanayi ürünlerinin %30’u yurtdışına satılıyordu. Fransız sanayi üretimi ve yatırımları doruktaydı. İşsizlik söz konusu değildi. Sadece 190 bin kişinin işsizlik parası aldığı söyleniyordu. Fransızlar, mutlu ve gururluydular. İyimserliklerini, New York Borsasının çöküşü bile önleyemedi. Tardieu , 1930’da “artık refah politikaları uygulamanın zamanı geldi” mealinde nutuklar atıyordu. Ancak göz ardı ettiği önemli bir husus vardı: ihracatın artışında frankın rolü. İhracatı arttıran temel faktör Fransız frankının sürekli devalue ediliyor olmasıydı.
Hatta, Bir yoruma göre Fransa’nın ’29 Kriz’inden Almanya kadar etkilenmemiş olmasının nedeni, Fransız ekonomisinin dünya ekonomisinden tecrit edilmiş olmasıdır. Bu önemli bir nokta. Krizler çünkü dünya ekonomisine entegre olunduğu ölçüde bulaşıyor. Kendi yağı ile kavrulan bir üçüncü dünya ülkesiyseniz, meselâ, Rusya ya da Güney Asya krizinden etkilenmiyorsunuz. Ama sistemin bir parçasıysanız, bir yerde patlak veren bir buhran eninde sonunda sizi de etkiliyor. Fransa’nın durumunda dünya ekonomisinden “tecit” edilmişlik durumu, Fransız parasının değerinin altında işlem görüyor olmasının getirdiği tecritti. İhracat artıyordu ama frankın değerini düşürdükleri için, mallarını gerçek değerinden daha ucuza sattıkları için artıyordu. Sağlıklı bir ekonomik politika değildi. Buna karşın, ihracatın sürüyor olması çöküntüyü geciktirdi. Ne zamana kadar? Büyük Çöküntü Fransa’nın müşterilerini mal alamayacak duruma getirinceye kadar.
Nitekim, 1929-1932 arasındaki üç yıl içinde ihracat, yarı yarıyadan da fazla düştü. 52 milyar franktan, 20 milyar franka. Metallürji ve tekstil, ihracata doğrudan bağımlı sanayilerdi, dış pazarlardaki daralmadan ve fiyat düşüşlerinden en büyük zararı onlar gördüler. Makinalarını yenileyemeyecek hale geldiler. Çöküş, tüm ekonomiye bu sektörlerden yayıldı.
Kağıt, kauçuk, petrol arıtımı, elektrik gibi uluslararası rekabetten korunan endüstriler durumlarını muhafaza ediyorlardı. Hükümetin üretimini doğrudan desteklediği şeker, gemi inşaatı, kömür sanayiine de pek bir şey olmadı. İşsizlik vahim boyutlara ulaşmadı. 1936’da, işsiz sayısı 1 milyon civarındaydı - toplam işgücünün sadece yüzde beşi. ABD ve Almanya’yla kıyaslandığında gerçekten de devede kulak. Öte yandan işsizliğin düşük olmasının bir nedeninin de baştaki hükümetin yarım-gün çalışmaya ağırlık vermesi olduğu söylenir. Bir hesaba göre yarım-gün çalışma, 1 milyon 300 bin kişinin “işşiz” sayılmasını önlemiştir. Öyle de olsa, Fransa, Büyük Krizi, GSMH’ nda %10’dan fazla olmayan bir düşüşle atlatır. Sanayi ve ticaretteki düşüş %20 ile kısıtlı kalır. Keza, hane tüketim seviyesi de yüzde 14’den fazla inmiş değildir.
İngiltere, Almanya ve İtalya’dan farklı olarak Fransa’da kriz yönetiminin başarıyla sürdüren hükümet, Popüler Cephe hükümetidir. Sosyalistler, Radikaller ve Komünistlerin oluşturduğu Popüler Cephe hükümeti.
Oysa, gerek ekonomik problemler, gerekse Almanya ve İtalya’da güçlenen nazi ve faşistler, Fransa’da da bölünmelere neden olmuş, kanlı nümayişler birbirini kovalamıştı. Bu hengamede Sosyalist, Radikal ve Komünistlerin bir araya gelmeye başarmaları Fransa için büyük bir şanstı.
1936 seçimlerini kazanan Popüler Cephe, milliyetçi-muhafazakar ve şahin Tardieu’yü ekarte etti. Tardieu, siyasetten çekilmesiyle sosyalist kanat reformlara girişti. Bu reformların arasında arasında iş gününü haftada 40 saat ile sınırlamak, toplu sözleşme, ücretli tatil, kamulaştırma, ve Fransız Bankasının statüsünde değişiklik gibi önemli atılımlar var. İşçi ücretlerinin aynı seviyede tutulmuş olmasının talep daralmasını önlemek suretiyle Krizden çıkmaya yardımcı olduğu da söylenir. Söylenir diyorum, çünkü ekonomik analiz, yani neyin neye neden olduğunun çözümlemesi, geriden gelen bir iştir. Hadiseler olup bittikten sonra masaya yatırılır, adeta otopsi yapar gibi, neyin neye neden olduğu araştırılır, bir daha olmaması için tedbir alınmaya çalışılır.
Ancak, ekonomistler geçmiş hadiselerin sebepleri ve sonuçları hakkında fikir birliği içinde olacaklar diye de bir şey yoktur. Çoğu kez herkes ekonomik meselenin bir başka noktasında odaklaşır. Bir başka noktasını öne çeker. Bunun nedeni, ekonominin fen bilimleri gibi laboratuarlarda test edilen, kesin verilere dayanan bir bilim olmamasıdır. İki oksijen bir hidrojen atomu her defasında su yapar. Ama ekonomide, şu icraatı, şu icraatla birleştirirsek bu sonucu alırız şeklinde kesin bir şey söyleyemezsiniz. Çünkü insan toplumları dinamik sistemlerdir. Dinamik sistemler de hiç beklemediğiniz unsurlar araya girer ve planlarınız işlemeyebilir.
1939’da Fransa’nın İngiltere ile birlikte Hitler'e karşı savaşa girmesini onaylayan da bu Birleşik Cephe hükümetidir. Maginot hattının gerçektenden geçilmez olduğuna inanıyorlardı. Değilmiş. Almanya’nın yıldırım harekatı sonucunda kesin bir yenilgiye uğradılar.
Fransa aylar içinde boynunu büktü, 1940’da mütareke imzalamak zorunda kaldı. Ülke biri işgal altında olan, diğeri hür olmak üzere iki bölgeye ayrıldı. “Hür” denilen bölgede toplanan Fransız parlamentosu Birinci Dünya Savaşı kahramanlarından (MAREŞAL ANRİ PETE/N’e) Mareşal Henry Petain’e yeni bir rejimin kurulması için tam yetki verdi. Üçüncü Cumhuriyet’in sonu, yeni rejimin başlangıcı.
Fransa’nın resmi yeni rejimi: faşizmdi. Mareşal (PETE/N’İN) Petain’in faşizm yanlısı hükümetinin bir adı da Vichy Hükümeti. Vicht Hükümeti adını kurulduğu Vichy şehrinden alıyor, orta Fransa’da.
Fransa’nın faşist Vichy hükümetinden kurtulması Amerikalıların ve İngilizlerin sayesinde. Müttefikler, bu hükümeti tanımadıkları gibi, “hür” sayılan bölgeyi işgal ettiler. Petain hükümeti Almanya’ya sığındı. Almanya da işgal edince son buluyor.
Gelelim İtalya’ya. 1870 –1915 İtalya’nın da serpildiği yıllar. Mali işlerini yoluna koyduğu, idari yapılanmasını iyileştirdiği yıllar. Demiryolları gibi temel endüstriler bu yıllarda gelişiyor ve çoğu kez yabancı sermaye ile. İtalya, Bismarck Almanyası ve Franz Joseph Avusturyası ile ittifak halinde, ticari ilişkilerini geliştiriyor - her ne kadar sonunda piyasalarını işgal eden Alman malları karşında narin ulusal ekonomisini kurtarmak için korumacılık uygulamak zorunda kalsa da.
İtalya’nın geleneksel sorunu varsıl Kuzey, yoksul Güney sorunu. Tarım, genel olarak ülkenin güneyinde, endüstri Kuzey’de. Tarım, o yıllarda da başarılı değil. Dış piyasalarda tarım ürünlerinin fiyatlarının düşüyor olması, bir yandan da ağır sıtma ile mücadele eden İtalyan köylüsünü kötü etkiliyor. Çiftçiler, ağır vergiler altında bunalırken, endüstri işçileri siyasal olarak örgütleniyorlar, sendikalar güçleniyor.
Sendika hareketleri İtalya’da daha 1892’de Sosyalist Partinin kurulmasıyla sonuçlanıyor. Sosyalist Parti zamanla “Demokrat Parti”ye dönüşüyor. Böylece eski monarşistlerin, ve liberallerin, ve solcu cumhuriyetçilerin, ve reformistlerin yanı sıra sosyalistler de siyasi sahneye duhul ediyorlar. 1913’de İtalyan kadınları henüz oy veremiyorlar ama oy hakkı tüm reşit erkeklere tanınıyor.
Birinci Dünya Savaşının başında İtalya toplumsal istikrarı olan bir ülke görünümünde. Daha da önemlisi Avusturya ile olan ilişkileri soğuma yolunda. İtalya geleneksel müttefiklerini terk ediyor, Fransa ve İngiltere’nin yanında yer alıyor. Bu seçiminden karlı çıkıyor. Versailles antlaşmasının sonucunda ülkesine toprak katıyor.
Bu yıllar, aynı zamanda İtalya’da çok sayıda siyasi partinin kurulduğu yıllar. Demokratik Partinin yerine kurulan Popüler Parti, Sosyalist Partiden ayrılan ve ünlü Antonio Gramsci’nin başkanlığında kurulan İtalya Komünist Partisi ve tabii Benito Mussolini’nin Faci di Combattimento’su. “Combattimento” mücadele demek.
Mussolini, ateşli bir sosyalist demircinin oğlu. 1910’lu yıllarda devrimci Sosyalist Parti’nin başkanı. Hatta “Avanti” isimli bir de sosyalist gazete çıkarıyor. Fakat ne oluyorsa oluyor, Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte, Mussolini aniden dönüyor, milliyetçi kesiliyor. Yetmiyor, müdahaleciler, yani emperyalizm taraftarları ile bir oluyor. Sosyalist Parti’den atılıyor. Fransa’dan aldığı paralarla yeni bir gazete çıkarıyor, İtalya’nın savaşa Fransız ve İngilizlerle birlikte girmesini teşvik ediyor.
Mussolini’nin Faci di Combattimento’nun başına geşmesi Birinci Dünya Savaşından sonra. Hareket saldırgan bir milliyetçiliğe revaç veriyor, komünistlere ve sosyalistlere karşı çıkıyor. Siyah gömlekler giyiyorlar, üyeleri silâhlı gruplar halinde terör estiriyorlar. Söylemleri de, reformları gerekirse sopayla gerçekleştirecekleri şeklinde. Yine de, 1921’de 35 milletvekili çıkarıyorlar, Nasyonel Faşist Parti resmen tanınıyor. Ekim, 1922’de Kıral Üçüncü Victor Emmanuel, Mussolini’yi başbakan ilân ediyor.
Mussolini dikta niyetlerini daha ilk günden açık etti. Altı yıla kalmadı, parlamentoyu lağvetti. Muhalefeti sivil polis ve parti militanları vasıtasıyla ortadan kaldırdı. Basını susturdu ve ekonomiyi “birlikçilik” diye çevirmeyi yeğlediğim, “corporativismo” esasına göre düzenledi.
Birlikçilik, toplumun bütününün devlete bağlı birlikler şeklinde örgütlenmesidir. Birlikçilik teorisi, işçi ve işverenlerin sanayi ve meslek birlikleri şeklinde örgütlenmelerini öngörür. Birlikler üyelerinin ekonomik faaliyetlerini denetler ve onları temsil ederler.
Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkan bir teori olmakla birlikte, Birlikçiliğin önde gelen teorisyeni Adam Müller diye bir adam. Ünlü Avusturya şansölyesi Prens Metternich’in saray filozofu. Müller, devletin ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğini savunan laissez faire’ci Adam Smith’ten hiç hazzetmez. Fransız eşitlikçiliğinden de öyle. Amacı, imparatorluğun geleneksel toplumsal katmanlarına çağdaş bir yorum getirerek, İmparatorun kutsal yönetme hakkını muhafaza etmesini sağlamaktır.
Mussolini birlikçilik yolundaki ilk adımlarını başbakan olduğu 1922 yılında atmakla birlikte, uygulamaya geçmesi 1936 yılındadır. Ekonomik faaliyetler 22 birlik altında toplanır: bir numaralı birlik, tahıl birliğidir de mesela, iki numaralı birlik sebze ve meyve birliğidir. Sekiz tekstildir, dokuz madenlerdir, on yedi banka ve sigortacılıktır, yirmi bir tiyatrodur. Böyle gider.
Birlikler bir merkez komitesi tarafından koordine edilirler. Bir de Konseyleri vardır.
Birlikler Konseyi, 1936’da İtalyan Millet Meclisinin yerini alır, devletin en yüksek yasama organı görevini üstlenir. 823 üyesi vardır, bunlardan 63’ü faşist partiyi temsil ederler, geri kalanlar ise işveren ve işçi konfederasyonlarını. Birlikler Konseyinin kurulması faşist devlet örgütlenmesinin yasal yapılanmasının tamamlanmasını müjdeler. Ancak, bir iki oturum ya yapar ya yapmazlar. İkinci Dünya Savaşı patlar ve sistem dağılır.
İkinci Dünya Savaşı, toplumsal, ekonomik ve siyasi etkileri itibariyle kelimenin tam anlamıyla yıkıcıydı. Altmış bir ülkede yaşayan 1milyar yedi yüz milyon insan bu savaştan doğrudan ya da dolaylı bir biçimde etkilendi. Yirmi milyonu asker, kırk milyonu sivil, altmış milyon insan öldü. Hemen hemen bizim ülkemizin nüfusu kadar bir kayıp...
Savaş Amerika’ya 341 milyar dolara mal oldu. 341 milyar dolar! Bir bu kadar da Almanlar harcadılar. Yıkmak, yok etmek, için harcanan toplam para 1 trilyon dolardı. Barışçı amaçlar için kullanılsaydı bir trilyon dolarla gezegenimizin bütünü değilse de herhalde büyük bir bölümü abad olurdu.
New Hampshire ABD’nin kuzey-batısında bir eyalet.
1944 yılında, Savaş henüz bitmemişken, New Hamshire’ın “Bretton Woods” isimli kasabasında 44 ülkeden delegeler toplandı ve savaş sonrası dünya ekonomisinin nasıl yapılanması gerektiğini tartıştılar. “Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası” ve “Uluslararası Para Fonu”nun temellerini attılar.
Bankanın kuruluş amacı, “üye ülkelerin topraklarının yeniden yapılanmasına ve gelişmesine yardım etmek “ ve “daha az gelişmiş ülkelerde üretici birimleri ve kaynakları teşvik ederek verimliliği, yaşam standardını, işçilerin koşullarını iyileştirmek” şeklinde açıklandı.
Banka’nın kararlarında siyasi mülahazalarla hareket etmesi kuruluş senedinde yasaklanmıştı. Üye ülkelerin siyasi işlerine karışması da öyle. Şu şerhle ki, - kuruluş senedinden okuyorum:
“Banka, ekonominin sağlıklı yürümesinin temelinin, siyasi istikrar ve iyi yönetim olduğunu teslim eder. Banka’dan borç para alan üyelerin kamu sektörü idaresi, ekonomik ve mali sorumluluk, hukuki altyapı ve saydamlıklarını iyileştirme gayretlerini tüzüğü çerçevesinde destekler. İlâveten, Banka, yaygın yoksulluğun, cehaletin, kötü beslenmenin ve açığın insan haklarının hakkının verilmesini kısıtladığının bilinci içinde, insan refahının arttırılmasına borç alan ülkelerin yoksulluğu azaltmak ve yaşam standartını yükseltmek gayretleri desteklemek suretiyle katkıda bulunur.”
Üye ülkeler, bankanın sahipleri, ortaklarıdırlar. Sahipliklerini “İdare Heyeti” aracılığı ile yürütürler. İdare Heyetinde her ülke bir üye ile temsil edilir. İdare Heyeti’nin yetkilerinin hemen tümü İcracı Yönetim Kuruluna devredilmiştir. İcracı Yönetim Kurulunun üyeleri sahip ülkelerce atanır. Dünya Bankası başkanını da İcracı Yönetim Kurulu seçer.
1944’den bu yana köprünün altından elbette çok sular aktı. Bugün “Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası,” kısaca “Dünya Bankası Grubu” olarak adlandırılan bir dizi çok-muhataplı kalkınma örgütünden sadece birisi durumunda. IDA var, ICA var. IDA’nın açılımı “Uluslararası Kalkınma Cemiyeti,” ICA, “Uluslar arası Finansman Şirketi.” Sonra, MİGA var. “ Çok-muhataplı Yatırım Garanti Ajansı” ve ICSID, “Uluslarası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi.” Bu kuruluşların sahipleri de üye ülkeler. Kuruluşlar sahipleri ülkelere hesap vermek durumundadırlar. En azından kağıt üstünde böyle.
‘80li yıllardan itibaren Dünya Bankası Grubunun görev tarifi değişmeye başlıyor. Nedeni, başta sivil toplum örgütleri olmak üzere insanların, Grubu, çevre felâketleri, doğal afetler gibi konulara bigane kalmakla suçlayıp, daha aktif rol üstlenmesini talep etmeleri. Bunun üzerine, suçlamaları inceleyecek bir panel kuruluyor: Adlı Tetkik Panel’i. Panel tahkikatını sürdürüyor oladursun, homurdanmalar artıyor. Banka’nın 1994’de Madrid’te yapılan Yıllık Olağan Toplantısında doruğa ulaşıyor.
Banka yetkililerinin kendi ifadelerine göre, o günden sonra çok şey değişiyor. Öncelikle hatalarını kabul ediyorlar: “Kalkınma zor ve riskli bir gayrettir, bu gayret içinde olan herkes gibi Dünya Bankası da yapılan hatalardan nasibini almıştır” diyorlar. Yine kendi ifadelerine göre bu saptamadan sonra çok yol alınıyor. Gruba dahil kuruluşlar, iç ve dış verimliklerini ve hizmet kalitelerini arttırma yoluna gidiyorlar.
Bugünlerde en övündükleri başarılarının arasında savaş sonrası Bosna’da, kriz sonrası Doğu Asya’da, hortum sonrası orta Amerika’da ve deprem sonrası Türkiye’de yürüttükleri iyileştirici projeler var.
11. BÖLÜM: GÜNEYDOĞU ASYA KAPLANLARI :1997 KRİZİ –1
Güneydoğu Asya kaplanları diyorlardı, Tayland, Malezya, İndonezya ve Güney Kore’ye. Ortak noktaları, 1980lerin ortalarından itibaren sergiledikleri “mucizevi” gelişme! 1997 Krizinin önemi de burada zaten. “Mucizevi gelişme” aylar içinde kâbusa dönüştü.
Tayland Krallığı, Güney Doğu Asya’da, Tayland Körfezinde, Andaman Denizi dedikleri yerde, Burma, Laos, ve Komboçya arasında. Eski adı Siam. Tayland, “özgür insanların ülkesi” demek. Batı Avrupa İmparatorluklarının asla sömürgesi olmadıklarını ifade ediyorlar. O bölge için ciddi bir ayrıcalık bu. Nüfusları 60 Milyon civarında. Karışık bir etnik mozaik; yüzde sekseni Tayi kökenli, yüzde 12’si Çinli, sonra Malaylar var, %4. Resmi ve ticari dilleri İngilizce. Başkent Bangkok.
Tayland, 1961’de planlı ekonomiye geçiyor. 1961 bizim de Devlet Planlama Teşkilatını kurduğumuz yıl. Onların 8. planları halâ yürürlükte. Tarım, GSMH’larının yüzde 11’ini biraz aşıyor. Temel gıda pirinç. Kauçuk başlıca ihracat ürünü.
Bir diğer Asya Kaplanı “Malezya.” Çinhindi ya da Maley yarımadası ile Borneo adasının kuzey kıyısı boyunca uzanan Sabah ve Saravak ‘ın oluşturduğu bir federasyon. Resmi dini İslam ancak Malezya halkı “mozaik” tanımının tam bir ders kitabı örneği: Malaylar var, Çinliler var, Hint-Pakistan asıllılar var, daha başka kabileler de var. Çinliler Müslümanlığı kabul etmemişler meselâ. Hintliler de öyle. Ülke 1957 yılına kadar İngiliz sömürgesi. Zaten bölge tarihi boyunca sömürgecilerden kurtulamamış. Portekizliler, Hollandalılar, Fransızlar. Hatta İkinci Dünya Savaşında Japonlar. Siyaset, Malayların kontrolunda ancak ekonomi ve ticaret Çinli azınlığın. Ülke, uzun zaman bu iki etnik grup arasındaki kanlı çatışmalara sahne olmuş. Başkent Kuala Lumpur.
Üçüncü “Kaplan” Indonezya, belki de en ilginçleri. Hint ve Pasifik Okyanuslara yayılmış 13,000 bazı kaynaklara göre de 17,000 adanın üzerine kurulmuş bir ülke. Adaların en büyükleri, Sumatra, Kalimantan, Sulavesi, İriyan Caya ve Cava.
İndonezyalılar tarihlerinin izini İ.S.100. yıla kadar sürüyorlar. Adalar o yıllarda Hint kırallarının istilasına uğramış. Hindu halen ülkedeki beş dinden biri. Budizm I.S. 500 cıvarında giriyor. İslamiyeti 1297’de kabul ediyorlar. Sultan Melik Salih bugünkü İndonezya’nın ilk Müslüman önderi. Halen İndonezyalıların %85’i Müslüman.
Malezya gibi, İndonezya da başını Avrupalı sömürgecilerden alamamış bir ülke. İlk gelenler Portekizliler. Katolikliği onlar getiriyorlar. Arkadan Hollandalılar Protestanlığı tanıtıyorlar. İngilizler, 1600lü yılların başlarında oradalar. Fransızlar, 1769’da. Sömürgeciler sürgit yerli halklarla ve birbirleriyle savaşıyorlar. Sonunda Hollandalılar kazanıyorlar. 1800’lerin başından, İkinci dünya Savaşının sonuna kadar oradalar. 1850’lerde Hollanda’nın bütçesinin %30’unu İndonezya’dan sağladıkları gelir oluşturuyor. Başta kahve, tütün, petrolden elde ettikleri gelirler. Hollanda’nın sanayileşmesinin ve kalkınmasının bedelini İndonezya ödüyor.
İndonezya’nın bağımsızlık çabaları 1910lu yıllarda reformcu Sareket İslam hareketiyle başlıyor. 1919’da Saraket İslam’ın 2 milyon üyesi olduğu söyleniyor. İslami hareketi solcular da destekliyor.
Sukarno, Saraket İslamın önderlerinden, “İslam Komünizmi” fikrini ortaya atan adam. Tarihi maddeciliğin illa da ateizmle sonuçlanmayacağını söylüyor. 1928’de Milliyetçi Parti’yi (PNI) kuruyor. Parti sömürge idaresiyle işbirliğini reddediyor, bağımsızlık yolunda kitleleri örgütlüyor. 1942’de Japonların istilâsına uğruyorlar. Sukarno istilâ yıllarında ülkenin ilk gerçek milli önderi olarak parlıyor. 1950’de bağımsızlığın kazanılmasından 1966 yılında General Suharto tarafından devrilinceye kadar cumhurbaşkanı olarak kalıyor.
Devrilmesinin nedeni Cumhurbaşkanının İndonezya Komünist Partisi ile sıcak ilişkileri. İndonezya Komünist Partisinin 2 milyon kayıtlı üyesi var, yan örgütleriyle bu sayı 9 milyona kadar çıkıyor. Komünist olmayan bir ülkedeki en büyük komünist partisi. Mao ile işbirliği yapıyorlar. 1964’de ülkeyi devralacak kadar güçlü görünüyorlar. 1966’da başkent Jakarta’yı ele geçirmek üzere ayaklanıyorlar, anti-komünistliği ile bilinen 7 generalden altısını öldürüyorlar. Suikasttan kurtulan yedinci general, Suharto. Olayda, cumhurbaşkanı Sukarno’nun parmağı olduğu iddia ediliyor. Katliamdan sonra Suharto ülkede komünist avı başlatıyor. Söylenen o ki, dünya dünya olalı bu kadar kanlı bir sürek avı görmedi. Yüzbinlerce insan hayatını kaybediyor. Bir başka söylenti, generalleri öldürten ve komünistlerin üstüne atan bizzat Suharto’nun sağcıları ve olayı CIA’nın desteklediği. Bir yıl kadar sonra Sukarno başkanlıktan ayrılıyor. 1997 Krizi patladığında Suharto iktidarda.
Dördüncü “kaplan” Kore, Asya’nın kuzeydoğu köşesinde, yaklaşık Büyük Britanya kadar bir yarımada. Eski bir ülke, buna karşın bir ulus olarak ortaya çıkmaları 1945’de. 1945, ABD ve Sovyetler Birliğinin ülkeyi Kuzey ve Güney Kore olmak üzere ikiye böldükleri yıl. Güney Kore 1948’de demokratik cumhuriyet oldu, aynı yıl ilk cumhurbaşkanını seçti: Harvard mezunu Sygnman Rhee. Rhee, keyfi idaresi ile tanınır. Birincil amacı, Kuzey Kore tarafından desteklenen solcu grupları bastırmaktı. 1950’de Kuzey Kore savaş açtı ve neredeyse Güney Kore’yi haritadan sileceklerdi.
Kuzey Kore püskürtüldükten sonra, Rhee, Ulusal Güvenlik Yasası adlı bir yasa çıkardı ve bu yasanın marifetiyle siyasi sistemi fiili diktatörlüğe çevirdi. 1960 seçimlerinde yapılan hileler kitleleri ayağa kaldırınca, istifa etmek zorunda kaldı. Yerine vekâlet eden Chang Myon, üç ay sonra bir askeri darbe ile uzaklaştırıldı. İzleyen seçimlerde Tüm general Park Chung-Lee, cumhurbaşkanı seçildi.
Park, Kore iktisadi tarihindeki dönüm noktalarından birisi. Çünkü 1965’de Japonya ile savaş tazminatı karşılığı iktisadi yardım almak üzere bir antlaşma yaptı ve Kore’ye Japon sermayesi aktı. Buna karşın, Syngman Rhee diktatörlüğünü arttırarak sürdürüyor olması ve partizanlığı öğrencileri ayağa kaldırdı, Seoul sokakları savaş alanına döndü. Park’ın muhalefete cevabı 1972’de Örfi İdare ilân etmek oldu. Kişisel hakları adamakıllı kısıtlayan yeni anayasayı yürürlüğe koydu. İroniktir ama görünen odur ki, Güney Kore’deki gözalıcı iktisadi kalkınma bu anayasa ile mümkün olabilmiştir. İhracat Park döneminde patlamış, Kore ürünleri uluslararası pazara kendi markalarıyla yerleşmeyi başarmışlardır. Buna karşın halk giderek daha çok ezilmekte, daha mutsuz olmaktaydı. Sonunda 1979’da, Park, gizli servisin başkanı tarafından öldürüldü.
Yerine seçilen vekili Choe Kyuha, Park’ın eleştiri ve muhalefeti yasaklayan kanun hükmündeki kararlarını kaldırdı. Buna karşın, özellikle de 1980 Nisanından itibaren reform çağrıları, öğrenci hareketleri durmak bilmedi. Muhalefet başkentten örfi idarenin kaldırılmasını, cumhurbaşkanını avucunun içine aldığı düşündükleri gizli servisin ve aynı zamanda ordu istihbaratın başkanı General Chun-Doo’nun istifasını istiyorlardı. İstifa etmek şöyle dursun, General’in tepkisi örfi idareyi ulus çapında yaygınlaştırmak ve muhalefeti askeri güç kullanarak bastırmak oldu.
Muhalefet önderleri tevkif edildiler, her türlü siyasi faaliyet yasaklandı. Buna rağmen Mayıs ayında 50,000 protestocu sokaklara döküldü. Örfi idare kıtaları silâhla karşılık verdiler, onlarca gösterici öldü, yüzlercesi tutuklandı. General Chun Doo, yönetimi ele geçirdi ve cumhurbaşkanı seçildi. 1981’de çıkarılan yeni anayasa, generale 7-yıllık cumhurbaşkanlığı süresi tanıdı. Protestolar, gösteriler süredursun, 1983’de Chun Doo kabinesinin 17 bakanı Burma’nın başkenti Rangoon’a yaptıkları bir seyahat sırasında Kuzey Kore komandoları tarafından bombalanarak öldürüldüler. Bunun üzerine general kendisine bir halef tayin etti: Roh Tae-Woo, istifa etti ve bir manastıra kapandı.
General’in başkanlığı sırasında iki olumlu iş yaptığı söylenir: birisi, Japonya’dan 4 milyar dolarlık borç bulmak, diğeri 1988 Yaz Olimpiyatlarının Kore’de yapılmasını sağlamak.
Ekonomik yanlışlıklarına karşın Roh Tae-woo’nun idaresi daha bir demokratikti. Başta Kuzey Kore, komünist ülkelerle ilişkiler geliştirdi. Onun zamanında Kuzey Kore 172 ülkede konsolosluklar kurdu.
Kore’nin son cumhurbaşkanı Kim Yaoungsam. 1993’de “Yeni bir Kore” kurmak vadiyle geldi. Seçildikten sonra yaptığı konuşmada, birinci görevinin ülkeyi yolsuzluklardan ve usulsüzlüklerden temizlemek olduğunu söyledi. Yapılması gereken diğer iki iş, ekonominin canlandırılması ve ulusal disiplinin tesis edilmesiydi.
Asya kaplanlarının ilk üçü, Tayland, Malezya ve İndonezya, IMF ve Dünya Bankası tarafından “kapitalist kalkınma modeli”ne örnek gösterilen ülkelerdi. Neden çünkü üçü de IMF ve Dünya Bankasının doğru bulduğu şekilde uluslararası ekonomiye entegre olmuşlar, ihracata dayalı, serbest piyasa ekonomisini benimsemişlerdi. Devletin ekonomiye müdahalesi üçünde de hemen hiç söz konusu değildi. Yabancı sermaye olması gerektiği şekilde kendiliğinden ve doğrudan geliyordu.
Gördüğümüz gibi dördüncü kaplan Güney Kore’de işler farklıydı. Güney Kore’de ekonomiyi devlet üstelik baskıcı bir biçimde yönlendirmiş ve başarılı olmuştu. Kore’nin kaplanlara katılmış olmasının IMF ve Dünya Bankası uzmanlarını ne diyeceklerini bilemez hale getirmiş olduğunu söylüyorlardı muhalifler.
Muhalifler bundan başka 1997 Güneyasya Krizinin IMF ve Dünya Bankasının revaç verdiği “ihracata dayalı, serbest piyasa ekonomisi” modelinden kaynaklandığı iddia ediyorlar, Krizin çözümü için aynı sakat yöntemlerde ısrar ediliyor olmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Hernekadar Asya Kaplanlarında “kapitalizmin lâubalileşmesi” ya da “yolsuzluklar” büyüme ile elele gitmişlerse de, muhaliflere göre krizin nedenleri bu çarpıklarla açıklanamayacak kadar köklüydü - bu arada, “Lâubali kapitalizm”den kasıt, iş ahlâkını hiçe sayan kapitalizmdir – Modelin bizzat kendisi irdelenmeden yapılacak IMF ve Dünya bankası yardımlarının, yabancı alacaklılarının paralarını güvence altında almaktan başka işe yaramayacağını, hatta ülke ekonomilerini eskisinden daha zayıf, ülke halklarını daha yoksul bırakacağını söylüyorlardı.
Bugün buradan baktığımızda 1997 yılı krizinin köklerinin 1980li yılların ilk yarısına kadar uzadığını görüyoruz. O yıllarda, ihracatları petrol gibi, madenler gibi doğal kaynaklara dayanan çoğu ülke gibi, Tayland, Malezya ve Indonezya da sıkıntı içindeydiler. İhraç malları değer kaybediyor, ülkeler borçlarını ödemekte adamakıllı zorlanıyorlardı. Moratoryum ilân etmek zorunda kalacaklarından korkan Tayland ve İndonezya, daha o yıllarda IMF’den yardım istemişler, IMF’nin önerdiği reçeteyi uygulamaya giriştiler. Reçete, muhaliflerin “mutad IMF reçetesi” dedikleri reçeteydi: özelleştirme, ticaret kurallarının ihracatın önünü açacak, yabancı sermayenin ülkeye doğrudan girmesini sağlayacak şekilde serbestleştirilmesi, dış borçların yenilenmesi ve kemer sıkma.
Ancak, o yıllarda IMF reçetesinin uygulanmasına gerek kalmadıydı, çünkü Amerika ve Japonya birbirlerine girmişlerdi. Sebep: ucuz Japon malları, özellikle de otomobilleri Amerikan pazarlarını bir zamandır işgal etmişlerdi. Amerika, Japonya’nın yenin değerini arttırmasını, dampinge son vermesini istiyordu.
Sonunda Japonya, boyun eğmek zorunda kalmış, yenin değerini arttırmıştı. Yıl 1985. Baktılar kârları tehlikeye giriyor, Japon ihracatçıları da devleti arkalarına aldılar, üretimlerini yabancı ülkelere aktardılar. Yani, yabancı ülkelere doğrudan yatırım yaptılar, ürünlerini o ülkelerden ihraç etmeye koyuldular. Yatırımların çoğu, Amerika’ya ve Avrupa’ya gitti, ama Güney asyalılar da nasiplerini aldılar: asgari 15 milyar dolarlık yatırım da onlara gitti. Tayland, Malezya ve İndonezya bir anda ekonomik sorunlarından ve IMF’nin yeniden yapılanma dayatmasından kurtulmuş gibi oldular.
Bir gece içinde sanayi mamulleri ihracatçıları konumuna gelmişlerdi – üstelik, Amerika Birleşik Devletlerine ihraç ediyorlar! Bu arada, Güney Kore ve Tayvan da Japonya’nın izinden gittiler, onlar da Güney asyada doğrudan yatırıma giriştiler.
Böylece hummalı bir ekonomik hareketlilik başladı. Dıştan bakıldığında, uluslararası piyasada rekabet edebilecek kalite mal üretiyor ve satıyorlardı. Yoksulluk tümüyle ortadan kalkmamış bile olsa azalıyor, orta sınıf büyüyordu. Ancak –ekonomide zaten hep bir “ancak” vardır! – Ancak, ihracat tümüyle üretimi gerçekleştiren yabancıların/Japon üreticilerin denetimindeydi.
Örneğin, ‘80li yılların sonunda Malezya’da, bilgisayarlar vb. elektronik eşya ihracatının %99’unu yabancıların denetimi altındaki şirketler yapıyorlardı. Makine ve elektrikli eşyanın %90’ını da öyle. Kauçuk mamulleri ihracatının %80’i onların ellerindeydi, tekstil ve hazır giyim ihracatının %75’i de öyle.
Şimdi, ülke sanayinin yabancıların kontrolü altında olmasının ulusal gururun ötesinde ekonomik bir anlamı var.
Şöyle ki: 1992’de Tayland meselâ, Amerika Birleşik Devletlerine sattığı sanayi ürünlerinden 2 milyar, 9 milyon dolar bir ihracat fazlası sağlıyordu ama aynı Tayland, Japonya ile yaptığı ticarette 8 milyar 300 milyon açık veriyordu! Neden çünkü imalat için gerekli her şey Japonya’dan geliyordu! Aynı şekilde, Malezya, Amerika’ya sattığı malların değeri Amerika’dan aldığı malların değerinden 4 milyar 200 milyon fazlaydı ama Japonya’dan aldığı malların değeri Japonya’ya sattığı malların değerinden 5 milyar 800 yüz milyon dolar daha azdı. Ülke ekonomileri büyüdükçe aradaki fark daha da artıyor, dış ticaret açıkları gittikçe büyüyordu. Malezya'nın dış ticaret açığı 1993’de %4.8’den, 1995’de neredeyse ikiye katladı, %8.5’e yükseldi. Keza, Tayland. Tayland’ın dış ticaret açığı %5.9’dan, %8.1’e çıktı.
Asya Kaplanlarının hükümetleri kendilerini bir kez daha dış ticaret açıklarını kapatmak için uğraşır buldular. Ekonomilerinin durmaması için döviz bulmaları gerekiyordu. Her türlü çareye başvurdular. Ne yazık ki buna Tayland hükümetinin döviz karşılığında seks ticaretini açıkça ve şiddetle desteklemesi dahildir. İzleyen AIDS salgını bir başka faciaydı.
İşçilerin sendikalaşmaları önlendi, tarımsal bölgelerden göçmen işçiler getirtildi. Tayland Kalkınma Araştırmaları Endüstrisi 1994’de yayınladığı raporunda ülkesinin gelir dağılımdaki bozukluk bağlamından dünyanın en kötü beş ülkesinin arasına girdiğini ilân etmek durumunda kaldı.
Öyle görünüyordu ki, Asya Kaplanlarının “mucizevi kalkınma”sı bir avuç seçkin siyasetçiye ve işadamına yaramıştı.
12. BÖLÜM: GÜNEYDOĞU ASYA KAPLANLARI :1997 KRİZİ – 2
Tayland, Malezya, İndonezya ve Güney Kore... “Mucizevi” bir ekonomik gelişmenin kahramanları olarak alkışlanan, Güneydoğu Asya Kaplanları!
Oysa daha ‘80lerin başlarında petrol, kauçuk, madenler gibi işlenmemiş doğal kaynaklarını ihraç eden, sıkıntı içindeki ülkelerdi. İhraç malları değer kaybediyor, ülke hükümetleri borçlarını ödemekte hayli zorluk çekiyorlardı. Hatta, Tayland ve İndonezya moratoryum ilân etmek zorunda kalacaklarından korkmuş, IMF’den yardım istemek durumunda kalmışlardı.
O yıllarda Asya Kaplarının imdadına Japon sermayesi yetiştiydi. Şöyle ki, ‘80li yılların başından itibaren ucuz Japon mallarının, özellikle de Japon otomobillerinin, pazarlarını işgal etmiş olmasından şikayetçi olan ABD, Japonya’ya yen’in değerini arttırması, dampinge son vermesi hususunda baskı yaptı. Japonya, 1985’de baskıya boyun eğdi, yenin değerini arttırdı. Ancak, azalan ihracattan doğacak kaybını önlemek için, üretimini dış ülkelere aktardı. Yani, kendi ülkelerinden yapamadıkları ihracatı, dış ülkelerde kurdukları fabrikalardan yapma yoluna gittiler.
Japonların doğrudan yatırım yapmak için seçtikleri ülkelerin arasında işçi ücretleri özellikle düşük olan Tayland, Malezya ve İndonezya vardı. Japonya bu ülkelere en az 15 milyar dolarlık yatırım yönlendirdi. Böylece neredeyse bir gece içinde dünün yoksul ülkeleri dünyanın önde gelen sanayi mamulleri ihracatçıları konumuna geldiler.
Dıştan bakıldığında, uluslararası piyasalarda rekabet edebilecek kalitede mal üreten ve satan, IMF ve Dünya Bankasının “kapitalist kalkınma modeli”ne örnek gösterdikleri ülkelerdi. Yoksulluk tümüyle ortadan kalkmış olmasa da azalıyor, orta sınıf büyüyordu. Uluslararası ekonomiye tam entegre olmuşlardı. Devletin ekonomiye müdahalesi söz konusu değildi. Yabancı sermaye kendiliğinden ve doğrudan gelmeye devam ediyordu.
Ancak, bir sorun vardı: ihracatın hemen tümünün üretimi gerçekleştiren yabancıların yani Japon üreticilerin denetiminde olması. Örneğin, ‘80li yılların sonunda Malezya’da, bilgisayarlar vb. elektronik eşya ihracatının %99’undan yabancıların denetimi altındaki şirketler sorumluydu. Makine ve elektrikli eşyanın %90’ı, kauçuk mamulleri ihracatının %80’i, tekstil ve hazır giyim ihracatının %75’i.
Bunun ekonomik anlamı, Tayland, Malezya ve İndonezya’nın Japonya ile yaptıkları ticarette sürekli açık veriyor olmalarıdır. Neden çünkü sanayinin Japon sahipleri imalat için gerekli herşeyi kendi ülkelerinden ithal etmektedirler. Örneğin, 1992’de Tayland, Japonya ile yaptığı ticarette 8 milyar 300 milyon açık veriyordu! Malezya, 5 milyar 800 yüz milyon dolar! Ülke ekonomileri büyüdükçe aradaki fark daha da artıyor, dış ticaret açıkları gittikçe büyüyordu.
Daha da kötüsü, 1993’den itibaren, Japonya, gözlerini işçi ücretleri Kaplanlar’ınınkinden daha da ucuz olan Çin’e ve Vietnam’a çevirmeye başladı. Çin’in ve Vietnam’ın iç pazarları daha büyük olması da bir başka tercih nedeniydi. Böylece, bir iki yıl içinde Tayland, Malezya, İndonezya üçlüsüne gelen yatırım miktarı azaldı. Japonya’nın Asya’ya yaptığı doğrudan yatırımlar, Avrupa’ya yaptıkları yatırımları bile aştı.
1994’de Japonların Avrupa’daki yatırımlarının değeri 6.2 milyar dolardı, Asya’daki yatırımlarının değeri ise 9.7 milyar. Amerika, başından beri Japonların en çok yatırım yaptıkları ülke olma niteliğini sürdürüyordu:18 milyar dolar.
Japonya’nın önceliklerinin değişmesi sonucu döviz sıkıntısına düşen Tayi ve Malezya hükümetleri, başka kaynaklar aramaya başladılar. Zamanlamayı iyi yapmışlardı çünkü kalkınmış ülkelerde genel bir durgunluk hakimdi, faizler buna bağlı olarak düşüktü, yabancı bankerler ve uluslararası bankalar gözlerini Güneydoğu Asya’nın “gelişmekte olan pazarları”na dikmişlerdi. Asya Kaplanlarının hükümetleri, döviz rezervlerini yükseltecek bu fırsatı kaçırmamak için, döviz alım satımlarının üzerindeki kısıtlamaları kaldırdılar, hisse senedi ve bono pazarlarını yabancılara açtılar, kurlarını dolara çıpaladılar, faiz oranlarını yükselttiler ve yabancı bankaların yerli işadamlarına dolar kredisi açmalarına imkân tanıdılar.
Bütün bunların sonucu olarak 1985-89 yılları arasında Tayland’a giren yabancı portföy yatırımlarının tamamı $646 milyon dolarken, sadece 1995 yılında bu yatırım 5,5 milyar doları buldu, izleyen yıllarda daha da yükseldi. Burada bir hatırlatma: portföy yatırımı, uzun vadeli reel yatırımlara değil, hisse senetlerine, bonolara yönelen yatırım türü. Kısa vadede para kazanmayı amaçladığı için, en hafifmeşrep yatırımdır, portföy yatırımı. Yabancı yatırımcının en ufak bir terslikte elindeki kağıtları satıp kaçması beklenir.
Yabancı portföy yatırımlarına ek olarak, 1993’de kurulan Bangkok Uluslararası Bankacılığı Kolaylaştırma teşkilatı, üç yıl içinde 50 milyar dolar borç bulmayı başardı. Tayland ekonomisi eski büyüme hızına kavuştu, ancak 1989’da 21 milyar dolar olan dış borç 1996’da 89 milyara yükseldi.
Hemen ifade etmeliyim: Bu nokta, IMF ve Dünya Bankasının gelişmelere göz yummakla, daha da kötüsü, önyargılı olmakla hükümetlere, devletlere karşı “önyargılı” olmakla suçlandıkları nokta. Deniyordu ki, bu iki teşkilat hükümetlerin parasal oyunları söz konusu olduğunda fevkalade duyarlıdırlar, ama aynı oyunları bireyler oynadığında seslerini çıkartmazlar. Neden çünkü piyasa dinamiklerinin işleyeceğine, borçlanmayı makul bir yerde durduracağına ve borç alınan paraların verimli sahalara yatırılacağına güvenleri tamdır. En büyük yanlışı da burada yaparlar/yapmaktadırlar.
Nitekim, Tayland’da borç alınan paralar verimli yatırımlara değil, inşaat müteahitlerine gitti. 1995 itibariyle dağ taş bina doldu. Üstelik satılmayan boş binalar, ölü yatırımlar. 1997’de müteahitlerin borçlarını ödeyemeyecekleri belli oldu. Onlar ödeyemeyince Tayland bankaları yabancı bankalara ödeyemediler. Bu derece vahim olmamakla birlikte aynı durum, Malezya, İndonezya ve Filipinlerde de yaşandı.
Yabancı yatırımcılar Tayland’ı terk etme zamanının geldiğini düşünmeye başladılar. Tayland Merkez Bankasının paralarını ödeyebileceğinden kuşkuluydular. Zira, kur sabit tutulmuştu. Üstelik, ihracatın büyüme hızı düşmeye başlamıştı; 1995’de %26’dan %1996’da %1.
Onlar da kağıtlarını satmaya, borçlarını tahsil etmeye koyuldular. Merkez Bankasının reservlerinin yetmeyeceği kısa sürede ortaya çıktı. Hükümet bir süre baht üzerinden – Tayland’ın para birimi “baht” - faizleri yükselterek karşı koymaya çalıştı. Olmayınca, kuru dalgalanmaya bıraktı. Tek bir gün içinde bahtın değeri %18 düştü. Bunu hisse senetleri satışlarının hızlanması izledi. Ardından bonoların fiyatları düştü. Hisse senetleri, bonolar derken baht’ın değeri daha da azaldı.
Tayland’da durum böyle olunca, yabancı yatırımcılar ve spekülatörler İndonezya ve Malezya’dan da kuşkulanmaya başladılar. Aynı dış borçlanma, bütçe açığı, dolara-bağlı kur, inşaat patlaması bu ülkelerde de vardı. Sonuçta, ne olur ne olmaz, paralarını bu iki ülkeden de çekmeye karar verdiler. Bu defa İndonezya ve Malezya’da da hisse senedi ve bono piyasaları düşüşe geçti. Temmuz ayı bitmeden Malezyanın ringgit’i, İndonezyanın rupyah’sı değer kaybetmeye başladılar.
Ekonomilerinin tümden çakılmasını önleme gayreti içinde, önce Tayland sonra da Indonezya IMF’ye başvurdular. IMF, mutad reçetesini önerdi. “Mutad reçete”den daha önce söz etmiştik: özelleştirme, ticaret kurallarının ihracatın önünü açacak, yabancı sermayenin ülkeye doğrudan girmesini sağlayacak şekilde serbestleştirilmesi, dış borçların yenilenmesi ve kemer sıkma. Tayland ve Indonezya, reçeteyi kabul ettiler. Malezya hayır dedi, kendi yapısal değişim programını kendisi hazırlamaya koyuldu.
Kriz, Güney Kore’de - Güneydoğu Asya’daki olaylar tarafından tetiklenmiş olmakla birlikte - biraz farklı seyretti. Tayland, İndonezya ve Malezya gibi değildi Kore. Orada yerli sanayinin uzunca bir geçmişi vardı, ve Kore’nin sanayileşmesinde Japon teknolojisi, Amerika’nın siyasi ve mali desteği rol oynamıştı ama asla başrol değil. Kore’nin sanayileşmesi askeri diktatörlüklerin zorlamasıyla, emir komuta zinciri altında, işçiyi ezerek, halkın özellikle de öğrencilerin zaman zaman kanlı çatışmalara dönen muhalefetine rağmen gerçekleşmişti. ’80’li yılların sonlarında Kore dış ödemeler dengesi artıya geçmiş, hatta Japon üreticilerini ürkütür duruma gelmişti. Sadece Japonları değili Amerikalıları da öyle. Hatta, Amerika, Kore’den parasının değerini arttırmasını ve pazarlarını Amerikan mallarına açmasını istemek durumunda kaldı. Yine bu yıllarda, işçi ücretleri artmış, işçiler örgütlenmeye, devletin baskısı yumuşamaya başlamıştı.
Kore’nin başarısının ters döndüğü nokta “chaebol” dedikleri şirket gruplaşmaların devletin baskısının azalmasıyla birlikte kârlarını verimli yatırımlara değil, spekülâtif yatırımlara yöneltmeye başlamaları. Hal böyle olunca, ihracat hamlesi hızla yara aldı. Hem az önce saydığım nedenlerle, hem de Güneydoğu Asyada konuşlanmış Japon firmalarının rakabetleriyle.
1989’da artı verden dış ticaret, on yıl sonra 1996’da 23.7 milyar dolar açık veriyordu. Aynı yıl, en büyük 30 chaebol’ün kârı %90 düştü. Devlet, işçi ücretlerini dondurmaya kalktı ama Kore artık Park’ın Kore’si değildi. İşçiler 1996-97’de genel greve gidince, hükümet geri çekilmek zorunda kaldı. Sonuçta, ülkenin en büyük chaebolleri iflaslarını ilân etmek zorunda kaldılar, 1997’de.
Söylentinin olgudan beter olması durumu ekonomide pek geçerlidir. Nitekim, en büyüklerinden de olsa, birkaç chaebolün iflas etmesi, hem diğerlerinin hem de Kore bankacılık sisteminin sorgulanmasına yol açtı.
Dahası, o yıl Kore’nin toplam 110 milyar dolarlık dış borcundan 70 milyarının ödenmesi gerektiği yıldı. Bunlar artı Güney asya kaplanlarındaki durum, yabancı yatırımcıların tedirginliğini arttırdı, Kore kağıtlarını da ellerinden çıkarmaya koyuldular. Kasım 1997. Kore kendisini dış borçlarını ödeyemediği vahim bir krizin içinde buldu. Aralık 1997’de IMF reçetesini kerhen de olsa kabullenmek zorunda kaldı.
Güney Asya Krizi üzerinde çok konuşuldu. Çeşitli dersler, bazen de birbirleriyle çelişen dersler, çıkarıldı. IMF, 1997 Krizini, lâubali kapitalizme, yani iş ahlâkını hiçe sayan kapitalizme ve yolsuzluklara bağladı. Eğer piyasa gerçekten serbest olsaydı, bankaların nüfuz sahibi ama iş bilmeyen adamlara muazzam krediler açmalarını ya da sermayenin beton yığınlarına gömülmesi önleyecek bağımsız denetim kuruluşları bulunsaydı, işler bu hale gelmezdi diyorlardı.
Ama IMF muhalifleri – bu arada hemen ekleyelim, muhalefet IMF gibi bir kuruluşun varlığına değil, hali hazır programlarına olan muhalefettir.
Kimler bu IMF muhalifleri? Meselâ, eski bir IMF çalışanı, halen Harvard Üniversitesinde Uluslararası Kalkınma Enstitüsünün başkanı Jeffrey Sachs. Sonra, Dünya Bankası baş iktisatçısı Joseph Stiglitz. Başkan Reagan’ın ekonomi baş danışmanı Martin Feldstein, hatta Milton Friedman. Economist, Financial Times gibi ciddi yayın organları.
Bu insanlar, Güney asya krizinde lâubali kapitalizmin, yolsuzlukların payını teslim etmiyor değiller ancak esas meselenin Güney asya’nın üretim biçiminden kaynakladığı husunda ısrarlılar. Dahası, ihracata-dayalı kalkınma modellerinin istikrarlı büyüme sağlayamadığını kabul etme zamanının geldiğini söylüyorlar. Onlara göre hükümetler mali ve sınayi kurallarını gevşettiklerinde hem yolsuzluklar, usulsüzlükler başlıyor, hem de paradan para kazanmak olgusu ortaya çıkıyor. Paradan para kazanmak varken, sermayedarları uzun soluklu reel yatırımlara yöneltmek de neredeyse mümkün değil.
Ve diyorlar ki, IMF türü neo-liberalizm kapitalist çıkarları korumanın dışında işe yaramadığını kabul etme zamanı gelmiştir. İlericiler, IMF’nin Güney asya’ya sunduğu reçetelere direnmekte yerden göğe haklıdırlar. Şu şerhle ki, bu direniş, Güney asya rejimlerini onurlandırmak şeklinde olmamalıdır.
13.Bölüm: RUSYA KRİZİ
Yüzde 2000’i aşkın enflasyon!!! Dile kolay.
1992’de Rusya kendisini böylesine korkunç – korkunç kelimesi bile yetmiyor ekonomik cinnet demek belki daha doğru – ekonomik cinnetin içinde buldu. 1991 sonbahar ve kışında Moskova’yı ziyaret edenler hatırlayacaklardır: gıda marketlerinin bomboş raflarını, uzayan kuyrukları, karların üzerinde kıvrılıp kalan aç Moskovalıları. Seker, tuz, patates, sabun hatta kibrit bile karneye bağlanmış, karaborsa almış yürümüştü. İki şalgam, birkaç havuç dört kişilik bir ailenin bir haftalık yiyeceği...
1991-92 Rusya’nın İkinci Dünya Savaşından bu yana yaşadığı en feci süreç oldu.
Oysa, tabiatın çok cömert davrandığı bir ülke Rusya. Petrol, elmas, altın, bakır, manganez, alüminyum hidroksit, uranyum, gümüş, platin, grafit üretiminde dünyanın en büyüklerinden. Ve bunlar dünyanın talep ettiği, anında nakit ödemeye hazır olduğu servetler. Buna ilaveten, kimya sanayinde, uzay sanayiinde dünyanın en önde gelen üreticilerinden. Çelik üretiminde Japonya’dan sonra, dünya ikincisi.
O yıl, Rusya’nın Cumhurbaşkanı Boris Nikolayeviç Yeltsin, Sovyetler Birliğinin Başkanı ise Mikhail Sergeyevich Gorbaçov’du. Gorbaçov iktidarını tanımlayan iki kavram: “Glastnost” açıklık, ve “perestroika” yeniden yapılanma. Yeltsin, Gorbaçov’un reformlarıyla yetinmeyen, Parti toplantılarında onu işleri ağırdan almakla suçlayan enerjik adam. Kendilerini reformlara adamış iki lider, iki güçlü kişilik. Buna karşın, dağılmak üzereymiş gibi duran bir ülke ve acil önlemlerin alınmasını zaruri kılan kıtlık, yokluklar.
2 Ocak 1992, hükümetin dondura geldiği fiyatları serbest bıraktığı gün. 2 Ocak 1992 tarihe Rusya’nın serbest pazar ekonomisine adım attığı, Rus kapitalizminin tohumlarının ekildiği gün olarak geçti. “Rus kapitalizmi” diye vurguluyorum, çünkü sonraki yıllarda “kapitalizm”in bir de “Rus” çeşitlemesi olduğundan bahsedilir oldu.
Bazılarına göre, Rus kapitalizmi, “kauçuk baronları” denilen sömürge patronları benzeri zalim işverenler, hükümetin yerini almış devasa bir mafya, herkesi kapsayan hırsızlık, ekonomik tıkanma, küçük bir azınlığın görgüsüz lüks tüketimine karşı milyonlarca insanın yoksullaşmasından ibaret bir sistemdi.
Öte yandan Leon Aron gibi diğer bazı uzmanlara göre bu çizilen kaba bir resimdir ve gerçekleri anlatmıyor. Böyle düşünenlere göre, Rus kapitalizmi çelişkilerle malûl olmakla beraber, giderek güçlenmekte, Rus toplumuna az sayıda da olsa nitelikli katkılar sağlamaktadır. Rus kapitalizmin henüz çok yeni olduğuna işaret ediliyor, ve kaldı ki, deniyor, Rus kapitalizminin ekildiği toprağın türü çok farklı.
Bir kere, yeni Rusya’nın devraldığı Sovyet ekonomik ve siyasi mirası, çağdaş piyasa ekonomisinin işleyişine bütünüyle ters düşen bir mirastır. İkincisi, kapitalizme geçiş, ekonomik ve siyasi şartların çok ağır olduğu bir zamana denk gelmiştir. “Uygar kapitalizm”in - gelişmiş ülkelerin kapitalizmine “uygar kapitalizm” deniyor! – uygar kapitalizmin kurumsal, toplumsal ve yasal, meselâ, ticaret kanunu, kontrat, tarafsız mahkemeler gibi yasal temellerinin atılmasına vakit kalmamış, ekonomik kararlar üzerinde uzun boylu düşünülemeden, alelacele alınmak zorunda kalınmıştır. Üçüncüsü, Batı’da demokrasi, özel mülkiyet ve kapitalizm yerleştikten yüzyıllar sonra geldiydi, ama Rusya’da tam tersi oldu: ortaya önce demokrasi sonra kapitalizm gibi bir durum çıktı. Ve dördüncüsü, Rusya’nın bu yeni devrimi “kadife eldivenli” dedikleri türden bir devrimdi. Komünizmden kapitalizme geçişte tek bir kurşun atılmadı. Sovyet nomenklaturası siyasi gücünü, ekonomik güçle takas etti ve sustu.
“Nomenklatura” Rusça bir kelime, Türkçe karşılığı ekâbir olabilir. Uluslararası literatürde komünist ülkelerin ayrıcalıklı seçkin bürokratları anlamında kullanılıyor.
Nomenklatura, devletin idare edegeldikleri varlıklarını kendi üstüne geçirdi, fiili sahibi oldu. Böylece Rus ulusal servetinin yönetimi, ülkenin ekonomik hakim sınıfının - sanayi “nomenklatura”sının – eline geçti.
Yeni Rusya, bir de Sovyetler ve Sovyetler öncesinden gelen dört yüz yıllık bir çarist “devlet baba” geleneği ile halleşmek durumundaydı.
“Devlet baba” geleneğinde siyasi otorite sadece ulusun ekonomisini değil, bireylerin mülklerini de idare eder. Bu, çarlık Rusya’sında böyleydi. Daha sonra Bolşevikler devraldığında özel mülkiyet kavramı tamamen ortadan kalkınca, devlet baba sistemi daha da yerleşti.
Rus “devlet baba” sisteminin bir diğer yönü, Rus devleti ile Rus vatandaşları arasında “toplumsal kontrat” denilen bir mutabakatın olmamasıdır. Yani, Rus vatandaşları Rus devletini bir baba, bir patron olarak görmeğe kurgulanmışlardı, hiçbir zaman “bir ortak” olarak değil. Yasalara devletten korktukları için uyuyorlardı, özgür iradeleriyle kabul ettikleri toplumsal kurallar oldukları için değil. Yine Leon Aron’a göre, Rus halkı öylesine haksız, öylesine akıldışı yasalara, öylesine uzun yıllar muhatap olmuşlardı ki, sosyalist sistemin çökmesiyle birlikte adeta zincirlerini kırdılar ve birkaç yıl içinde hiçbir kural tanımayan bir ulus olup çıktılar.
Bireysellikleri yırtıcılığa dönüştü. Özel alanlarını kıskançlıkla korurken, çıkarlarını her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmenin peşine düştüler. Devletle ilişkileri bir yandan mutlak bir bağımlılık, öte yandan devlete içerleme, güvenmeme hatta husumet duyma şeklinde gelişti. Sadece devlete de değil, herhangi bir örgütlü siyasi güce aynı duygularla yaklaşır oldular.
Ünlü bir Rus siyaset sosyologu, Igor Kliamkin’in demesiyle, “komünist ortakçılık, başkasına hak tanımayan bireyciliğe” dönüştü.
Anlata geldiğim bu ruh halinin konumuz açısından önemi, Rusya’da kamuya ait olan varlıkların yağmalanmasındadır. Yeni yeni güçlenen hırslı ve yoksul Rus girişimcileri, devletin satın alınmaya hazır bürokratlar tarafından temsil edilen zenginliklerine lisanslar, kotalar, krediler aracılığı ile el attılar. Yolsuzluk ve organize suç böyle ortaya çıktı. Ve anlaşılan ne Rusya kadar zengin başka bir devlet vardı, ne de yeni yetme Rus girişimcileri kadar fütursuz kapitalistler.
Sonuçta, bütçe açığı Gayrisafi Milli Hasılanın %7.5’ini buldu. Vergi kaçağı dev boyutlardaydı. Devletin harcamalarını kısması, tasarrufa gitmesi varolan sistem çerçevesinde fevkalade güçtü. Çünkü büyük Rus ordusunun masrafları bir yana, milyonlarca sanayi işçisinin ücretleri de devlet bütçesinden ödeniyordu. Dahası, yine Sovyetler’den kalma bir miras gereği, devlet vatandaşlarının kira ve elektrik, su, ısınma, telefon giderlerini desteklemekle yükümlüydü. Hem de ne destek! Ortalama bir Rus ailesi kira ve diğer giderlerinin sadece %3’ünü kendisi karşılıyordu. Rus devletinin kira vb. sübvansiyonlara ödediği para, savunma bütçesinden daha fazlaydı.
Bir yanda ölümcül yara almış sosyalist sistem, öte yanda işlemeyen kapitalist sistem... Rusya bunların ikisinin arasında kaldı. Ekonomi %13 küçüldü, bütçe açıkları %30 büyüdü, hazine boşaldı, ruble %86 değer kaybetti, enflasyon %138’e tırmandı. Ticaret ancak takas şeklinde sürdürülebilir hale geldi. Rus dış ticaret bankası Vnesheconombank iflasını ilan ettiği tarih, Ekim, 1991.
Acil önlemler paketinin birinci maddesi, fiyatların serbest bırakılması, ikincisi özelleştirmeydi. Birincisinin nedeni belli: ürünlerin gerçek fiyatlarının pazarda, arz-talep uyarınca, saptanmasına imkân tanımak, böylece üreticinin önünü görmesini sağlamak. Özelleştirme ile yapılmak istenen de Rusya’nın çökmüş oturan dev sanayi altyapısını harekete geçirmek. Özelleştirme, 1992-1995 ve 1995-1996 olmak üzere iki etapta ele alındı.
Şimdi, tecrübesizlikten doğan hatalar, suistimaller bir yana - Rusya’da mahalleler dahil, her şey devlete aitti. 144 milyon nüfuslu bir ülkede bir mahalle nasıl özelleştirilir? Diye düşünürsek, nasıl dertli bir iş olduğunu anlarız! Dahası, Rusya’da her şey herkese ait olduğundan bir mahalledeki bir evin ülkenin nüfusu kadar sahibi vardı! Öyle zaman oldu ki, Ruslar, çoluk çocuk herkese 144 milyon ortaklık belgesi dağıtmak zorunda kaldılar! İçinden çıkılamaz bir hal aldı! Böyle olunca, özelleştirilecek kurumları eski yöneticilerine verip kurtulmak evlâ göründü. Öyle yaptılar. Bu defa da işletmecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bürokratların yönetim kurulu başkanı oldukları şirketimsi şeyler ortaya çıktı. Bu eski müdür yeni işletmecilerin özelleştirmenin asıl amacı olan verimliliği sağlamaları mümkün değildi.
Hükümet bu defa satmayı denedi. En iyi durumda olan kamu şirketlerinden başladılar –1995-1996 dönemi – ancak, yabancı sermaye Rusya’daki karmaşadan ve enflasyondan yılmıştı, yerli sermaye yok gibiydi. İhaleye çıkan şirketler, değerlerinin çok altına, üstelik siyasi nüfuzunu en iyi kullananlara gitti. Sabrı taşan Yeltsin, Başbakan Cherneomyrdin’in bakanlar kurulu lâv etti, yerine adı hemen hiç duyulmamış Kiriyenko’yu atadı. 23 Mart 1998.
Bu tarih aynı zamanda Güneyasya Kaplanlarının kaynadığı tarih. Bir de üstüne petrol fiyatları düşünce, piyasalar büsbütün karıştı. Öyle ki, Rusya’nın en büyük petrol şirketlerinden birisi olan Rosneft 26 Mayıs’ta satışa çıkarıldığında alıcı bulamadı. IMF’nin 670 milyon dolarlık kredi ile devreye girmesi borsayı yükseltmeye yetmedi.
1998 Temmuzunda uluslararası piyasadan, yani özel finansman şirketlerinden, 22.6 milyar dolar bulundu. Bunu IMF’nin 11.2 milyarlık kredisi izledi. Borsa yükseldi ancak bu defa da ünlü uluslararası yatırımcı George Soros’un demeci patladı: Soros, Rusya’nın rubleyi devalue etmesi gerektiğini söylüyordu. George Soros kim? George Soros, Soros Yatırım İşletmesi isimli bir şirketin sahibi. Güneydoğu Asya’dan, Avrupa’ya, Latin Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanında milyarlarca dolarlık yatırımları var. Bu konumu nedeniyle dünya para piyasalarında söz sahibi. Bir demeci piyasaları harekete geçirmeye yetiyor. 1930 Macaristan doğumlu, 1956’dan beri Amerikan vatandaşı.
Krizin patladığı 1998’de Soros’un bir milyar doları Svyazinvest isimli bir telekomünikasyon şirketinde bağlıydı. Nitekim aynı yılın Ağustosunda Soros kuruluşları, Rusya’ yatırımlarından 2 milyar dolar kaybettiklerini açıkladılar.
George Soros’un demeci borsanın çakılmasına yetti! 13 Ağustos. Başbakanın hazinenin iyi durumda olduğuna ilişkin sözleri fayda etmedi. Yeltsin’in asla devaluasyon yapmayacağına yemin etmesi de fayda etmedi.
Zaten Yeltsin’in yemininden dört gün sonra 17 Ağustos’ta Hükümet rublenin değerini düşürmek zorunda kaldı. Ayrıca, bankaların yabancılara olan borç ödemelerini 90 gün süreyle ertelemeleri istedi.
Basın, “Yeltsin ruble ile beraber kendi değerini de devalue etti” diye ayağa kalktı. Ekonomi Başdanışmanı istifa etti. Rus halkı ellerindeki rubleleri dolara çevirmek için uğraştı. Yeltsin bu defa da Kiriyenko’yu azletti, Chernomyrdin’i yeniden başa getirdi. Ama rubleyi son dört yılın en büyük değer kaybını yaşamaktan kurtaramadı. Aynı gün, Yeltsin ve Chernomyrdin 40 milyar doları bulan iç borç ödemesinin ertelendiğini ilân ettiler. Bu aslında Hükümetin borçlarını ödeyemeyeceğini söylemesi anlamına geliyordu. Ertesi gün, Merkez Bankası, rezervlerinin eridiğini, rubleyi desteklemek için bundan böyle dolar satmayacağını açıkladı. Ruble, bir daha değer kaybetti. Rus halkı tasarruflarını çekmek için bankalara koşuştu. Dükkanlar mallarını yeniden fiyatlandırmak üzere kapandılar. Yeltsin keza. Cumhurbaşkanı iki gün işe gelmezken, Merkez Bankası da tüm işlemleri durdurduğunu ilân etti.
1999 dünyada petrol ve maden fiyatlarının arttığı yıl. Değeri düşük ruble ve artan fiyatlar ihracatın yükselmesine yardımcı oldu, durum bir yıl öncesine göre az da olsa bir gelişme gösterdi. Buna rağmen 1999 yılı Gayri safi milli hasılası 1990 yılı gayrisafi milli hasılasının sadece %59’u kadardı. Dokuz yıl içinde Ruslar, gelirlerinin %40’ı kaybetmişlerdi. Rus Devlet İstatistik Komitesi rakamlarına göre sanayi üretimindeki düşüş yarı yarıya. 1990 üretiminin %55’i. Diğer bazı kaynaklara göre bu iyimser bir rakam.
IMF’nin şart koştuğu yasaların çıkartılması ‘99 Temmuz’unu buldu. IMF bunun üzerine 4.5 milyar dolar kredi vermeyi kabul etti. Ama tabii bu Rusya’nın IMF’den aldığı ilk kredi değildi, para öncelikle aldığı diğer kredileri ödemekte kullanılacaktı. IMF muhaliflerinin “dış borçların yenilenmesi” dedikleri durum. IMF ayrıca yeniden yapılanmayı şart koştu ki, bu Rusya’nın durumunda yüzlerce yıllık bir sistemin değiştirilmesi demek!
Son bir not: 2000 itibariyle Rusya’nın borcu 15 milyar dolardan fazla. Ve bu IMF’nin verdiği en büyük borç!

ULUSLARARASI PARA SİSTEMİ

GİRİŞ

Paranın keşfedilmesi ve ticarette meta yerine kullanılması ilk olarak Lidya’lılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir toplumun değer ölçüsü ve değişim aracı olarak kabul ettiği nesne olarak tanımlanan para genellikle altın ve gümüş gibi değerli madenlerden yapılan paralar belirli standartlar çerçevesinde değil bölgesel değerler çerçevesinde basılmış ve kullanılmıştır. Günümüze kadar geçen süreçte ise para sistemi pek çok değişik uygulama içerisinde bulunmuştur.
Para sistemi için değişik uygulamaların bulunuşu ve bu uygulamaların ülkeler arasında yapılan ticarette kısıtlayıcı bir etkisinin bulunması, ticaretin önündeki bir engel oluşturmuştur. Paranın standardizasyonuna yönelik ilk uygulamalar Gümüş para sisteminin uygulanmasıyla başlamıştır. Daha sonraki süreçte (Amerika’nın keşfi sonrasında) Avrupa’da Altın miktarının artması nedeniyle altın standardına geçiş başlamıştır. Artan ticaret hacmine bağlı olarak Altının, Gümüşe göre ödemelerde daha fazla kolaylık sağlaması ve Amerika’dan gelen altın miktarının artması bu noktada önemli bir etken olmuştur.
Dünya savaşı sonrasında yaşanan krizler ve ekonomik sistemlerin tamamen çökmesi ve ticaretin giderek artan boyutu altın para sisteminin yetersizliklerini ortaya çıkarmış ve ülkeleri yeni bir sistem arayışına itmiştir. Bu süreç sonrasında ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods kentinde uluslararası para sisteminin yeni bir düzen getirmek için bir konferans düzenlenmiş ve bu konferans sonrasında konferansın yapıldığı şehrin adı ile anılan “Bretton Woods” sistemi uygulanmaya konulmuştur.
Bretton Woods sistemi de daha öncekiler gibi dünya çapında yaşanan ekonomik kriz sonrasında uygulamadan kaldırılmak zorunda kalmıştır. Günümüzde ise, uluslararası kurallara bağlı bir sistem kurulamamıştır. Her ülke kendi para sistemini uygulamaktadır. Fakat bunun yanında çeşitli ülkeler paralarını tek bir ülkenin paralarına bağlarken bir kısmı da Euro gibi parasal birlikler oluşturmuşlardır. Bu süreçte küreselleşme olgusu ülkelerin para sisteminin etkileşimini sağlayarak ulus sınırları içerisinde kalmasını güçleştirmektedir.
Hazırlanan bu çalışma üç bölüm üzerinde oluşturulmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde uluslararası para sisteminin tanım ve kapsamı üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde ise, uluslararası para sisteminin tarih içerisindeki gelişim süreci yedi alt başlık içerisinde ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde, parasal birleşmenin bir örneğini oluşturan Avrupa Para Sistemi tarihsel perspektif içerisinde incelenmiş ve açıklanmaya çalışılmıştır.

1. TANIM VE KAPSAM
Uluslararası ödemelerde bulunabilmek için ulusal paraların birbirleriyle değiştirilmesi yada birbirine çevrilmesi gereği her dönemde ulusal para sistemlerinin üstünde yer alan, fakat onlara sıkı sıkıya bağlı bulunan bir uluslararası para sisteminin bulunmasını zorunlu kılmıştır. Bu anlamda uluslararası para sistemini ulusal paraların birbirine çevrilmesini ve dolayısıyla uluslararası ödemelerin yapılmasını sağlayan sistem yada mekanizmalar olarak tanımlayabiliriz.
Paranın tekil bir ekonomide kullanımıyla çoğul ekonomi yapısında uluslararası paranın kullanımı arasında temel bir fark bulunmaktadır. Birinci durumda devlet, kanuni işlemlerde kullanılacak para birimini açıklar. Halbuki uluslararası düzende, para birimlerinin seçimi, uluslararası anlaşmalardan çok, piyasa güçleri tarafından belirlemektedir. Uluslararası para biriminin seçimi piyasa bazlı bir süreç olması nedeniyle, paranın takas aracı ve hesap birimi olma fonksiyonları, değer saklama birimi olma fonksiyonunu domino etmeye yönelmekte ve tekil uluslararası para birimine veya en çok birkaç uluslararası para birimine yönlendirmektedir. Bir para biriminin Uluslararası alanda kullanılabilmesi için bazı faktörler zorunlu olmaktadır. İlk olarak paranın değerine ve dolayısıyla parayı basan ülkenin performansına güven duyulması gerekmektedir. Uluslararası bir hesap birimi ve takas aracı olarak kullanılabilmesi için paranın sabit bir değeri olmalıdır. Yani diğer para birimlerine göre, fiyatının ekonomik kurumlarının pahalı araştırmalar yapmalarına sebep vermeden yeterli bilgiyi sunabilmesidir. İkinci olarak parayı basan hükümetin politik açıdan kararlılığına güven duyulmalıdır. Üçüncü olarak ise, ülke esasen kontrolden uzak, çok çeşitli finansal aracı olan geniş, ve iyi gelişmiş ikincil pazarları olan derin finansal pazarlara sahip olmalıdır. İyi gelişmiş finansal pazarlar o ülkenin parasına olan uluslararası talebe katkıda bulunacaklardır. Bu talep belli başlı bankaların ve yatırımcıların güvenli ve likit finansal araçlara olan tercihlerini gösterir. [1]
Bir Uluslararası para sisteminin kapsamını belirlemek oldukça zordur. Çünkü kapsam bakımından her biri iyi kötü bir kurumsal temele dayanan, belli kuralları olan, bir politika çizmek ve uygulamakla yükümlü karar organlarına sahip, tutarlı bir bütün oluşturan ulusal para sistemlerinin aksine, Uluslararası para sistemi ayrı ve bağımsız parçaları birleştiren oldukça gevşek ilişkilerden oluşmaktadır. Bununda nedeni, ulusların para işlerini ulusal egemenliklerinin kapsamına dahil saymalarıdır. Ancak Uluslararası para sistemi genellikle ulusal egemenlikten bir miktar fedakarlık etmeyi gerektirir. Çünkü, bu alanda karşılaşılan sorunlar çoğu kez ulusları işbirliğine zorlamaktadır. Uluslararası para sisteminin kapsamını belirleyen de bu işbirliğinin ölçüsü olmaktadır.
Parasal alanda uluslararası işbirliği, ülkeler arasında ödeme yöntem ve araçlarının saptanması, para standartlarının seçimi ve bunlarla ulusal paralar arasındaki ilişkilerin (döviz kurlarının) belirlenmesi, dış ödemelerinde geçici güçlüklerle karşılaşan ülkelere kredi açılması, ulusal para politikaları arasında uyum sağlanması gibi çok çeşitli görünümler alabilmektedir. Burada kuramsal olarak iki uç durum oluşabilmektedir:

i. Ulusal parasal bağımsızlıklarının tümünde vazgeçerek tek bir dünya parası kabul edebilirler. Bu durumda ulusal para sistemleri ortadan kalkacaktır, uluslararası para sistemi de herhangi bir ulusal para sisteminden farksız hale gelecektir.
ii. Uluslar parasal bağımsızlıkları konusunda hiçbir işbirliği ve fedakarlığa yanaşmazlar ise birbiri ile bağıntısı bulunmayan, bağımsız ulusal para sistemleri söz konusu olacaktır. Ulusal paralar arasındaki ilişkiler de tek yanlı, ulusal uygulamalarla düzenlenir.
Belli bir zamanda dünyadaki gerçek durum genellikle bu iki uç durum arasında yer almaktadır. Bunun için uluslararası para sisteminin kapsamı da çeşitli Uluslararası ve ulusal kurumlardan, uluslararası anlaşmalardan ve ulusal uygulamalardan oluşmaktadır. [2]

2. ULUSLARARASI PARA SİSTEMİNİN TARİHÇESİ

Uluslararası para sisteminin evrim süreci içinde geçirdiği aşamaları dönemler itibariyle inceleyerek günümüze kadar gelen oluşumu ortaya koymak mümkündür. Bunun için burada XVI. Yüzyıldan itibaren gelişen uluslararası para sisteminin tarihsel seyri ve etkilenip şekillendiği ortamı değerlendireceğiz.

2.1. 1550-1750 Öncesi Dönem

XVI.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, İngiltere’de para ile ilgili sorunların temelinde mübadele aracı olarak kullanılan altın ve gümüşün, yani mal paranın (commodity money) göreli kıtlığı ve bu göreli kıtlığa bağlı olarak aralarındaki değişim oranının sürekli bir istikrarsızlık göstermesi sorunu bulunmaktaydı. Bu sorunlar mal para sisteminin bünyesindeki temel bir yetersizliği ifade ediyordu. Yeni altın ve gümüş madenlerinin bulunması ya da ihracat yapılması dışında, ekonominin üretken kapasitesindeki artışa uygun olarak mal paranın miktarını arttıracak bir mekanizma bulunmamaktaydı. Mal para sistemine karşı direnç, altın ve gümüş paraların maden içeriğinin düşürülmesi uygulamalarına yol açmıştır. Ancak mal paranın değerli maden içeriğinin düşürülmesi, hem ülkelerarası ticarette sorunlar yaratmış, hem de kötü paranın iyi parayı kovması (Gresham yasasının işlemesi) sonucunda ülke içi ticareti takasa döndürerek, faaliyet hacmini daraltıcı etki yapmıştır. [3] Mal para sisteminin bünyesinde barındırdığı esneksizlikleri aşma çabaları ile tanımlanan bu uzun tarihsel kesit, İngiltere’de “İngiltere Bankası”nın kurulmasıyla sonuçlanmıştır denilebilir. İngiltere Bankası kurulduğunda, bankaların rezerv gereksinmelerini karşılamak gibi, modern anlamda bir merkez bankasının fonksiyonlarını üstlenmesi amaçlanmamıştı. Bu atmosfer İngiltere’de İngiltere Bankası banknotlarının doğumuna neden olmuştur. Bu durum, tam olarak mal paraya dayalı kağıt para sisteminin (fully commodity-backed paper money) ortaya çıkış sürecini tanımlamaktaydı. 1750 yılına kadar ki dönem, İngiltere Bankası’nın mali sistemin tek bankası olduğu dönemdir.
Gerek değerli madenlerin para olarak kullanıldığı ve gerekse değerli madenlere tam konvertibl olan banknotların dolaşımda bulunduğu para sisteminde para arzı, başta değerli maden üretimi olmak üzere ekonominin finansal ve endüstriyel kesimindeki gelişmelerden bağımsız olarak belirlenir. Bu haliyle, iki nokta önemlidir:İlk olarak, mal para sistemi, para arzının ticari hayatın gereksinmelerine uygun olarak arttırılamaması nedeniyle esnek bir para sistemi değildir. Bu tür bir para sisteminde, para arzının para talebine uygun olarak artabilmesi için, para talebi artarken ülkedeki değerli maden stoklarının da buna uygun olarak artması gereklidir. Değerli madenlerin arz esnekliği düşük olduğu için, mal para sisteminde, para arzı para talebinden bağımsız olarak ele alınabilir. Üretim maliyetlerine bağlı olarak, mal para için bir arz fonksiyonu tanımlanabilir. İkinci olarak, eğer bireyler gelirlerinin sabit bir oranını para olarak bulunduruyorlarsa ve reel gelir düzeyi sabitse (yani tam istihdam koşulları geçerli ise) mal para sisteminde para arzındaki artış, diğer malların para cinsinden değerinin artmasına yol açar. Bu anlamda, Klasik Miktar Teorisi ve Monetarist Teorinin temelini oluşturan “para arzının dışsallığı argümanı” ancak mal para sistemlerine özgü bir durum olarak ele alınabilir. [4]

2.2. 1750-1870 Dönemi

Bu aşama mali sistemde banka sayısının arttığı, kamu bankası niteliğinde olan İngiltere Bankası’nın yanı sıra özel bankaların yaygınlaştığı ve finansal krizlerin yaşanmaya başladığı aşamadır. Bu aşamanın en önemli özelliklerinden birisi, şube bankacılığının gelişmeye başlamasıdır. Bu aşamada farklı bankaların ortaya çıkması sayılarının artması ve faaliyet alanlarının yaygınlaşmasında İngiltere Bankası’nın davranış biçimi belirleyicidir. Banknotların altına dönüştürülme taleplerinin altının banknotlara dönüştürülme talepleriyle dengelenmesi, bankanın altın rezervleri erimeden konvertibilitenin sürdürülmesini olanaklı kılmıştır. Bu olgu, zaman içinde, bankanın altın rezervlerinin değerinden daha fazla miktarda banknot ihraç etmesine neden olmuştu.
İngiltere Bankası banknotlarının ödeme aracı olarak kullanılmasının yanı sıra diğer bankalarca rezerv olarak kullanılması İngiltere mali sisteminin “tek rezerv sistemine” doğru gelişme gösterdiğini ortaya koymakta ve İngiltere Bankası’nın merkez bankası konumuna gelme sürecini ifade etmektedir. 1825-1826 yıllarında İngiltere’de bankacılık krizi sonucu söz konusu yıl içinde 60 banka kapanır. Finansal paniklemeden doğan likidite sıkıntısını hafifletmek için Bank of England bir pound değerinde kâğıt para basar ve Kraliyet Darphanesi sovereign üretimini hızlandırır. [5] İngiltere Bankası da dahil olmak üzere, bankaların bulunduracakları rezervlere ilişkin yasal düzenlemeler olmayışı ve bunların yarattığı tartışma ortamı 1844 yılında banka imtiyaz yasasının çıkması ile sonuçlanmıştır. Yasaya göre, İngiltere Bankasının banknot ihraçları yüzde 100 altın karşılığına bağlanmış ve taşra bankalarının banknot ihraçları yasaklanmıştır.
İngiltere Bankası banknotları itibari parayı, altın para ise mal parayı temsil eder. Bu anlamda, paranın niteliksel farklılıklarının ortaya konulması çok önemlidir. İngiltere Bankası’nın banknot ihraçları temel olarak devletin savaş harcamalarının finansmanına yönelik olduğu için, ticari hayatın fon gereksinmelerini yansıtmamaktadır. Kredi parası ise, ekonomik birimlerin harcamalarını banka kredileri ile finanse etme sürecinde, sözleşmelere bağlı olarak ortaya çıkar ve yine sözleşmelere bağlı olarak piyasadan çekilir. Yaratılan para, parayı yaratan ekonomik birimlerin bir borcudur. Mal ve hizmetlere yönelik harcamalar, ekonomik birimlerin ellerinde bulundurdukları kredi parasındaki artışlar nedeniyle yükselmez. Tersine, harcama düzeyindeki artış bankalara yönelik kredi taleplerini arttırarak, kredi parası miktarının artmasına neden olur. Bu durum, para arzı ile harcama düzeyi arasındaki ilişkinin, para arzından harcamalara doğru değil, harcamalardan para arzına doğru olduğunu ve para arzının dışsal olarak kabul edilemeyeceğini, aksine içsel olduğunu ortaya koyar.

2.3. Altın Standardı: 1870-1914

Altın para sistemi denildiğinde belli bir ağırlıkta ve ayarda altın sikkelerin iç ve dış ödemelerde kullanılması ve paranın bütün fonksiyonlarının yerine getirilmesi anlaşılmaktadır. [6] Altın sisteminde dış ticaret serbest ise, ödemeler dengesinde belirecek açık ve fazlalıkların kendiliğinden ortadan kalkacağını savunan bir görüş ileri sürülmüştür. 1870-1914 döneminde altın çağını yaşayan Altın Standardı açıkça akdedilmemiş ama sıkı sıkıya uyulan antlaşmaların geçerli olduğu bir sistemdir. Bir ülkenin o sisteme katıldığını belirtmesi için, parasının değerini parasal altın cinsinden saptadığını, altının yurda girişi ve çıkışı hususunda hiçbir engel koymadığını, altın ile kendi parası arasındaki değiş tokuşa sabit fiyat üzerinden şarta tabi kılmadan izin verildiğini açıklaması yeterlidir.
Böylece ulusal paralar arasındaki pariteler de belirlenmiş olmaktadır. Ulusal para arasındaki piyasa kuru resmi pariteden saparsa, altın o iki ü arasında tedavül ederek ülkelerin para arzlarını, bundan dolayı, fiyat seviyelerini ve nominal piyasa kurunu değiştirir; böylece piyasa kuru resmi kur tekrar birbirine eşitlenir. Pratikte altının bir ülkeden diğer akması için piyasa kurunun altın ithal ve altın ihraç noktalarının dış çıkması gerekirdi. Bu noktalar hesaplanırken 1 kg. altının bir ülkeden diğerine taşınması için gerekli ulaşım maliyeti dikkate alınırdı. Bu maliyeti resmi pariteden çıkardınız mı ihraç noktasını, resmi pariteye eklediniz ithal noktasını bulurdunuz. Altın standardı sisteminin can alıcı noktası, kesinlikle sabit kalacak parite üzerinden şarta bağlı kılınmayan konvertibilitedir. Büyük ve kalıcı bir dış açık, sistemin baş düşmanıdır. [7]
Dünya ekonomisinde 1870’lerden I.Dünya Savaşına kadar geçen sürede “altın standardı” (sabit döviz kuru sistemli), uluslararası para sisteminin esasını oluşturmuştur. Altın standardı savaş sırasında uygulamadan kalkmış, savaştan sonra ise 1929 dünya ekonomik krizine adar kısmen yürürlükte kalabilmiştir. Altın standardı, sabit döviz kuru sistemine dayanmıştır. Mesela 1914 yılında 1 ABD doları 0.052 ons altın, İngiliz sterlini ise 0.257 ons altına konvertibl olduğundan 1 Sterlin = 4.94 ABD dolarına eşit idi.
Dünya ekonomisinde, I.Dünya Savaşına kadar olan yıllar liberal ekonomi uygulamasının doruğa ulaştığı dönemdir. Dış ticaret, bu yıllarda tamamen serbest bir şekilde yapılmıştır. Buna rağmen, zaman ‘zaman koruyucu gümrüklere de başvurulmuş ve milli paraların dış değerlerine müdahalede bulunulmuştur. İngiltere dönem boyunca serbest dış ticaret politikasını savunmuş, serbest dış ticaretin sağladığı bütün imkanlardan azami ölçüde yararlanmasını bilmiştir. XIV. yüzyılda altın standardı, altın çağını yaşamıştır.

2.4. I. Dünya Savaşı ve Para Sistemindeki Gelişmeler

I. Dünya Savaşanın başlaması ile altın standardı yürürlükten kalkmış ve milli paraların altın ile olan ilişkisine son vermiştir. Böylece kağıt para sistemine geçilmiştir. Savaştan sonra milli paralar serbest dalgalanmaya bırakılmıştır. Altın standardına duyulan istek karşısında 1935-1928 yıllarında kırktan fazla ülke tekrar altın standardını benimsemiştir. ABD 1919 yılında eski kur üzerinden altın standardına dönmüştür. İngiltere 1925’de, Fransa ise 1928’de altın sistemini tekrar kabul etmiş, ancak altından tasarruf edebilmek için altın külçe standardını benimsemişlerdir. Dünya ekonomisinde ikinci derecede önemli olan ülkeler ise, altın döviz standardını esas almışlardır. [8]
Savaş yıllarında büyük ölçüde artmış olan para miktarını, savaştan önceki parite üzerinden altına bağlamak oldukça zordu. Bu sebeple birçok ülke devalüasyon yapmak durumunda kalmış ve sadece İngiltere İsviçre ve Hollanda paritelerini koruyabilmişlerdir. 1929 yılı sonunda altın standardına geri dönülmüştür. I.Dünya Savaşından sonra yürürlüğe konulan ikinci altın standardı başarı sonuçlar vermemiştir. Devletin giderek ekonomiye müdahalesi, serbest dış ticarete karşı korumacılığın yaygınlaşması, işsizlik, fiyat istikrarı, ekonomik kalkınma gibi yeni sorunların ortaya çıkması,. altın standardından uzaklaşmasına yol açmıştır. 1929 Dünya Ekonomik Krizi İkinci altın standardının yıkılmasına sebep olmuştur.

2.4. Buhran Dönemi: 1930-1943

Uluslararası para sistemi, dünya ticaretinin genişlemesini sağlayabildiği ve sürecin işleyişini kolaylaştırabildiği ölçüde işlevini yerine getirmiş olacaktır. Ancak iki dünya savaşı arasında kalan dönemde sistem bu işlevini yerine getiremiyordu. Uluslararası ticaret hacminde ciddi anlamda daralmalar olmaktaydı. Çok sayıda ülkede döviz denetimi ve katlı kur uygulamaları görülmekteydi. [9] Özellikle dünya krizinin, 1929 yılı ortalarında ABD’de ortaya çıkması ile, bu ülkede deflasyon hızla yaygınlaşmış, sanayi üretiminde büyük düşmeler görülmüş ve işsizlik hızla artmıştır. Hükümet, giderek artan işsizliği önlemek amacıyla 1930 yılında Smooth Hawley tarife yasaları ile gümrük vergilerini yükselterek ithalatı kısmış, böylece yurt içi üretimi artırarak işsizliğe engel olmak istemiştir. ABD’nin aldığı bu tedbirlere karşılık diğer ülkeler, altın standardından ayrılmışlar ve onlarda ithalatlarına kısıtlamalar koymuşlardır. Bunun sonucunda dünya üretim ve dış ticareti, çok olumsuz bir şekilde etkilenerek önemli ölçüde gerilemiştir. 1932 yılı ortalarında bu gerileme, 1929 yılına göre üçte bir oranına ulaşmıştır.
1929 Dünya Ekonomik Krizi ile birlikte altına yönelik talep hızla yükselmiştir. Kriz ile birlikte artan işsizlik ve noksan istihdam düşüncesi ülkeleri, kısa vadeli avantajlar sağlayacağı ümidiyle bazı politikalar uygulamaya yöneltmiştir. Ekonomik kriz ile birlikte artan işsizliğe engel olmak isteyen ülkeler, ithalatı kısmak, yerli üretimi ve ihracatı teşvik ederek istihdamı arttırmak amacıyla, paralarının dış değerini düşürmüş yani devalüasyon yapmışlardır. Böylece, ithalat kısılırken ihracat artacak ve işsizlik sorunu çözümlenecektir. Fakat buna karşılık diğer ülkelerin ihracatları da azalacağı için, bu ülkelerde işsizlik artacaktır. Sonuç olarak bu politikalar, bir ülkenin sorunlarını diğerlerine satarak çözme anlamını taşıdığı için, Komşuyu Zarara Sokma (beggar my neighbour) veya işsizliğin ihracına yönelik politikalar olarak tanımlanmıştır.
1930 yılında Credit-Anstalt isimli Viyana ticaret bankasının iflası, mali alandaki paniğin doruğa çıkmasına yol açmış ve altına hücum başlatmıştır. Bu hücum karşısında Alman Merkez Bankası, altın rezervlerinin tükenmesini önlemek amacıyla kambiyo denetimi uygulamaya başlamıştır. Bu gelişmeler karşısında İngiltere 1931 Eylül, ABD 1933 Mart, Fransa ise 1936 Eylül ayında altın standardından ayrılmışlardır. Altın standardının yıkılması, milli paraların birbirlerine dönüştürülme imkanını ortadan kaldırmış, bu durum uluslararası ödemelerde çok taraflı denkleştirmelerde büyük sorunlar yaratmıştır. Bu sorunlara bir ölçüde engel olmak amacıyla dünya para sahaları ilk defa bu yıllarda oluşturulmuştur.
İngiltere, altın standardından ayrıldıktan sonra, sterlini serbest dalgalanmaya bırakmış fakat değerinde meydana gelebilecek aşırı dalgalanmaları önlemek için 1932 yılında Döviz Denkleştirme Fonu’nu (Exchange Equallzation Fund) kurmuştur. Fon’un görevi, serbest piyasada sterlin alıp satarak sterlinin değerini korumaktı. Fon, döviz piyasalarındaki dalgalanmaların iç piyasaya yansımasını bir dereceye kadar önleyerek sterlinin istikrarını belli bir süre sağlayabilmiştir.
Sterlin altın ilişkisinin son bulmasından sonra eski İngiliz sömürgelerinden meydana gelen bazı ülkeler, paralarını sterline bağlamışlardır. Böylece, Sterlin Bloğu (sahası) ortaya çıkmıştır. Saha içindeki ülkeler rezervlerini sterlin ile tutmuş ve saha içindeki ödemelerini serbest bir şekilde yapabilmişlerdir. Buna karşılık saha dışındaki ülkelere karşı sıkı bir kambiyo ve ithalat rejimi uygulamışlardır. Fransa, İsviçre, Belçika ve Hollanda bu dönemde Altın Bloğu’nu oluşturarak altına bağlılıklarını devam ettirmişlerdir. Almanya ise sıkı bir döviz kontrolü uygulamıştır. Gelişme yolunda olan ülkelerde, döviz kontrol rejimlerini yürürlüğe koymuşlardır.
ABD, doları dalgalanmaya bırakmış, 31 Ocak 1934 tarihinde ise 1 ons altın=35 dolar olarak doların değerini yeniden belirlemiştir. Böylece belirlenen değer, 18 Aralık 1971 tarihinde Smithsonian Anlaşması ile 1 ons altın=38 dolara çıkarıncaya kadar 37 yıl boyunca sabit kalınıştır. Dünya ekonomisinde, II. Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde altın standardı tamamen yıkılmış, milli paralar konvertibilitesini kaybetmiş, birbirinden ilgisiz üç para sahası oluşmuştur (dolar, sterlin, Fransız frangı).
Savaştan sonra sadece ABD doları ve İsviçre frangı tam konvertibl para birimi niteliklerini koruyabilmiştir. Sterlin sahası içinde ödemeler nispeten serbest bir şekilde yapılabilmiş, bu saha dışındaki ticaret iki taraflı ödeme usullerine kaydırılmış, yüksek gümrük tarifeleri ve sıkı miktar kısıtlamaları yaygınlaşmıştır. Rekabetçi devalüasyonlar artmış, bu durum ticareti daha da daraltmıştır. Bütün bu sebepler ile, daha savaş bitmeden sosyalist blok dışında kalan ülkelerin katılmasıyla, dünya ticaretini serbestleştirerek, çok taraflı ticarete imkan sağlayacak bir uluslararası ticari ve mali sistemin esaslarını belirlemek üzere ABD’nin Bretton Woods kentinde bir Konferans toplanmıştır. Bu Konferans sonucunda uluslararası para sisteminin esasları, yeniden belirlenmiştir [10]

BRETTON WOODS SONRASI
Bretton Woods Sisteminde reform çalışmaları. 1971 yılının sonlarında başlamış ve 1972 yılının Eylül ayında Yirmiler Komitesi’nin oluşturulmasıyla çalışmalar hızlandırılmıştır. Bu Komite, geçici bir komite (Interim Committe) kurulmasına karar vermiştir. IMF Ana Sözleşmesinde yapılacak değişiklikler 1974 Eylül ayında Interim Komitede ele alınmıştır. IMF Interim Komitesi, 7-8 Ocak 1976 tarihinde Jamaika’nın Kingston şehrinde yaptığı toplantıda, uluslararası para sistemi ile ilgili çalışmaları sonuçlandırarak IMF’nin kuruluş yasasına IV. Madde eklendi. [1] Bu kararlar, 26-30 Eylül 1976’da Washington’da toplanan IMF Guvernörler Kurulu tarafından da onaylanmıştır. 31 Mart l978de IMF üyelerinin oylarının 3/4 nü temsil eden üyelerin 3/5’i tarafından uygun bulunan Anlaşma. 1 Nisan 1978’de yürürlüğe girmiştir. Böylece, IMF Anlaşması’nda ikinci değişiklik gerçekleştirilmiştir. Uluslararası parasal ilişkilerde üç önemli gelişme olmuş ve üç reform yapılmıştır:
- Döviz kurlarının yönetiminde üye ülkelere daha fazla izin verilmiş ve IMF’nin sorumluluğu genişletilmiştir,
- SDR’nin önemi vurgulanmıştır,
- Üyelerinin bilançolarındaki kısa dönemli dengesizliliklerine yardım edebilmek için IMF’ye hareket serbestisi tanınmıştır.
Değişen Fon Ana Sözleşmesinin yeni IV. maddesi, üye ülkelerin istikrarlı bir döviz kuru politikası izleyebilmeleri için, gerek birbirleri ve gerekse Fon ile sıkı bir işbirliği yapmalarını öngörmüştür. Böylece IMF uluslararası para sisteminin işleyişinde aksama olmaması için, üye ülkelerin kur politikalarını gözetme (surveillance) görevini üstlenmiştir. Üye ülkeler, yeni düzenleme çerçevesinde “sabit” veya “esnek’ kur sisteminden istediklerini benimseyebileceklerdir. Fakat, hangi sistemi seçtiklerini ve döviz kurlarında yapacakları değişiklikleri, belli süreler içinde Fon’a bildirmek yükümlülüğü altına girmişlerdir. Bretton Woods Sisteminin yarattığı bir kuruluş olan IMF böylece, 1973 yılında sabit döviz kurlarına dayanan sistemin yıkılmasını sonra, uluslararası para sisteminin işleyişinde yeni görevler üstlenmiştir.
IMF’nin IV. maddesinde yapılan değişikliğe göre Fon,üye ülkelerin kur politikalarını sıkı bir şekilde gözetime tabi tutacak ve üyelerin bu konudaki politikalarına yol gösterecek özet ilkeleri belirleyebilecektir. Bu çerçevede Fon tarafından 1 Nisan 1978 tarihinden itibaren yürürlüğe konulan ilkeler şunlardır:
- Üyeler ödemeler bilançosunun dengeye gelmesini engelleyecek veya diğer üyelere zarar verecek şekilde döviz kurlarına veya uluslararası para sistemine müdahale etmekten kaçınacaklardır,
- Eğer bir müdahale zorunluluğu doğarsa, özellikle paralarına müdahalede bulundukları üyelerin çıkarlarını göz ardı etmeyeceklerdir,
- Üyeler,döviz spekülasyonunu önlemek amacıyla döviz piyasalarına müdahale ederek istikrarsızlığı giderici tedbirleri alacaklardır,
Jamaika Anlaşması sonucunda IMF, mevcut dalgalı kurları yasal1aştırmıştır. Diğer bir deyişle gözetimli dalgalanma meşrulaştırılarak fiilen ayarlanabilir sabit kur sistemine son verilmiştir. Böylece bir ülke parasının dış değerini SDR ve altın dışında diğer bir para sepetine göre sabit bir şekilde tanımlayabilir. SDR veya ECU çerçevesinde bir sepete bağlayabilir. serbest döviz piyasasında parasını serbest bir şekilde dalgalanmaya bırakabilir.
Yeni düzenlemeye göre üyeler, döviz kuru seçimlerini kendi özel durumlarına göre yapacaklar, fakat daha sonra da buna uyacaklardır. Gerçekleştirdikleri değişikleri, belirli süreler içinde Fon’a bildirileceklerdir. Fon, gözetme işlemini ülkeler ile genelde yılda bir defa yaptığı danışma toplantılarında yerine getirecektir. Böylece üye ülkelerin izledikleri ekonomi ve maliye politikalarının döviz kurları ve dış denge üzerindeki etkileri ele alınacaktır. Ayrıca, üyelerinin İzledikleri döviz kuru politikalarının Fonun belirlediği ilkeler ile çatışması durumunda da ikili görüşmeler yapılabilecektir. IMF, IV. maddeye göre yükümlülüklerini ihmal ettiğinden şüphelendiği bir üyesi hakkında uluslararası görüşme başlatabilmektedir. Bu tür inceleme, ilgili ülkenin tüm iç ve dış ekonomi politikalarının değerlendirilmesini kapsamaktadır.
Sabit kurlu Bretton Woods Sisteminin 1973 Mart ayında yıkılmasından ve 1978 yılında IMF Ana Sözleşmesinin İkinci defa değiştirilmesinden sonra dünya ekonomisinde, devlet müdahalesinin asgari seviyede olduğu dalgalı kurlar ile milli parayı yabancı bir para veya paralar sepetine bağlayan sabit döviz kurları arasında kalan döviz kuru sistemleri geçerlilik kazanmıştır.
2.7. Günümüzde Uluslararası Parasal Uygulamalar
Bugünkü uluslararası para sistemini tanımlamak için, “karma uygulamalar” sistemi deyimini kullanmak belki de en doğrusudur. 1973 Mart’ında büyük sanayileşmiş ülkeler ulusal paralarını ya tek tek, ya da birbirlerinin paralarına bağlanmış olarak (AET ülkeleri) dolar karşısında dalgalanmaya bırakmaları ile sabit kurlu Bretton Woods sistemi sona ermişti.
Bretton Woods’un yıkılışının uluslararası parasal alanda ortaya çıkarttığı boşluk karşısında kurların dalgalanmaya bırakılması, sanayileşmiş ülkeler açısından tek seçenek idi. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi, bu tür uygulamalar yine de kısa süreli bir çözüm olarak düşünülmüştü. İleride, geçmişte olduğu gibi anlaşmalara dayalı geniş kapsamlı yeni bir uluslararası parasal düzenleme yapılacağına inanılıyor. [2]

3. AVRUPA PARA SİSTEMİ

3.1. Avrupa Para Sisteminin Tarihsel Kronolojisi

Avrupa Para Sisteminin Bretton Woods sonrası gelişim kronolojisi aşağıdaki gibi ifade edilebilir. [3]
- 1969 yılında yapılan Hague Toplantısı’nda “Ekonomik ve Parasal birlik” resmi amaçlar arasına alındı.
- 1970 yılında yayınlanan Werner Raporu ile bu amacın gerçekleştirilmesi için on yıllık bir plan hazırlandı. Ancak, petrol krizi, ekonomik politikalar arasındaki farklılıklar, Amerikan Doları’nın zayıflığı, ulusal paraların birbirine bağlanması ile ilgili erken yapılan bazı faaliyetler sonucunda, hareket sadece Almanya, Danimarka ve Benelux ülkeleri ile sınırlı kaldı.
- 1979 yılında Avrupa Para Sistemi’nin kuruluşu ile hareketlilik yeniden başladı. Bu sistemin temel amacı, ECU ile bağlantılı olarak dengeli bir döviz kuru politikasının sağlanmasıydı. Maastricht Anlaşması’nın müzakere edilmeye başlandığı 1990-1991 yılına kadar bu sistem hem ekonomistler hem de siyasetçiler tarafından başarılı olarak görüldü. 1979-1985 yılları arasında üye ülkelerin para birimleri arasındaki pariteden kaynaklanan dalgalanmalar 1975-1979 arası döneme oranla yarı yarıya azaltıldı, aynı etki 1986-1989 yılları arasında da gözlendi. Uzun vadeli faiz oranlarının ve enflasyonun düşürülmesi, sistemin başarısında etkin rol oynadı.
- Sistemin başarısı Ortak Pazar’ı hedefleyen adımların hızlandırılmasına neden oldu. 1988 yılında, Avrupa Konseyi’nin Hannover toplantısında, Ekonomik ve Parasal Birlik yolunda yapılması gereken aşamalar belirlendi. Zamanın Avrupa Konseyi Başkanı Jacques Delors tarafından, ortak merkez bankasının kurulmasını ve ortak para birimine geçişi hedefleyen bir plan önerildi.
- Delors Raporu’na dayanarak, 1989 yılında Madrid’de toplanan Avrupa Konseyi, Ekonomik ve Parasal Birlik’in ilk aşamasının Temmuz 1990’da başlatılmasına karar verdi, Şubat 1992’de imzalanan ve Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Avrupa’nın 2000 yılına kadar ortak para birimine geçmesi öngörüldü. Maastricht Anlaşması aynı zamanda ortak para birimine geçişin şartlarını (enflasyon, kamu açıkları, kamu borçları, döviz kurları ve faiz oranlarının belirli seviyelere gelmesi) ve geçiş sürecinin detaylarını belirledi.
- Aralık 1995’te, üye ülkelerin hükümet ve devlet başkanlarından oluşan Avrupa Konseyi Madrid’te yaptığı toplantıda, ortak para biriminin adını Euro olarak belirledi ve başlangıç tarihinin 1 Ocak 1999, Euro banknot ve madeni paraların tedavüle alınış tarihini ise 1 Ocak 2002 olarak belirledi.
- Haziran 1997’de Amsterdam’da yapılan Konsey toplantısında, Ekonomik ve Parasal Birliğe katılmayan ülkeler için döviz kuru mekanizmaları belirlendi ve Euro’nun hukuki alt yapısını oluşturan düzenlemeler yapıldı.
- Aralık 1997’de yapılan Lüksemburg toplantısında, ulusal ekonomi politikalarının güçlendirilmesi ve Euro’yu hedefleyen döviz kuru politikaları belirlendi.
- 25 Mart 1998 tarihinde Avrupa Komisyonu ve Avrupa Para Enstitüsü, Maastricht Anlaşması ile belirlenen ekonomik ve parasal kriterlere ilişkin sonuçları açıkladı ve ilk aşamada Belçika, Almanya, İspanya, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Avusturya, Portekiz ve Finlandiya’dan oluşan 11 üye ülkenin parasal birliğe katılmasını tavsiye etti.
- 2 Mayıs 1998 tarihinde Brüksel’de yapılan toplantıda Avrupa Konseyi, Komisyon tarafından önerilen üyelerin Euro’ya geçmek için gereken kriterleri yerine getirdiğine ve 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren oluşacak parasal birliğe katılmasına karar verdi. Üye ülkeler arasında bulunan İngiltere ve Danimarka bir süre daha parasal birlik dışında kalma opsiyonlarını kullanırken, Yunanistan ve İsveç gerekli ekonomik ve parasal kriterleri yerine getiremedikleri için geçiş döneminin dışında kaldılar. Bu toplantıda ayrıca, aynı kriterleri yerine getirmesi durumunda, Yunanistan’ın 1 Ocak 2001 tarihinden parasal birliğe katılabileceği öngörüldü. Bunun dışında, Avrupa Merkez Bankası Başkan ve Yönetim Kurulu üyeleri atandı.
- 1 Ocak 1999 tarihinde Avrupa Konseyi üye ülkelerin Euro’ya karşı değerlerini “geri dönülemez” olarak sabitledi ve bu dönemde Euro kaydi para olarak kullanılmaya başlandı.
- 19 Haziran 2000 tarihinde Yunanistan tek para birimine geçişi benimsedi, Drahmi`nin Euro karşısındaki değeri sabitlendi.

3.2. Maastricht Kriterleri ve Parasal Birlik
Maastricht Anlaşması, Avrupa Birliği için aşamalı biçimde ekonomik ve parasal birlik kurulmasını öngörmekteydi. Ekonomik ve parasal birlik, AB içinde serbest mal, hizmet, emek ve sermayenin dolaşımı ile birlikte tek para biriminin kabulü anlamına gelmektedir. Bu amaçlara ulaşmak için ortak para politikası uygulanması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması ve maliye politikası başta olmak üzere daha birçok alanda uyum sağlanması gerekmektedir. Maastricht Anlaşması’nda öngörülen aşamalardan geçildikten sonra Avrupa Birliği’nin tek para birimini oluşturacak EURO, 1 Ocak 1999 tarihinde uygulamaya konulmuştur. Bu tarihte parasal birliğe katılan ülkelerin para birimleri, geri dönülmez biçimde EURO’ya dönüştürülürken 31.12.1998 tarihindeki döviz kurları esas alınmış ve 1 ECU = 1 EURO olarak değiştirilmiştir.
EURO yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1999 tarihinden 1 Ocak 2002 tarihine kadar yalnız bir kaydi para olarak bankacılık ve finans işlemlerinde kullanılacak, fiziki bir varlığa sahip bulunmayacaktır. Fiziki varlığa sahip ve piyasada kullanılan bir para durumuna gelmesi ise 2002 yılının başında olacaktır. O tarihten sonra altı aylık bir süre daha ulusal paralar EURO ile birlikte dolaşımda kalacaklar, 1 Temmuz 2002 tarihinden sonra ise EURO, Avrupa Birliği’nin tek yasal para birimi durumuna gelecektir. [4]
Avrupa Para Sisteminin son aşamasına geçiş öncesinde, üye ülke ekonomileri arasındaki farklılıkların giderilmesi amacıyla bazı makro büyüklükler açısından yakınlaşma kriterleri belirlenmiştir. Bu kriterler aşağıda özetlenmiştir.
Fiyat İstikrarı: üye ülkelerde 12 aylık enflasyon oranının (tüketici fiyatları bazında) en iyi performans gösteren üç üye ülke ortalamasından en fazla % 1.5’lik bir sapma göstermelidir.
Hükümetlerin Finansal Durumunda İstikrar: Normal şartlarda ülkelerin bütçe açıklarının GSYİH’ya oranı % 3 den fazla olmamalıdır. Kamu borçlarının GSYİH’ya oranı ise % 60’ı geçmemelidir.
. Ülke Parasının Dalgalanma Marjları İçerisinde Kalması: APS'de DKM ile belirlenen normal dalgalanma marjı içerisinde ülke parasının yer alması gerekir. Üye ülke herhangi bir spekülatif saldırı sonucunda, tek taraflı olarak parasını devalüe etmemelidir.
. Faiz Oranları: 12 aylık dönem içerisinde üye ülkelerde uzun dönem faiz oranı, fiyat istikrarı bakımından en iyi performans gösteren üç üye ülkenin ortalamasından en fazla %2’lik bir sapma göstermelidir.
Böylece tüm Topluluk üyelerinin, yıllardan beri disiplinli maliye ve para politikaları uygulayarak, uzun vadeli fiyat istikrarını sağlamış olan Almanya’nın standartlarına uyum sağlamaları amaçlanmıştır. Üye ülkeler para ve maliye politikalarını belirlerken, Topluluk normlarına uyum sağlama hedefini gözetmek durumunda kalacaklardır. Üye ülkelere, yukarıda sayılan şartları yerine getirmedikleri takdirde, nitelikli çoğunluk ile Antlaşma’ da öngörülen dört yaptırımdan biri veya hepsi uygulanacaktır. Bu yaptırımlar; [5]
. Üye ülkelerin bonolarının sağlıksız olduğu yolunda bir bildiri yayınlanması,
. Avrupa Yatırım Bankası’nın (AYB) ilgili ülkeye borç vermemesi,
. AT’na faizsiz depozito yatırılması zorunluluğu,
. Para cezası şeklindedir.

SONUÇ
Para kavramı, iktisat teorisi içerisinde önemine bağlı olarak ayrıcalıklı bir yere sahip olmuş ve para ile ilgili olayları açıklamaya ilişkin pek çok teori ortaya konulmuştur. Toplumlar içerisinde para olarak değer kazanan ve kullanılan çeşitli nesneler, bu nesneler farklı toplumlar için aynı değeri taşımıyordu. Paranın standartlaştırılma çalışmaları bu değer farklılığını ortadan kaldırma ve ülkeler arasındaki ticaretin artırılmasına yönelik olarak düşünülmüştür.
Günümüze gelindiğinde ise uygulanan sistemler açısından para sistemi tarihte eşi görülmemiş bir şekilde karmaşıklaşmış ve farklı bir boyut haline gelmiştir. Geleneksel anlamda para ticarete değişim arası işlevine sahip iken günümüzde bunu dışında çeşitli işlevler de kazanmıştır. Artık para sadece değişim aracı değil yatırım ve tasarruf aracı olarak da işlem görmektedir.
Aynı zamanda bir zamanlar nesneler ile ifade edilen parasal ilişkiler günümüzde ülkelerin bastıkları paralar yanında bankalar tarafından çıkartılan kredi kartlarının yaygınlaşması nedeniyle kesin olarak emisyon hacimlerinin belirlenmesini engellemekte ve kur sistemleri için ve ekonomik hesaplamalar için önemli güçlükleri bünyesinde taşımaktadır. Uluslararası sistemde, bu güçlüklerin yankıları oldukça derinden hissedilmektedir. Ülkeler arasındaki artan ticaret ve artan bağımlılık bu tür güçlüklerin en sağlıklı şekilde çözülmesi gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Ülkelerin uyguladıkları kur sistemleri yanında para politikalarının şekillenişi de diğer ülkeler üzerinde etkili olmaktadır.
Gelecekte ise reklamlarda (Visa reklamları) seyrettiğimiz gibi para olarak insanların kullanılmaya başlanması ve insanın taşıdığı nesnelerin değil kendisinin para olması, para sistemine yeni bir boyut getireceği ve yeni standartlara ihtiyaç olacağı açıkça görülmektedir.
Buradaki temel sorun bankalar tarafından yaratılan kaydi paralar ile kredi kartlarını taşıyanların kullandıkları kaydi paranın eş zamanlı hesaplanamamasıdır.

ATATÜRK'ÜN İKTİSAT ZİHNİYETİ

ATATÜRK'ÜN İKTİSAT ZİHNİYETİ

Dr. Hasan SABIR
İstanbul Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat
Anabilim Dalı Öğretim Elemanı


Atatürk'ün "karma ekonomi düzeni" olarak ders kitaplarımıza giren ancak bu kavramdan daha geniş içerikte olan iktisadi düşünceleri, benimsediği iktisadi prensipler, çağdaş kalkınma politikası ve stratejilerine yön vermiş, ayrıca gelişmekte olan ülkelerin örnek alabileceği önemli bir ekonomik model oluşturmuştur. Atatürk'ün henüz İstiklal Savaşımızın tozu toprağı ortadan kalmadan söylemiş olduğu "...askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner" sözü ekonomiye ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Maalesef Yüce Önder Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışından sonra Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin gerekleri istenilen düzeyde yerine getirilmemiştir. Ulusumuzun henüz Atatürk’ün öngördüğü amaçlara ulaşamamış olması bunun kanıtıdır. Makalemizde Atatürk'ün iktisada dair fikirleri ve temel aldığı ekonomik prensipler irdelenmeye çalışılacaktır. Böylece, Atatürk sonrası dönemde ülkemizin karşı karşıya kaldığı ekonomik sıkıntıların hep bu iktisadi ilkelerin göz ardı edilmesi sonucunda meydana geldiği görülecektir. Öte yandan ülkelerarası ticari sınırların giderek kaldırılması yani serbest ticaret ideolojisinin dünya ekonomisine egemen olması, gelişmekte olan ülkelerin ve bu arada Türkiye'nin de kalkınma sorununu giderek daha önemli kılmıştır. Dolayısıyla, Atatürk'ün iktisat siyasetinin temel özelliklerinin ortaya konulması ve hükümetlerin bu prensiplerden taviz vermemesi, küresel ekonomiyle bütünleşme sürecindeki Türkiye'yi bu süreçte daha etkin kılacaktır.

1. Cumhuriyet Öncesi İktisat Politikaları

1.1. 1838 Serbest Ticaret Anlaşması ve Osmanlı Ekonomisi'nin Çöküşü

İktisat teorisinde Serbest Ticaret Kuramları esas olarak Adam Smith'in ve David Ricardo'nun fikirlerine dayanmaktadır. Adam Smith, "Ulusların Zenginliği" (1776) isimli kitabında uluslararası ticaretin pazarları büyüterek iş bölümünü geliştireceğini ve böylece ulusların zenginleşeceğini vurgulayarak serbest ticaret düşüncesini savunmuştur. İktisat Kuramı'na David Ricardo ile gelen yenilik ise ticarete giren tarafların karşılıklı olarak ticaretten kazanç sağlamaları düşüncesinin yerleşmesi ve dolayısıyla çıkarların ahenkleşmesi olmuştur. Ricardo "Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri" (1817) isimli kitabında "...tam serbest ticaret sistemi altında, her ülke sermaye ve emeğini doğal olarak kendisi için en yararlı kullanımlarına ayıracaktır" demektedir (Ricardo, 1997: 120). Yani bütün ülkeler koruma duvarlarını karşılıklı olarak kaldırmaya, dolayısıyla da dezavantajlı oldukları üretim alanlarını terk ederek en ucuza ürettikleri ürünlerde uzmanlaşmaya davet edilmektedir. Burada Ricardo'nun serbest ticaret yaklaşımını genellemesini ve bundan evrensel sonuçlar çıkarmasını görmekteyiz (Sabır, 2001: 51). Ancak uygulamada, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren İngiltere hariç, bugünün gelişmiş ülkelerinin hepsi koruma duvarları arkasında sanayileşmiş ve daha sonra serbest ticaret fikrini savunmaya başlamıştır.
Osmanlı Devleti'nin serbest ticarete geçiş serüveni ise 1838 yılında İngiltere ile Baltalimanı Ticaret Anlaşması adı verilen bir anlaşmayı imzalamasıyla başlamıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, iktisat politikasını tam serbest ticaret rotasına oturtmuştur. Osmanlı Devleti'nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti'nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. 1838 Ticaret Anlaşması herşeyden önce Osmanlı Ekonomisi'ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadi hayattan silinmiştir (Sayar, 1986: 213). Gümrüksüz giren İngiliz gelişmiş makina endüstrisi malları Osmanlı'nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiştir. Zamanla bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalanmıştır. Bu olumsuz politika sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni sanayi atılımları olmamış, varolanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayii geleneksel el tezgahlarına, tarıma dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimi sürecini tamamlamış ülkelerdi. Böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmiştir.
1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borca başlayan Osmanlı Devleti 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etmiştir. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindir ( Kazgan: 1999: 39). Dış borçlanma süreci Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar devam etmiştir. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları'nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras bırakmıştır.

1.2. Milli Mücadele Dönemi'nde İktisadi Politika

Milli Mücadele Dönemi'nde izlenen iktisat politikası üzerine söylenebilecek ve bugün için de ibret alınması gereken en çarpıcı nokta, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı sıfır enflasyon ile gerçekleştirmiş olmasıdır. Milli Hükümet Kurtuluş Savaşı boyunca para basımına gitmeden, harbin finansmanını arttırılan vergiler ve halktan alınan bağışlarla sağlamıştır. Yani Türkiye'nin bağımsızlık savaşı enflasyonsuz yürütülmüştür.
Milli Mücadele yıllarında Anadolu'da kullanılan para Osmanlı kaimeleriydi. İstiklal Savaşı'nı T.B.M.M. hükümeti yürütüyordu. Ancak emisyonun yani para basımının anahtarı İstanbul rejimindeydi. T.B.M.M. savaş boyunca kendi adına para basmamıştır. Aynı paranın iki ayrı egemenlik alanında kullanıldığı durumlarda emisyonu kontrol altında tutan tarafın tartışılmaz bir avantajı vardır. Karşılıksız para basılmasıyla başlatılabilecek bir enflasyon, satınalma gücünün İstanbul yöresinde toplanmasını sağlayarak Kuvayı Milliye'nin finansmanını felce uğratabilirdi. Neyse ki bu tehlike gerçekleşmemiş ve İstiklal Savaşı enflasyonsuz gerçekleştirilmiştir (Ergin, 1978: 183-184).
Görüldüğü gibi ne İstanbul Hükümeti ne de T.B.M.M. açık finansman politikası uygulamamış ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da enflasyon problemi yaşanmamıştır. Bu noktada Milli Mücadele'yi başarısızlığa uğratmak için elinden geleni yapan İstanbul Hükümetleri'nin neden emisyon politikasıyla Milli Mücadele'ye sekte vurmadığı tartışılabilir. Kanımızca İstanbul Hükümetleri para politikasının ne derece önemli bir silah olduğunun farkına varacak düzeyde iktisada hakim değildi. Aksi takdirde, zaten her türlü ihanetin içinde olan İstanbul Yönetimi, para basarak Kuvayı Milliye'nin elindeki kaimelerin değerini düşürür ve Atatürk'e karşı iktisadi bir savaş başlatırdı. Kuşkusuz bu uygulama da savaşın sonucunu değiştirmezdi, belki bir süre savaşın uzamasına sebep olabilirdi.
Atatürk'ün iktisat siyasetinde makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Atatürk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü'nün şu sözleri çok enteresandır: "Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğümüz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlatacağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile "evet" dedirtemedim". Türkiye Cumhuriyeti'nde enflasyon problemi Atatürk'ün vefatıyla başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır (Aysan, 2000: 37).
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda enflasyonun yeri olmamıştır. Atatürk her zaman para değerinin istikrarına büyük önem vermiş, İstiklal Savaşı'nın en zor günlerinde bile tedavüle yeni para çıkarmamıştır. Atatürk'ün sıkı para politikası anlayışı Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam etmiş, Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nde karşılıksız para basılmamıştır.

2. 1923-1938 Yılları Arasında Ekonomik Reformlar

Osmanlı Devleti'nden genç Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras; fakirlik, yerli sanayi olmamasından dolayı dışa bağımlılık, dış borç ve üretimin olmadığı bir ekonomi idi. Ülkede kayda değer bir sermaye birikimi olmadığından, bir başka deyişle, yanlış politikalar nedeniyle Türk burjuvazi sınıfı oluşamadığından yatırım yapabilecek zengin yoktu. Ticaret Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Rum, Ermeni ve Yahudilerin tekelinde olmuştur. Atatürk'ün "...askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir" anlayışı Cumhuriyet Türkiyesi'nin kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur. Bu anlayış çerçevesinde bir çok ekonomik reforma girişilmiş, daha sonra tüm Cumhuriyet tarihi boyunca yakalanamayacak ekonomik istikrar sağlanmıştır.

2.1. İzmir İktisat Kongresi

Atatürk ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri saptamak üzere İzmir'de bir iktisat kongresi toplamaya karar vermiştir. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında "Tarihin ve tecrübenin süzgecinden arta kalmış bir gerçek vardır. Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir...Milletimiz düşman ordularını mahvetmiştir. Tam bağımsızlık için şu kural vardır: Milli egemenlik, mali egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet ekonomidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça payidar olamaz" diyerek bundan sonra mücadelenin ekonomik düzlemde gerçekleştirileceğinin altını çizmiştir (Ergin 1978: 184-185).
Kongre'de alınan kararlara gelince, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat siyasetinin rotasını çizen bir "Misakı İktisadi" kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayiini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düzeni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir (Demir, 1994: 51).
İzmir İktisat Kongresi kararlarında devletin iktisadi yaşamda fiilen üstleneceği belirli işlevlerin olduğu bunların da ağırlıklı olarak altyapı ile ilgili olduğu belirtilmiştir. Devlet demiryolu, karayolu ağını kuracak, limanlar inşa edecektir. Haberleşme örgütünü gerçekleştirecek, eğitim işlerini üstlenecektir. Ticaret ve sanayi bankalarının kurulmasına ve ortaklığına öncülük edecek, ancak buralardaki paylarını daha sonra Özel Kesim'e devredecektir. Devlet katıksız bir liberal iktisat politikası yani "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" yanlısı olmayacak ama, ekonomik yaşamın gereklerini bizzat üstlenip gerçekleştiren de olmayacaktır (Kuyucuklu, 1986: 174).
Kongre'de yabancı sermaye konusu da tartışılmış, yabancı sermayeye karşı olunmadığı önemle vurgulanmıştır. Atatürk Kongre'nin açılış konuşmasında yabancı sermayeye karşı olmadığını söylemiştir. Ancak, Türk yasalarına ve örfüne saygılı yabancı sermaye istediğini, yabancı sermayenin bundan değişik bir düzenleme biçimindeki varlığına kesinlikle karşı olduğunun da altını çizmiştir. Atatürk'ün bu düşüncesi "Misakı İktisadi" belgesinin 9. maddesinde yer almıştır. Bu maddenin gereği Ocak 1924'te yabancıların mülk edinmelerini serbestleştiren bir yasa ile yerine getirilmiştir. Ayrıca 1927 Teşviki Sanayi Kanunu'ndan yabancı sermayenin de yararlanması düşünülmüştür.
Yukarıda açıklananlara ek olarak şunlar da Kongre'de alınan kararlar arasındadır (Aydemir, 1981: 348):

• Anonim şirketlerin kurulmalarını kolaylaştırmak,
• Milli Bankaların kurulması,
• Demiryolları inşasının hükümetçe bir programa bağlanması,
• Sanayiin teşviki,
• Yerli malı giyilmesi,
• Amele denen iş erbabına bundan sonra işçi denilmesi ve sendika hakkı tanınması,
• Memlekette ticaretin tamamen serbest bırakılması.

Alınan kararlardan açıkça görülmektedir ki, uygulanacak iktisat politikasının liberal çizgiye yakın olması düşünülüyordu. Ancak bu dönemde benimsenen liberal politikaların zorunlu bir "laissez faire" uygulaması olup olmadığı tartışılabilir. Yeni Cumhuriyet Lozan Anlaşması gereği 1928 yılına kadar gümrükleri düzenleme yetkisine sahip olmadığından, kamu otoritesinin serbest ticareti terk etme seçeneği yoktu (Balkanlı, 2002: 87).
Lozan Anlaşması henüz sonuçlanmamış, milli mücadele süreci tüm hızıyla devam ederken böyle bir ekonomi kongresini toplamış olması dahi, Atatürk'ün iktisadi soruna ne derecede önem verdiğini göstermeye yeterlidir. Başından sonuna Atatürk'ün yönlendirdiği Kongre'de iktisat bakanının şu sözleri makroekonomik bir istikrarın formülünü verir niteliktedir: "Gayemiz, istihsalimizi ihtiyacımıza göre tezyid ederek kendi kendimize kifayet etmeye doğru gitmek olmalıdır. Harice göndereceğimiz istihsalatımızı da ihmal edemeyiz. İthalatımızla ihracatımız arasında tevazün ancak bu suretle mümkündür. Aksi halde iktisadiyatımız iflas tehlikesinden yakasını kurtaramaz" (Ökçün, 1997: 222).

2.2. Kalkınma Planları

Dünyada ilk demokratik kalkınma planları 1931 yılında Türkiye'de uygulamaya konulmuştur. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik reform hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Atatürk Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir. 1925 Yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, İsparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olmasıyla faaliyete geçmiştir (Kuyucuklu, 1986: 180).
2.3. Atatürk Dönemi'nde Başlıca Ekonomik Girişimler
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimlerin bazılarını maddeler halinde sıralamak, onbeş sene gibi kısa bir zamanda devasa bir kalkınma hamlesine girişildiğini göstermeye yeterlidir:

• Türkiye İş Bankası açılmış ve böylece ulusal bankacılığın ilk adımı atılmıştır.
• Uşak’ta şeker fabrikası kurulmuştur.
• Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştur.
• Bünyan Dokuma Fabrikası açılmıştır.
• Ereğli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Nazilli Bez Fabrikası açılmıştır.
• Aşar vergisi kaldırılmış ve Türk köylüsü ağır bir yükten kurtarılmıştır.
• Anadolu Demiryolları satın alınarak ulusallaştırılmıştır.
• Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulmuştur.
• Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulmuştur.
• Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası gibi pek çok kurum ve kuruluş oluşturulmuştur.
• Ticaret ve Sanayi Odaları kurulmuş, daha sonra da Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi toplanmıştır.
• İstatistik Umum Müdürlüğü kurulmuştur.
• Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi kurulmuştur.
• Birinci ve İkinci Kalkınma Planları oluşturulmuştur.
• 1927 Yılında Teşviki Sanayi Kanunu çıkarılmıştır.
• 1930 Yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında da Ziraat Kongresi toplanmıştır.

3. Atatürk ve Devletçilik

Devletçiliğin iktisadi düzlemdeki görünümü "karma ekonomi" anlayışıdır. "Karma ekonomi" yaklaşımı sosyalizm benzeri bir yaklaşım olmayıp, esas itibarıyla, ekonominin gerekli altyapısını hazırlayıp, kalkınma sürecine paralel olarak piyasa ekonomisine geçişin gerçekleştirilmesidir.
Atatürk'ün Devletçilik anlayışı bir kalkınma modelidir. Atatürkçü Devletçilik, kamu hizmeti dışındaki ticari ve sınai teşebbüslerinin pazar ekonomisi kuralları gereğince kurulup işletileceği ve günü gelince geniş bir mülkiyet zemini üzerinden özel kesime devredileceği, kalkınmada devlet öncülüğünü tanıyan bir pazar ekonomisidir (Aysan, 2000: 35). İsmet Giritli'nin yorumuyla Atatürk Devletçiliği "...sosyalizmin anladığı manada ve bir doktrin mahiyetinde olan devletçilik değil, sadece pratik ve pragmatik manada yani milli ekonominin zaruretleri, memleketin hızlı kalkınması ve bunun için sanayileşmesi ihtiyacı ile sınırlı olan özel teşebbüsün tam güvenlik ve istikrar içinde varlığını sürdürmesini de lüzumlu bulan başka bir deyimle, karma ekonomi sistemine dayanan hızlı sanayileşmeye dönük bir kalkınmayı gerçekleştirecek bir devletçiliktir" (Giritli, 1975: 298).
Görüldüğü gibi, Atatürk'ün Devletçilik İlkesi esas itibarıyla bir kalkınma modeli olup, katı bir ideoloji olarak algılanmamalıdır. Atatürk'ün Devletçilik İlkesi değerlendirilirken dönemin ekonomik koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Falih Rıfkı Atay'ın şu sözleri Devletçilik ilkesinin zaruriyetten doğduğunu açıkça göstermektedir: "Yeni Türkiye'de Devletçilik, bir ekonomik meslek olarak doğmamıştır: Bir tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yeni Türkiye, kendi yapmak veya hiç bir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçmeli idi" (Atay, 1984: 452).
Atatürk döneminde uygulanan devletçi iktisat politikasının, 1930'lu yıllarda ağırlık kazanması, devletçilik ilkesinin zaruriyet sonucunda ortaya çıktığı tezini doğrulamaktadır. Çünkü, İzmir İktisat Kongresi'nde benimsenen, liberal çizgiye yakın politikalar beklenen sonucu doğurmamıştır. Özel teşebbüs istenileni verememiş, ümit edilen sanayileşme gerçekleşmemiştir. Aslında dünya konjonktürü de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasına müsayitti. "Laissez Faire"ci liberal iktisat politikaları ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde başarısızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Batı ekonomilerinde ortaya çıkan bu bunalımın esas nedeni [ Arz>Talep] olgusuydu. İktisat biliminin temel gayesi Arz-Talep eşitliğini sağlamaktır. Ünlü iktisatçı Keynes 1936'da yayınladığı "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" isimli kitabında bu eşitliğin ancak devlet müdahalesi yoluyla sağlanabileceğini savunmuş ve bu müdahalenin teorik altyapısını hazırlamıştır. Devlet otonom yatırım harcamaları yoluyla milli geliri arttırarak Arz-Talep eşitliğini kurmalıydı. Türkiye'nin temel ekonomik sorunu ise kalkınma problemi olduğundan, esas savaşın talep cephesinden ziyade arz cephesinde verilmesi gerekiyordu. Türkiye'nin 1930'lardaki "karma ekonomi" modelinin bu nedenle iktisat biliminin alt dallarından olan kalkınma iktisadının öncüsü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet müdahalesinin önemini Keynes’den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye’nin bağımsızlığını ve varlığını gerçekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir.
Atatürk’ün Devletçilik politikası, yalnız iktisat politikası ile ilgili bir kazanım değildir. Devletçilik politikası, aynı zamanda, tam bağımsızlık ilkesinin bütünlenmesidir. Atatürk, siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlıkla sürdürülebileceğini söyleyerek gelecekteki yöneticileri uyarmıştır. Ancak daha sonra gelen kadrolar bir kalkınma modeli olan Devletçilik İlkesini devam ettirememişler ve yanlış kalkınma stratejileri izleyerek ekonomimizi dışa bağımlı bir hale getirmişlerdir. Bugün yaşadığımız süreçte ekonomik bağımsızlık-siyasi bağımsızlık arasındaki ilişkinin ne derece önemli olduğunu daha iyi görmekteyiz.
Atatürk Devletçiliğinin CHP'nin Mayıs 1931 Kongresi'nde saptanan programındaki tanımı şöyledir: "Bireysel çalışma ve işleri temel tutmakla birlikte olanaklı olduğunca az süre içine ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti eylemli olarak ilgilendirmek önemli ilkelerimizdendir." (Alp, 1998: 243).
Görülüyor ki Devletçilik (karma ekonomi) = devlet + özel sektör'dür. Devletin, "karma ekonomi" politikasına göre kurduğu sanayi kuruluşlarına ve ortaklıklara Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) denilmektedir. Sümerbank (1933) ve Devlet Sanayi Ofisi (1932) bunlardan en önemlileri arasındadır. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. 1929-39 Dünya sanayii üretim artışı %19 iken Türkiye'de %96 olmuştur (Tekin, 2001: 186-187).
Buraya kadar olan açıklamalarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Öncelikle, Devletçilik İlkesi iki ana hedefe odaklanmıştır: i) "İktisadi Bağımsızlık", ii) Hızlı Kalkınma. Bu hedeflere o dönem koşulları içinde pür liberal bir politika ile ulaşma olanağı yoktur. Atatürk serbest piyasa ekonomisine karşı olmayıp, zaman içinde özel sektörün gelişip devlet sektörünün üstlendiği işlerin bir kısmını devralmasını istemiştir. Bu nedenle, Devletçilik İlkesi "ekonomide bütün işleri herzaman devlet yapacak" anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, bazılarının öne sürdüğü gibi, "Devletçilik İlkesi artık sona erdi" sözleri bu ilkenin anlamını kavrayamamaktan veya Atatürkçü Sistem'e karşı önyargılardan ileri gelmektedir.

4. Atatürk ve Ekonomik İstikrar

Atatürk sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır (Eroğlu, 1981: 50-51).
Atatürk'ün 1 Mart 1922 Tarihli T.B.M.M. açılış konuşmasında "Türk parası sağlam değerini tutmaktadır. Hükümet bu siyasaya çok değer vermektedir; bundan böyle bu siyasadan ayrılmayacaktır" sözleri istikrarlı bir para politikasından yana olduğunu göstermektedir (Balkanlı, 2002: 87). Basılan paranın üretim karşılığı olmalıdır. Ülkenin üretiminde artış olmaksızın para basılması, yani açık finansman politikası talebi arttıracaktir. Arz-Talep dengesi Talep lehine bozulacağı için böyle bir politikanın ilk sonucu fiyatlarda sürekli artış yani enflasyon şeklinde kendisini gösterecektir.
Enflasyon verimli yatırımların yapılmasını engeller, yüksek talep ithalatı arttırırken ihracatı caydırır, dolayısıyla dış ticaret açığı büyür, enflasyonist politikalar gelir dağılımındaki dengesizlikleri arttırır. Üretim çeşitli darboğazlarla karşı karşıya kalır ve uzun vadede enflasyonlu bir büyümeyi sürdürmek olanaklı değildir.
Enflasyona yol açmamak için devletin giderlerini para basarak değil, vergi gelirleriyle karşılaması lazımdır. Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomide iç dengenin sağlanabilmesi için G (Devlet Harcamaları) = T (Vergiler) olmalıdır. Dış dengenin formülü ise X (İhracat) = M (İthalat)'tır. Dolayısıyla makroekonomik bir istikrar için vergilerden ve ihracattan elde edilen gelirlerin devlet harcamaları ve ithalat harcamalarının toplamına eşit olması gereklidir. Atatürk döneminde bu ekonomik istikrar ilkesinin benimsendiğini ve yaşama geçirildiğini görüyoruz. 1930-1938 Yılları arasında kalan dönemde (1938 yılı hariç) X - M hep pozitif rakamlar olurken, [ T + X = G + M] de büyük ölçüde sağlanmış yani ekonomik istikrar korunmuştur. Atatürk bugün uygulamakta zorlandığımız istikrar politikasının en başarılı uygulayıcısı olmuştur. Atatürk'ün dış ticarete ilişkin olarak 1 Kasım 1934 tarihinde T.B.M.M.'nin açılışında yaptığı şu konuşma dış dengeye ne kadar önem verdiğini göstermektedir: "Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensip, ticaret muvazenemizin aktif karakterini muhafaza etmektir. Çünkü tediye muvazenesinin en mühim esasını bu teşkil eder". Atatürk bir başka konuşmasında da "...İstiklal-i maliyenin mahfuziyeti için şart-ı evvel, bütçenin bünye-i iktisadiye ile mütenasip ve mütevazin olmasıdır..." demektedir. Yani maliye politikasında da bütçe denkliği prensibini esas almaktadır. Görüldüğü gibi Atatürk'ün iktisat anlayışında öne çıkan unsur istikrarlı ekonomi politikasıdır. Atatürk'ün ekonomik istikrar konusundaki hassasiyeti, Kurtuluş Savaşı'nın en zor anlarında bile para basma yoluna gitmemesiyle açıkça görülmektedir. Enflasyon sorununu en zor anlarında bile yenen bu büyük ulus ne acıdır ki, büyük önderin bedenen aramızdan ayrılışından sonra bir daha bu dertten yakasını kurtaramamıştır.
5. Sonuç
Bu çalışmada Büyük Önderimiz Atatürk'ün benimsediği iktisadi ilkeler ana hatlarıyla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Atatürk'ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak olmuştur. Osmanlı'dan alınan kötü miras bu yolda büyük bir dezavantaj oluşturmuş ancak yine de Büyük Önderimizin deyimiyle "az zamanda çok büyük işler yapılmıştır". Atatürk'ün görüşüne göre bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kalkınabilmesi için istikrarlı iktisat politikaları uygulamak şarttır. Bunun için gerek iç gerek dış iktisadi dengeler gözetilmeli, karşılıksız para basma gibi kolaycı yollara sapılmamalı, kesinlikle enflasyonist bir politika izlenmemelidir.
Atatürk, devlete pazar ekonomisine geçişte öncü ve destekleyici bir rol vermiştir. Atatürk döneminde devlet, kalkınmanın adeta motoru işlevini görmüştür. 1923-1938 Yılları arasında geçen onbeş yıl boyunca fiyat istikrarı bozulmadan ve bütçe açıklarına gidilmeden çok büyük işler başarılmıştır. Burada önemli olan nokta şudur; bir kalkınma hamlesine girişilirken ne yapılacağının hesaplanıp, yatırımların nasıl finanse edileceğinin planlanarak rasyonel bir şekilde hareket edilmesi gereklidir. Dış borçla, karşılıksız para basılarak, enflasyonist politikalarla girişilen kalkınma hamleleri tıkanmaya mahkumdur. Atatürk bunların hiçbirine tenezzül etmemiş, gerçekleştirilen tüm ekonomik başarılar ve yapılan yatırımlar o dönemin kendi gelirleriyle, ülkenin geleceğinden yenilmeksizin elde edilmiştir. Gerçek başarı da budur zaten.

Google